|
1.sayfadan
50. sayfaya TURAN
DURSUN
Tabu Can Çekişiyor DİN
BU İÇİNDEKİLER Yazarın
önsözü
9 YAZARIN
ÖNSÖZÜ Elinizdeki
kitap, daha güzel bir dünya için açılmış bir çığırın
kitabıdır. Daha
güzel bir dünyanın, daha özgürlüklü dünya olmadan gerçekleşe-miyeceği
açık. Daha özgürlüklü bir dünyanın kurulabilmesi için
de "ta-bu"lann
yıkılması gerekli. Her türlü tabu yıkılmalı.
En başta da "din"lerden,"inanç"lardan kaynağını
alan tabular.. Özgürlükleri bağlayan her
türlü zincir kırılmalı. En başta da kafalardaki
"iman zinciri"... Bu zincirlerin
geçerli olduğu toplumlardaki insanlar, gerçekte "insanlar"dan
daha başka
şeydirler. însanm "düşünme" özelliğine tam
yaraşır biçimde düşünemezler, "iman" kalıplan
içindedir düşünceleri. Doğamn yapışma, yasalanna ters
doğrultudaki "değişmezlikler" içinde...
Duygulan da öyledir. Hepsi "gökltt"
dür, "Tann damgalı"dır. Zincirli olması yüzünden
gelişme gösteremez;
değişmelere, gelişmelere ayak uyduramaz. Uyumlan bile
uyumsuzluklarla
doludur. Dünyamızdaki her tür olumlu gelişme, "din"inki,
"iman"ınki başta olmak üzere, "tabu"lann
zincirlerinden kurtulabildiği, yol bulabildiği ölçüde
gerçekleşebilmiştir. "İnsan aklı", bilim,
teknoloji, "insan haklan" alanında
ulaşılan noktalar, bu yoldaki adımların ürünleridir. "Akıl"
ve "bilim", aydınlık kesimdedir. "Din",
"iman"sa karanlık kesimde.
Aklın, bilimin "ölçüleri" bellidir. "Gözlem"
vardır, "deney" vardır, "nesnellik"
vardır... Yolu "ışıklandıran da bunlar.
Din ve imandaysa bunlar yoktur.
Karanlığı da bundan... Öyleyse
"din"in üzerine nasıl gidilmesi gerektiği ortada ve
son derece açık: Karanlığın üzerine nasıl
gidilirse, "din"in üzerine de öyle gidilmelidir. Karanlıkla
savaşılırken ışık gerekli. Dinin, imanın
üzerine giderken de... Elinizdeki
kitapta bulunan yazılarla, bu alanda bir ışık
sunmaya çalışılmıştır.
Bu yazıların "kitap" durumuna getirilmesi de çok yoğun
istekler üzerine
olmuştur. Sevgili
okurum! Bu yazılan, elbette ki sen değerlendireceksin. Benim
burada, tarih ve kamuoyu önünde belge niteliğini taşısın
diye belirtmek zorunda
olduğum bir şey vardır: 9 Bu
yazıların, yazılı basında yer alması için
çok uğraştım. Çok kapı çaldım.
Aylarca, yıllarca sürdü çabalarım. Ama hep geri çevrildi.
"Çağdaş", "aydın" olarak tanınan
kesimde bile, ürküntüler oluşturdu. En "hafif olanlar sunulduğunda
bile, "yer verirsek bizi taşlarlar" diye karşılandı.
"Taşlanmak" ne demek, "bombalanacaklarından"
korkanlar bile oldu. Kimilerinin karşılı-ğıysa
alışılagelen "taktikçi" politikacıların
ağzıyla : "Biz, dine saygılıyız. Din
duygularının incitilmesinden yana değiliz..." biçimindeydi.
Her geri çe-virilişimde
düşünüyordum hep. Bu duygulan "incitme" göze alınmazsa,
karanlıklarla nasıl savaşılabilir? Uygarlık
alanındaki adımlar, bu duygulan incitmeden
oluyor mu? "Din duygulan incitilmeden", daha güzel, daha
uygar, insana
daha yaraşır bir dünyaya ulaşma yolundaki "değişme'ler,
"değiştir-me"ler
nasıl olabilir? Ve olabiliyor mu? Hangi "yeni" ve "yenilik"
bu duygulan
incitmeden gelmiş, ya da getirilebilmiştir? İnsanoğlu
kendisini ve doğayı
değiştirirken "din duygulan"nı
da "incitmemiş
midir"? Bunlan düşündüm, durdum yeniden düşündüm. Öbür yandan tartıştım.
Ne ki, yol bulamadım, kapı
bulamadım bizim "özgürlükçü" (!) yazılı
hasmımızda. Bunu belgeliyor ve suçladıklan "baskıcı rejim'lerin
egemenlerinden pek geri kalmayacak
biçimde katı birer bekçi, özgürlük için gerekli suların
akmasına meydan vermeyen
birer tıkaç durumundaki "aydın"lan ülkemiz ve dünya
kamuoyu önünde suçluyorum. Sonunda
bir kapı buldum: 2000'e Doğru dergisini çıkaranlar açmıştı
bu
kapıyı. Saçak dergisi ve sonra 2000'e Doğru. "Ohh"!
Ne güzel bir olay. Artık,
İslâm'daki özel deyimiyle "mesail-i müstetire"yi, yani
dince "kapalı kalması
gereken konular"ı gün ışığına çıkarabilecektim.
Ve koyuldum. Bildiğiniz
gibi... Bu
kitapla birlikte, başka bir yayınevinden de olsa (Akyüz Yayınlan)
bir kitabım elinize ulaşacak: /Kulleteyn. Roman. Belki de tam
değil. "Ro-manlaşan"
gerçekler. Bu kitapta da karanlık üstüne ışıkla
gitmeye çalışılmıştır.
Belgesel nitelikte. Bir
gün öbür kitaplanmın da yayımlanabileceğim biliyorum:
5 cilt olarak
yayıma hazırladığım "Kutsal Kitaplann
Kaynaklan". Aynca tarihte ve dünyada ilk olan ve çok değerli
bir dostumun desteğiyle yayıma hazırladığım
14 ciltlik "Kur'an Ansiklopedisi". Biliyorum, bütün bunlan
okuyacaksın
sevgili okurum. Haziran
1990
Turan
Dursun 10 PROF.
DR. ÎLHAN ARSEL'İN ÖNSÖZÜ
Yıllarca
önce bir gün, Fakülte'deki odamda çalışırken hiç
istemediğim bir anda telefon çaldı. Hazırlamakta olduğum
"Toplumsal Geriliklerimizin Sorumluları:
Din Adamları" adlı kitabımın "Giriş"
ve "Önsöz" kısımlarını kafamda
şekillendirmek üzere bulunduğum için, zihnim karışır
ve fikir silsilesini
kaybederim endişesiyle, o an telefona cevap vermek istemedim. Önümdeki
kaynak'tan, Atatürk'ün din adamlanyle ilgili şu sözlerini metne geçirmeğe
devam ettim: "Eğer
onlara (hoca kıyafetli sahte din âlimlerine karşı benim
şahsımdan
bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların
düşmanıyım. Onlann
menfi istikâmette atacakları bir hatve, yalnız benim şahsî
îmanıma değil, yalnız benim gayeme değil, o adım
benim milletimin... kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir.
Benim ve benimle hemfikir arkadaşlarımın yapacağı
şey, mutlaka o adımı atanı TEPELEMEKTİR.
Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim: farz-ı muhal bunu
temin edecek kanunlar olmasa,
bunu temin edecek Meclis olmasa, öyle menfi adım atanlar karşısında
herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, YlNE
TEPELERİM"^) Bir
kaç dakika ara ile tekrar telefon çalınca ahizeyi elime aldım
ve soğukça bir ifâdeyle: "Dinliyorum" dedim. Karşı
taraftan ince ve nâzik bir ses kendisini tanıttı: Adının
Turan Dursun olup TRT'de görevli bulunduğunu, yazılarımı
ve kitaplanmı okuduğunu, benimle söyleşi yapmak
arzusunda olduğunu,
müsait bir zamanımda kendisine zaman ayırıp ayıramayacağımı
sordu. O
tarihlerde, şeriat azgınlığının sanki bugünkü
boyutlara ulaşacağını seziyormuşum gibi, çeşitli
kitaplarımdan gayn, bir de gazetelerde ve özellikle
Cumhuriyet'te, lâiklik ve Atatürkçülük ve Şeriatçılık
konulanyla ilgili olarak
sık sık yazılarım yayınlandığı için
çağdaş düşünce sahibi okuyucularımın
desteklemeleri yanında, gericilerden seviyesiz mektuplar Ve çoğu
zaman
gırtlaktan fırlama küfürlerle dolu telefonlar alırdım.
Hattâ bazıları habersiz
olarak odama gelir ve yazdıklarımın abartma olduğunu
söyleyerek 11 çalım
satarladı; onlara şeriat kaynaklarını gösterip
bilgisizliklerini suratlarına
vurduğumda susarlardı. Fakat
bu kez karşımda pek alışık olmadığım
medeni bir ses, sanki beni meşgul ve rahatsız etmiş
olmaktan üzüntü duyuyorcasına, bana hitap etmekteydi.
Altıncı hissim ağır basmış olacak ki
kendisiyle belli bir gün Üzerinde
anlaştık. Telefonu
kapadıktan sonra kitabımın "Giriş" kısmına
şu satırları karaladım: "Batı,
bugünkü gelişmesini ve ilerlemesini ve uygarlığım,
din ada-mı'nın
sahte saltanatına ve olumsuzluklarına son vermekle, onu dünyâ
işlerinin
dışına itmekle, imtiyazlarını ve yetkilerini
yok etmekle sağlamıştır... Yeryüzünün
en ziyâde gelişmiş ülkeleri arasında sosyal gelişme,
teknik ilerleme,
ekonomik aşama ve ( refah ) varlık bakımından ön sıralan
işgal edenler,
bu mutlu sonuca, diğer bir çok nedenler yarımda, bir de din
adamım Devlet'in
'Beslemesi' ve 'Destekçisi' durumundan çıkarmak sayesinde erişmişlerdir.
Bu SONUCun alınmasında ( gerçek ) AYDIN) iş görmüştür.
Her şeyin
tersini yapmak, bizim ötedenberi geleneğimiz olduğu için,
biz bu uygarlık
çağında dahi 'Lâik ve demokratik Anayasa esaslarını
hiçe sayar ve başka
ülkelerin salanca bilip terkettikleri kötü usulleri, bu usullerden
Atatürk
sayesinde ( ve mucize kabilinden) kurtulmuş iken, yeniden canlandırmak
için elimizden geleni esirgemeyiz ve üstelik Şeriât'ın dahi
öngörmediği kabul
edilen bir sınıfı, yani din adamları sınıfını
yaratır, bu sınıfa olmadık olanaklar
tanır ve Devlet'in tüm kademelerine onları yerleştiririz.
Geçmiş yüzyıllar
boyunca din adamı ( nın dünyâ işlerine karışmasından
doğma ) musibetleri
ve felâketleri unutur, onu yeniden bu milletin başına
musallat eder
(iz)..." Bu
satırları yazdığım sırada aklım,
biraz önce beni telefonla arayan ki-şi'nin
maksat ve niyetlerinin ne olabileceği sorusuna takıldı.
Fakat ders zili çaldığı için kalemi bırakıp,
ders vermek üzere sınıfa yollandım. Ertesi
sabah anlaştığımız saatte odama geldi. Yüzünde
dürüstlük ve samimiyet
yatan bir insanı karşımda bulmakla biraz olsun rahatladım.
Hele konuşmağa
başladığı an, o her zaman için hayranı olduğum
ve inşam İNSAN
hale sokar olduğuna inandığım ve kendime yaşam
amacı yaptığım "Katıksız
Müspet AKIL" belirdi önümde sanki! Araştırmalarım
ve incelemelerim boyunca nice yıllar kafama istif etmiş
olduğum veriler ve bu verilerin diyalektik sonuçlan, canlı
olarak kar- 12 şunda
tekrarlanmaktaydı sanki... Şunu
belirtmeliyim ki, bu verileri edinirken, Batı dünyasını
1500 yıllık
karanlıklardan kurtarıp AKIL çağma ve insanlık
haysiyeti duygusuna ulaştıranların, din adamlarını
dünyevî işlerden uzaklaştırmağa matuf görüş
ve
davranışları beni daima hayranlığa sürüklemiştir.
Fikirsel gelişme yoluna yönelmem
bakımından bunlar beni ne kadar büyüledi ise, bu ayni şeylerin
kendi
mensup bulunduğum Şeriat dünyâ'sında bulunmayışı
nedenlerini düşünmek
de o derece üzüntüye sürüklemiştir. Düşünürler ve
bilginler bir yana,
fakat din adamları açısından kıyaslama yaptığımda
kendi kendime: "Neden
bir Marcion, neden bir Abelard, neden bir Nicholas, neden bir Amaud De
Brescia gibi, yada bunların nice benzerlerinden biri, bizde çıkmamıştır
acaba?"
diye sormaktan kurtulamazdım. O
Marcion ki, Hristiyanlığın daha ilk birinci yüz yılında:
"Mükemmel olmaktan
uzak, kötülüklerle dolu bu dünyâ, Tann'yı keyfî, gaddar,
insan yazgısına egemen niteliklerle tanımlayan zihniyetin
oluşturduğu bir dün-yâ'dır.
Tanrı anlayışını akılcı temele
dayatmak ve SEVGİ öğesi yapmak ve böylece insanlar arası
ilişkiler kaynağı kılmak gerekir..." diyerek
din adamları
sınıfına çatabilmiştir. O
Abelard ki, onikinci yüzyılda : "Gerçeklere din kitaplariyle
değil AKIL
yolu ile erişebilir; din verilerini akılcı temele
dayatmak gerekir. Ancak
bu suretledir ki din kitaplarındaki akla ve vicdana aykın hükümler
giderilebilir.
Tüm insanlar arası sevgiyi ve kardeşliği sağlayabilmek
için 'Korkutucu ve Keyfî' Tanrı fikri yerine lYÎLÎK Tanrısı
fikrini yerleştirmek gerekir"diyerek
din adamlarına insanlık dersi verebilmiştir. O
Nicholas ki, hem de Kardinal rütbesinde bir din adamı olmasına
rağmen:
"Kutsal diye bilinen din kitaplarını gerçekler kaynağı
saymak ha-ta'dır" diyerek din adamının otoritesini
temelden sarsabilmiştir. O
Amaud De Brescia ki, kendisi bir din adamı olmakla beraber, 12ci yüzyılda
ruhban sınıfının iktidarına ve saltanatına
karşı savaş açmış ve din adamlarının
yalanlarını ve halkı aldatmalarını ortaya vurmuş
ve bu idealist davranışı
yüzünden, başta Papa olmak üzere diğer din adamlarının
düşmanlığını
kazanmış ve 1155 yılında ölüme mahkum kılınmış,
ceza'nın infazı sırasında
kendisine : "Eğer ölümden kurtulmak istiyor isen fikrini değiştir,
sözlerini
geri al" denmiş olmasına rağmen, fikir ve düşünce
haysiyetine sahip
bir insanın ölümden kurtulmak için dahi olsa gerçekleri ortaya
vurmaktan kaçınmayacağını ve doğruluğuna
inandığı şeyler uğruna hayatını
fedaya 13 hazır
bulunduğunu söylemiştir. İnsanlığa bıraktığı
bu ömek, daha sonraki kuşaklara ideal kaynağı teşkil
etmiş ve o tarihten bu yana din adamlarının sömürüsüne
ve sahteliklerine karşı isyan edenler, hep onun ve
benzerlerinin izinde
gitmişlerdir. Bu doğrultuda olmak üzeredir ki 18inci yüzyıldan
bu yana
kültürlü her insanın beynine, Voltaire'in şu formülü çöreklenmiştin
"Nerede ki AKIL özgür'dür ve egemen'dir, orada din adamına
yer yoktur". Ve
işte kendi toplumum itibariyle her zaman için özlemini çektiğim
ve hayalimde
yaratmaya gayret ettiğim insan tipi, mutlu bir tesadüf sonucu, şimdi
karşımda, muhtemelen yüzlerce yıllık bir gecikme ve
değişik bir kılık altında
bana, Marcion'un, yada Nicholas'ın yada Arnaud De Brescia'run ve
benzerlerinin ağzıyla konuşmaktaydı. Eğer
telefona cevap vermemiş, yada veripte
sudan bir bahane ile görüşme teklifini geciktirmiş olsaydım,
kendisini
tanıma fırsatma sahip olamayacaktım. Bu fırsatın
ne kerte değerli ve önemli
olduğunu, zamanla daha iyi anlamış bulunmaktayım. Konuşmalarımız
bitipte kendisinden ayrıldığım zaman, din adamları
konusundaki
yargılarımın, farklı bir yörüngeye yerleşmekte
olduğunu far-kettim.
Sanırım bu itişledir ki Giriş kısmma şunları
ekledim: "Bu
kitap... din adamı'nın... olumsuzluklarım, suçluluklarını
ve (toplumu
) uçurumlara sürükleyen duygusuzluklarını ortaya vurmak için
( yazılmıştır ). Bunu yaparken din adamları içerisinde
gerçek anlamda İNSANCIL ve BİLGİLİ ve AYDIN olanları
yoktur demek istemiyoruz. Fakat mevcudu gerçekten çok az olan bu kişilere
bakarak yersiz bir iyimserliğe yönelmekte anlam yoktur. İnancım
o'dur ki bir gün gelecek, sayılan böylesine az olanlar çoğalacak
ye Şeriât'ın ilkelliklerini gidermenin gereğine inanmış
olarak bu topluma olumlu bir şeyler vermenin bilincine
saplanacaklardır..." Fakat
bunu da yeterli bulmayıp kitabımın iç kapağına,
sayılarının çoğalmasını
candan diler olduğum yeni Turan Dursun'ları muhatap edinerek şu
ithafı koydum: "Sayıları
gerçekten az olan T. D.'lar var bu toplumda. Din adamı olmakla
beraber kendilerini Şeriat zihniyetinin çok üstüne çıkarabilmişler
ve çıkarabilmek
içinde İNSANLIK SEVGİSİ denizine atabilmişlerdi.
Atatürkçülüğün ve Atatürk devrimlerinin KURTARICI
TILSIMI'na inanmışlardır. Tanrı ve peygamber
emirleridir diye belledikleri esasların AKIL yordamiyle yeniden
elden geçirilmesi, Türk'ün gerçek niteliklerine uydurulması ve 'müspet
akıl' verilerine oturtulması gereğine sarılmışlardır.
Bugünkü şeriatçı
ortam içerisinde ve 'Atatürk ve uygarlık düşmanı' din
adamları arasında 14 kendilerini
'Din adamı' kılığında görmezler ve gerçeği
söylemek gerekirse 'Din
adamı' deyimiyle çağırılırı ak da
istemezler. Bu kitap onlara Armağan edilmiştir". Kitabımın
yayım tarihi 1977'dir. O tarihten bu yana, Turan dostumun son
derece sağlam karakterine, dürüstlüğüne, ahlâkiliğine
ve medenî cesaretine
ve YALAN denen "Yedi başlı ejderha'ya" karşı
savaşım azmine tanık oldukça,
sevincim ve ümidim daha da artmıştir. Ve
hele onu, Şeriat sorunları konusundaki derin bilgisiyle ve her
sorunu
AKIL kıstasına vuran maharetiyle, bir yandan çevresini
etkilerken, diğer yandan
"Bilgili" geçinen nice din adamlarım (ki aralarında
'profesör' yada 'Doçent' unvanına sahip olanlar vardır )
alt'edip, foyalarını ortaya vurabilir görmekten
her zaman için zevk duymuşumdur. Şunu belirtmek gerektir ki
şeriât'la ilgili olarak yazdığı her şey, her
bir din adamına ibret verici bir ders niteliğindedir. Kuşku
etmiyorum ki. Turan Dursun'un bu hayırlı ve yararlı
etkisiyle, din
adamlarımız, Şeriât'in iç yüzünü akılcı
yoldan inceleme ve eleştirme i'tiyadmı
edinmekte gecikmeyeceklerdir. Bu onlara, şeriat eğitimi yüzünden
fikren kısırlaştırılmış müslüman ülkeler
halklarının, istisnasız olarak yer yüzünün
en ilkel, en geri, en yoksul, en bahtsız halkları arasında
yer almış olmalarının
NEDENLERİ'ni öğretecek ve böylece AKILCILIĞIN tek çözüm
olduğunu
farkederek kendi kendilerine "Gerçeklere şeriat yolu ile değil
AKIL
rehberliğiyle, lâiklikle gidilir" diyebileceklerdir. Daha başka
1)ir deyimle her biri, başlı başına birer Turan
Dursun kesilecektir. Ve işte o zaman bu toplum, sürüklenmekte
olduğu uçurumu farkedecek ve ilkellikler girdabından
kurtulma şansını deneyecektir. Prof.
Dr. İlhan Ar sel 1)
Bu sözleri Atatürk 1923 yılının Şubat ayında
söylemiştir. Yukardaki satırlar Prof. Enver Ziya Karal'ın
Atatürk'ten Düşünceler adlı kitabından ahnmışur.
(T. iş Bankası Yayınlan, sf.72) 15 Râğıb,
aynı yerde, "hevâ"nın "şehvete eğilimli
olan nefsin kendisi
için de söylenebileceğini" belirtiyor. 'MUHAMMED'İN
CİNSEL HAYATI" Muhammed'in
şehveti ve "tanrı"sı Kanlarından
Aişe, Muhammed'e şöyle diyor -
"Mâ erâ (urâ) rabbeke illâ yüsâriu hevâke". (Bkz. Buharî,
e's-Sahih,
Kitabu't-Tefsîr/33/7, Kitabu'n-Nikâh/29; Diyanet yayınlarından
Tecrîd,
hadis no: 1721; Müslim, e´s-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ'/49, hadis no:
1464; Ibn Mace Sünen, Kitabu'n-Nikâh/57, hadis no: 200; Ahmed İbnHanbel,
6/134,158.) Nedir
bu sözün Türkçesi? îşte
dini çevrelerden üç çeviri: -
"Vallahi
Rabbinin, senin arzunu hemen yerine getirdiğini görüyorum."
(Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi. 7/ 402.) -
"Rabbin
şüphesiz senin dilek ve arzunu geciktirmeden derhal gerçekleştirir."
(Haydar Hatiboğlu Sünen-i Ibn-i Mace Tercümesi ve Şerhil,
5/495.) -
"Rabbin
Teâlâ (kadınlarının değil) ancak senin arzunun
tahakkukuna
müsâraat ediyor." (Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi,
hadis no: 1721, çev. Kamil Miras, Diyanet yayınlarından.) Aişe'nin
sözü dilimize şöyle de çevrilebilir: "Bakıyorum
da, senin Efendi Tann'n (Rabb), yalnızca senin şeyinin
keyfini (nevanı) yerine getirmek için koşuyor." Hadiste,
"Efendi Tann"nın, yalnızca Muhammed'in "hevâ"sı
için koştuğu
belirtiliyor açıkça. "Hevâ":
İnsanın "arzusu, isteği". Ama buradaki herhangi
bir "arzu,
istek" değil; "cinsel istek"tir. Bir başka deyişle:
"insanın şeyinin keyfi".
Çünkü buradaki konu, cinsel isteğin üzerinde durulduğu bir
konu.
Ayrıca, "heva" söylendiğinde ilkin bu kavramda
kullanılır. Râ-ğıb
da, "heva" için: "Meylun'nefsi ile'eş-şehveti"
(bkz. el Müfredat, Heva,)
diyor. Yani "nefsin şehvete eğilimi". 16 Aişe
neden böyle diyor? Muhammed'in
çok karısı var. 1, 2, 3,4, 5... Böyle gidiyor. Yaşlanmış
olan Şevde Bint Zem'a'nm dışında hepsi genç, hepsi
güzel. Ve hepsi
de cinsel istekli. "Adalet" olsun diye, Muhammed'in bunlarla cinsel
birleşmesi "sıra"ya konmuştur. Sevde'nin dışında
kimse, sırasını
başkasına kaptırmak istemiyor, işte bu böyleyken,
"âyet" geliyor; durumu
değiştiriyor: Muhammed'in
"heva"sı, "adalef'in önüne geçiyor: Muhammed'in
kadın seçimi, cinsel alandaki isteği, hadisteki sözcüğüyle
"hevâ"sı, "âdalet"e baskın geliyor ve
"sıra" Muhammed'in isteği
doğrultusunda, "âyet"le bozuluyor. Buhari
ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinin de içinde bulnduğu
hadis kaynaklarına
göre ayet, Ahzab Suresinin 51. ayeti. Ve şu anlamdaki sözle
başlıyor: - "(Ey Muhammedi) Onlardan (yani
kanlarından) dilediğini geri Ne
demek bu? Hadis
ve yorumlara göre şu demek: - "Ey Muhammedi Artık nöbet,
sıra zorunlu değil senin için. Nö Kamil
Miras da, Diyanet yayınlarından olan Tecrid'de, Ahzâb
Suresinin ayetleriyle ilgili tefsirlere ilişkin hadislere başlarken
bu ayetin
başındaki sözlere şu anlamı veriyor -
"Aziz Peygamberim! Aile
muaşeretinde kadınlanndan dilediği- 17 nin
nevbetini (nöbetini) geriye bırakabilirsin, dilediğini de yanına
alırsın.
Aralarında nevbete mecbur değilsin. Geri bıraktığından
yanına almak
istediğin olursa, onu almakta da sana bir günah yoktur..." Sözün
özü: - Kur'an'ın "Efendi
TanrTsı (Rabb), Muhammed'in, kanlarıyla İşte
bunun üzerine, Aişe dayanamayıp o sözü söylüyor
-"Görüyorum ki senin
Efendi Tanrı'n, senin şeyinin keyfîni..." - "Olacak şey mi? Bir kadın
utanmaz mı ki, kendini bir erkeğe Muhammed'in
"şehvet"inin önemi: 50.
ayette, "Muhammed'e helâl" olan kadınlar sayılıyor.
Diya-net'in
resmi çevirisindeki anlamıyla ayette şöyle deniyor: -
"Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini (kanlarını),
Allah'ın
sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle beraber hicret eden
amcanın kızlarını, halalannın kızlannı,
dayının kızlannı, teyzelerinin
kızlannı ve peygamber nikâhlamayı dilediği takdirde
-müminlerden
ayn, sırf sana mahsus olmak üzere- kendisinin mehrini peygambere
hibe eden mü'min kadını almanı helâl kılmışızdır.
Bir zorluğa
uğramaman için, müminlerin eşleri ve cariyeleri hakkında
onların üzerine neyi farz kılmış olduğumuzu
bildirmiştik. Allah bağışlayandır,
merhamet edendir." Bu
çeviride, ayetteki sözlerin tam karşılığı
olmayan kesimler var. Yani
çeviri biraz yorumlu. Örneğin: Ayette, herhangi bir kadını
pey- 18 gambere
"mehrini" değil; kendini armağan etmesinden sözediliyor.
Ayetin
sonuna da kanşık bir anlam verildiği görülüyor. Böyle
kanşık anlam
verilerek birşeyler kurtanlmak istenmiş olsa gerek. Ayetin
sonunu şöyle çevirmek daha doğru olabilir: - "inanırlara, kanları
ve sağ elleriyle sahip olduklan (cariyeleri) "...
Sana bir güçlük olmasın diyedir." anlamındaki sözler
üzerinde duran F. Râzî'nin yorumuna göre, burada demek istenen
şudur: - "Kadınlar konusunda
sana ayncalık verdi ki daha geniş, daha F.Râzî'nin
yorumuna göre Muhammed'e öylesine bir ayrıcalık sağlanmıştı
ki, kadın konusunda; o bir kadını görüp de o kadına
gönlü düştüğünde, kocasının o kadını
boşaması şarttı. Neden ki ilk sıralarda vahiy
alma yönünden peygamberlerin işi kolay değildir. Vahiy almaya
alışıncaya dek bu böyle sürer. İşte
peygambere kadın konusundaki ayrıcalık
bu sıraya rastlar. Peygamber vahye alışınca, artık
gözünün ilişip
gönlünün düştüğü her kadını, kocasının
boşaması ve peygambere
vermesi gerekmemiştir." (Bkz. F.Râzî, 25/222.) Yani
açıkçası: "Efendi
Tann"sı, Muhammed'in "şehvet"ini doyurmasını,
kadınlara iyice doyup vahiy işlerine kendini yeterince
vermesini istemiştir, istemiştir
ki, Peygamberi vahiyle uğraşırken bir de kadın
sorunu olmasın.
Kadın konusunda gösterdiği kolaylıklar, hep bu amaca yönelik.
F.Râzı'nin yorumu böyle özetlenebilir. Bundan
da anlaşılıyor ki, Muhammed'in "şehvet"i,
bir başka deyişle
"şeyinin keyfi (hevası)" son derece önemliydi. 52.
ayetin, "cariye" konusunda değilse bile, "kan"
konusunda bir "sınır" getirmiş gibi bir anlatımı
göze çarpar. Bu ayetin, yine Diyanet çevirisindeki
anlamı şöyle: 19 Muhammed'in
kan sayısına konan sınır: -
"Ey Muhammedi Bundan sonra, sana hiçbir kadın, cariyelerin
bir yana, güzelliklerini ne kadar hoşuna giderse gitsin; hiçbirini
başka bir
eşle değiştirmen helâl değildir. Allah herşeyİ
gözetmektedir." Bu
ayetin bir "sınır" koyduğu, bu sınırlama
nedeniyle. Muhammed'in artık o zamanki karılarından başka
bir kan alamayacağını hükme
bağladığı belirtilir. (Bkz. Tefsirler, örneğin,
Muhammed Ali Sâbûnî,
2/232.) Muhammed'in
karı sayısındaki sınır kalkıyor: Bu
ayetteki "sınırlamadın, 50. ayette kaldırıldığı,
52. ayetin, aslında 50. ayetten önce olduğu da savunulur. (Bkz.
Tefsirler, örneğin RRâzî,
25/223.) Tefsirlerin
de yer verdiği bir hadis, islam dünyasında sağlam kabul
edilen kitaplarda da yer alıyor. Hadise göre, Aişe şöyle
bir açıklama
yapıyor: -
"Peygamber, kendisine kadınlar (sınırsız olarak)
helâl kılınmadan
ölmedi." (Bkz. Tırmizî, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34,
hadis no;
3216.) Karılar
içinde ayrıcalıklı olanlar: Muhammed,
kimi kanlarını daha çok severdi. Kimini de daha Çok
tutardı. En çok tuttuğu kanlarının başında
Aişe geliyordu. Ebube-kir'in
kızıydı, o nedenle de etkindi. Zaman zaman Muhammed'e
kafa tutar
gibi durumları bile olabiliyordu. Zeki de olduğu için, birtakım
ayrıcalıklar sağlayabilmişti. Muhammed'in cinsel ilişkilerindeki
"sıra düzeni"
bozulunca, kanlar içinde en çok yararlanan o olmuştu. Boşamasın
diye Muhammed'in hoşnutluğunu kazanmak isteyen yaşlı
ortağı Şevde
Bint Zem'a'nın "güVünü (Muhammedle yatma sırasını)
almıştı.
(Tecrid'dekİ 701 no.lu hadisin "izah" bölümüne bkz.)
Başka "kumaların
gününde de Muhammed'le yatabilirdi Muhammed istediğin- 20 de.
Kendi gününüyse, başkasına vermezdi. Muhammed'in canı
başka kadınla yatmak istese bile vermezdi gününü, sırasını. Aişe:
"Günümü kimseye vermem"! Aişe'niu
anlattığına göre: Muhammed'e, herhangi bir karısının
gününü, sırasını gözetmeksizin; dilediği kansıyla
dilediği zaman yatma özgürlüğü veren "âyet",
yani Ahzâb Suresinin 51. ayeti geldikten sonra da, Muhammed "Aişe'nin
günü"nde başka kadınla yatmak istediğinde
Aişe'den "izin" alma gereğini duyardı. İzin
isterdi; ama Aişe geri
çevirirdi: - "Eğer izin verme,
vermeme yetkim varsa vermek istemiyorum. Kısacası,
şunu demek istemişti Aişe: - "Gerçekten izin verme ya da
vermeme yetkim var mı? Öyleyse "Hadİs"ten
anlaşıldığına göre, Aişe'nin bu karşı
koyusuna Muhammed
artık ses çıkarmamış; "Ayet var. Ayet bana
istediğim zaman dilediğim
kanyla yatma yetkisini vermiştir." dememiş ya da diyememişti. Muhammed'in
kanları arasında "hizib"Ieşme: Bir
hadisin Türkçesi: - "Peygamberin kanlan, iki 'hizb'e
aynlmıştı: Bir kesimde Aişe, 21 Karılar:
"Adalet isteriz"! "Bunun
üzerine, Ümmü Seleme 'hizib'i söylenmeye başlandı. Bu
kesimden olan kadınlar, gidip (önderleri durumunda olan) Ümmü
Se-leme'yle
konuştular: -
Ümmü Seleme! Peygambere söyle. Herkesle konuşsun; Peygambere
kim bir armağan vermek isterse, Peygamberin hangi karısının
yanında bulunduğuna bakmaksızın armağanını
sunmasını duyur-sun." Muhammed
aldırmıyor: "Ümmü
Seleme, kanların dediklerini Peygambere söyledi. Ama Peygamber
bir şey söylemedi. Karılar gelip Ümmü Seleme'ye sordular: -
Ne
dedi Peygamber? -
Bana
birşey demedi. -
Öyleyse
bir kez daha söyle ona! Ümmü
Seleme, kendi gününde (ilişki için) geldiğinde Peygambere
yine söyledi (karıların dediklerini). Ne var ki Peygamber ona
yine birşey söylemedi. Kadınlar sorunca yine Peygamber bana
birşey söylemedi!'
dedi. Kadınlar da, 'sana karşılık verinceye dek söyle
ona söylediklerimizi!'
dediler. Peygamber Cinsel ilişki için dönüp geldiğinde,
Ümmü Seleme ona kadınların dediklerini yine anlattı. Bu
kez Peygamber
konuştu: ", Muhammed:
"Bana vahiy, yalnızca Aişe'nin gününde geliyor"! "-
Aişe konusunda beni üzme! Bil ki, hiçbir kadın koynumday-ken
bana vahiy gelmez de, yalnızca o koynumda bulunduğu sırada
bana
vahiy gelir. Bunun
üzerine Ümmü Seleme şöyle dedi: Bunun
üzerine ben de dedim ki: 22 - Ey Tanrı Elçisi! Seni üzdüğüm
için Tann'ya sığınıp tevbe edi Kanlar,
Muhammed'in kızı Fâtıma'yı araya koyuyorlar: "Aynı
kadınlar sonra Peygamberin kızı Fâtıma'ya başvurdular;
onu
Peygambere gönderdiler. Şöyle demesini istediler: - Kanların Tanrı için
senden, Ebubekir'in kızı (Aişe) konusunda Fâtıma'nın
aracılığı da bir sonuç vermiyor: "Fâtıma
da Peygamberle konuşup kadınların dediklerini iletti. Peygamberse
şöyle karşılık.verdi: - Kızcağızım (sevgili
kızım)! Benim her sevdiğimi sen sevmez misin? Fâtıma
karşılık verdi: -
Evet! Peygamber: -
öyleyse
sen de Aişe'yi sev! Karılar,
Zeyneb'i araya koyuyorlar: "Fâtıma,
dönüp kanlara anlattı durumu. Kanlar ona, 'git de bir daha
şöyle Peygambere!' dedilerse de, Fâtıma, Peygambere bu
konuda bir
daha gitmeye yanaşmadı. Aynı
kanlar bu kez, Peygambere, Zeyneb Bint Cahş'ı gönderdiler.
Peygamberin yanında benim nasıl bir yerim (değerim) varsa,
Zey-neb'in
de buna benzer (yüksek) bir yeri vardı. Zeyneb gitti, sert çıkışta
bulundu
Peygambere. Ve şöyle dedi: - Kanlann, Ebu Kuhâfe Oğlu'nun
(Ebubekir'in) kızı (Aişe) konu 23 Zeyneb'le
Aişe'nin kavgalı tartışması: (Hadisin
bundan sonrası Aişe'nin değil; râvinin, yani aktarının.
T.D.) Zeyneb,
(bir yanda) oturmakta olan Aişe'ye duyuracak kadar ses-sini yükseltti
ve ona sövdü. Peygamberse konuşup karşılık verecek
mi diye
Aişe'ye bakıyordu. Aişe sonunda konuştu ve Zeyneb'e
karşılık verdi.
Sonunda Zeyneb'i susturdu. Aişe'nin anlattığına göre:
Peygamber
de öylece Aişe'ye bakıyordu. Ve şöyle dedi: -
"Elbette ki baskın
gelecek! Çünkü Ebubekir'in kızıdır o!" Müslim,
e's-Sahîh, Kitabu Fadâili's-Sahâbe/83, hadis no: 2442.) Bu
uzun hadis şunları açıkça ortaya koyuyor -
Muhammed, Aişe'ye ayrıcalıklı
davranıyordu. -
Muhammed,
araya kimler girerse girsin, karılarının kendisinden istediği
"adâlef'i vermemişti. Oysa Nîsâ Suresinin 4. ayetinde
"çok karılılık"ta
"adaletli davranmak gerektiği" bildirilmiştir. -
Muhammed'in
toplayıp kendisine kan yaptığı kadınlar, pek
"huzurlu" değillerdi. Aralarında da "hizibleşme"
olmuştu. -
Muhammed,
önce oğulluğu Zeyd'in karışıyken sonra kendi
kanlan
arasına kattığı Zeyneb'e de büyük önem ve değer
veriyordu. Ne var
ki yine de, kavgalı tartışmada Aişe'nin ona baskın
gelmesi karşısında
üstünlüğünü düşünüyor ve bunu, babasının üstünlüğüne,
yani Ebubekir'deki
üstünlüğe bağlıyordu. Aişe'yi,
Muhammed çok küçükken kan yapmıştı kendisine. 49
yaşındaki adam (Muhammed), 6
yaşındaki bir çocuk (Aişe) ile evleniyor: Yine
Aişe'nin kendisinin anlattığını dile getiren
bir hadis: Bu
hadisin başında, Aişe aynen şöyle diyor: -
"Peygamber benimle evlendi; BEN O SIRADA 6 YAŞINDAYDIM
." (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu Menâkıbi'l-Ensâr/44;
Tecrîd, hadis
no: 1553; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/69, hadis no: 1422.) 24 Evet,
bir yanda 49 yaşındaki Muhammed, öbür yanda 6 yaşındaki
Aişe. Evleniyorlar. Muhammed'le
evlendiği zaman Aişe'nin 6 yaşında olduğunun, İslâm
dünyasında, tüm müslümanlarca kabul edilmesi zorunlu. Çünkü
bunu anlatan "hadis", tartışmasız "sağlam
(sahih)" kabul edilir. Bu hadisi,
İslâm dünyasında en sağlam olarak benimsenegelmiş
olan Bu-hari'nin
ve Müslim'in "e's-Sahih"lerinde de buluyoruz. Anlatıldığına
göre, "evlilik" gerçekleşiyor ama, yine de 3 yıl
kadar
"zifaf (yani gerdeğe girme, cinsel birleşme olayı)
gerçekleşmiyor.
Bu süre geçtikten sonra oluyor "zifaf". Aişe
9 yaşındayken, 52
yaşındaki Muhammed'in koynuna veriliyor: "Hadis"
i izleyelim. Aişe anlatıyor: -
"Ve ben dokuz yaşındayken
benimle gerdeğe girdi. O
sırada sıtmaya yakalandım. Saçlanm döküldü. Saçlanm
yeniden geldi;
bölükler oluştu. Annem Ümmü Ruman bana geldi. Arkadaşla-nmla
birlikte salıncakta (ya da tahterevallide) sallanıyorduk.
Annem beni
çağırdı. Yanına gittim. Benden ne istediğini
bilmiyordum. Elimi tuttu. (Alıp götürdü.) Evin kapısına
gelince durdurdu. Soluk soluğa kalmışüm.
Sonunda soluğum biraz yatıştı. Annem, sonra biraz su
alıp yüzüme,
başıma değdirdi. Sonra beni eve soktu. Bir de baktım
ki birtakım Medineli kadınlar, Evdeler. Bana şöyle
demeye başladılar: -
Hayırlı, bereketli
olsun, iyi şanslar (mutluluklar). Annem
beni bu kadınlara teslim etti. Bunlar benim saçımı-başımı
yıkadılar, beni güzel bir biçimde hazırladılar.
Peygamberle birden karşılaşmaktan başka hiçbir
şey beni korkutmamıştı. Kadınlar, beni
ona teslim ettiler. Ve ben o sırada dokuz yaşındaydım."
(Bkz. aynı hadis
kaynaklan.) Bu
hadisten çıkan kimi sonuçlar da şöyle özetlenebilir: -
Muhammed'le
Aişe evlendiklerinde 3 yıl geçmeden cinsel ilişkide
bulunmamışlardır. -
Evlendiklerinde
Aişe 6 yaşında, cinsel ilişkide bulunduklann- 25 daysa
kız 9 yaşında bulunuyordu. Muhammed'se
bu evlenme sırasında 49, gerdeğe girdiğinde 52 yaşındaydı. - Aişe, Muhammed'in koynuna
verilmek üzere götürüldüğünde, Bunu,
sağlam hadis kaynaklarında bulunan sağlam hadisler an-latmasa,
İslamcı kesim, "yalan, iftira" diye niteleyecektir. - Aişe, gerdek odasında
Muhammed'le karşılaşınca -kadınlar ta Bir
kız 9 yaşaına
geldiğinde, İslâm
hukukunda "şehvet konusu (müştehât") oluyor: Aişe
9 yaşındayken Muhammed'in koynuna sokulmuş olunca, islâm
hukuku bundan bir sonuç çıkarıyor: "9 yaşındaki
bir kız, müştehât (şehvete
konu olabilecek çağda) sayılır." diyor. Ve bu
nedenle de 9 yaşındaki
bir kızla evlenilebileceğini bildiriyor. (Bu fıkıh hükmünü
görmek
için bkz. Muhammed Ali Tehanevî, Keşşâfu Istılâhâ-ti'l-Fünûn,
1/788.) Aişe,
Muhammed'in karışıyken büyüyecek ve 18-19 yaşına
geldiğinde
de Muhammed'in ölümü üzerine, kimi kumaları gibi, çok genç yaşta
dul kalacaktır. Ve hiçbir erkekle evlenmemeye "mahkum"
edilerek...
Muhammed'in karılan, "mü'minlerin analan" sayıldığı
için... Hadislerde
Aişe konusunda bir "iftira"dan ("ifk") sözedilir.
Ve bu
arada bir olay anlatılın Aişe'nin
kaybolan kolyesi ve
Safvan: Muhammed,
Mustalıkoğlulan'na karşı gece baskını için
yola çıkma hazırlığında. Yıl : Miladi
627. Bu şurada Muhammed, Aişe'yi de yanına almıştır.
Aişe- 9 yaşındayken Muhammed'in koynuna verildiği tarih,
eğer Hicri şevval ya da zilkade 1 / Miladi mayıs ya da
haziran 623
ise- 13 yaşındadır daha. Aynı gece baskınının
sonucunda, tutsak- 26 lar
arasında güzelliğiyle göze çarpacak ve başkasına
düşmüşken alınıp Muhammed'in koynuna verilecek
olan Cüveyriyye'yle aynı yaşta. Devenin
üzerinde kapalı bir yer ("mahmü"); Aişe de içinde.
Gidilir; baskın
yapılır, elde edilecekler elde edilir ve dönüş başlar.
Gidiş Medine'ye
doğru. Derken bir konak yerinde biraz kalınır.. Gecenin
bir kesimi.
Bir süre sonra kalkıp yola koyulmaya yöneliş. Tam bu sırada
birşey olur: Aişe çişi için ya da öbür işini görmek
üzere birlikten ayrılır.
Ayrılışını haber verse olmaz mıydı?
Olurdu ama, kimseye haber vermemiş işte. Çişi ya da öbür
işi olup bittikten sonra döner; ama bir terslik:
Göğsünü yokladığında, kolyesini bulamaz ve kopup
düştüğünü anlar. Geri dönüp gerdanlığını
aramaya koyulur. O sırada Aişe devesinin üzerindeki kapalı
yerinde bulunuyor sanıldığı için herkes habersiz
ve birlik uzaklaşıp gitmiştir. Aişe, kolyesini bulur;
ama işte o saatlerde, yolda yapayalnız. Konaklandığı
yere gelir, orada bekler. Gelsin
götürsünler diye... Beklerken uyku bastınr ve uyur. Ve bu sırada:
Muattal Oğlu Safvan. Arkadan gelmiş, Aişe'yi görünce de
şaşırmıştır. Şaşkınlığını
anlatan sözler. Onun bu sözlerine de Aişe uyanır. Safvan, Aişe'yi
devesine bindirir. Yola koyuluş. En sonunda, bir konak
yerinde birliğe ulaşılır. Bu sırada da
dedikodular başlar... Aişe'nin kendi
anlattığına göre gerçek bu. (Bkz. Buhâri, e's-Sahih,
Kitabu'ş-Şehâdât/15;
Kitabu'l-Meğâzî/34; Tecrîd, hadis no: 1151; Müslim, e's-Sahih,
Kitabu't-Tevbe/56, hadis no: 2770.) Olayda
akla gelen sorular: -
Aişe
çişi ya da öbür türlü işi için ayrılıp
giderken kimseye neden
haber vermemişti? Eğer bunun nedeni, çocuk yaşta oluşu
idiyse; bu
yaşta oluşu biri tarafından kandırılmaya da
elverişli değil miydi? -
Aişe
ayrılıp giderken o denli insan içinde nasıl olmuştu
da kimse görmemişti? Gören olmuştuysa, dönüşü
neden izlenmemişti? Döndüğü
görülmedikçe, "dönmüş; mahmiline girmiştir!"
yargısı nasıl oluşmuştu? -
Hadiste
belirtildiğine göre, Aişe'nin deve üzerindeki "hev- 27 yerinde
deveden indirildiğine göre, sonra deveye yüklenirken-içinde Aişe
var mı, yok mu diye niçin bakılmamıştı? Hizmet
edenler bakabilirlerdi. -
Yine hadiste belirtildiğine göre, "hicab" yani erkeklere
karşı "örtünme,
perde ardına geçip saklanma" gerektiren bir ayet hükmü bulunmadığı
zamanlarda, Safvan, Aişe'yi görmüştü. (Hadise, aynı
kaynaklarda
bkz.) Yani Safvan'la Aişe birbirlerini tanıyorlardı. Bu
"tanışma", ileri ölçülerde bir "anlaşma"ya
varmış olamaz mıydı? Aişe
"zina" ile suçlanıyor: Aişe'nin
Safvan'la yolda "neler yapmış olabileceği" üzerinde
duruluyordu. Yoğunlaşan kuşku. Dedikodular alıp yürümüştü.
Son derece
yaygın bir duruma gelmişti giderek. Muhammed'in
bile Aişe'ye karşı olan herzamanki tutum ve davranışında
bir değişme olmuştu: Aişe
diyor ki: -
"Medine'ye gelince ben bir ay hastalandım. Meğer o sırada,
iftiracıların
dedikodulan dolaşıyormuş. Hastalığımda
beni işkillendiren bir
şey oldu: Peygamber de, her hastalığımda gördüğüm
ilgiyi-inceliği artık
göremiyordum. Yalnızca gelip selam veriyor ve 'nasılsınız?'
diyordu,
o kadar." (Hadise aynı kaynaklarda bkz.) Aişe
dedikodulan duyup öğrenince üzülmüştür. Hastalığı
daha da
artmıştır bunun üzerine. Muhammed'den izin alır ve
babasının evine
gider. Orada da, durumuna ilişkin "Tanrısal bir açıklama"
bekler. (Aynı
hadise bkz.) Beklenen
"vahiy" bir türlü gelmiyor: Hadiste,
bu olaya ilişkin "vahy"in "gecikmesi"nden sözediliyor.
Ve
Muhammed, "kan"sından, yani "Aişe"den ayn
kalışından doğan soruna
çözüm için yakın çevresini topluyor. Bunlann içinde Ali de vardır.
Ali, görüşünü şöyle dile getiriyor: -
"Ey Tann Elçisi! Tann dünyayı sana dar etmedi ya! Aişe'den 28 başka
da kadın var, kadın çok!" (Bkz. Aynı hadis.) Ali,
gerçeği öğrenmek için Aişe'nin cariyesi Berire'nin tanıklığına
da başvurulabileceğini söylüyor Muhammed'e. Muhammed bu tanıklığa
başvurduğunda, cariye, "hanımı için iyilikten
başka bir şey bilmediğini"
söylüyor. Muhammed
sorup soruşturduğuna göre, belli ki adamakıllı
"kuşkulu".
Bu "kuşku", onun Aişe'ye söylediği yine aynı
hadiste açıklanan şu
sözlerden de çok açık biçimde anlaşılıyor: Muhammed:
"Aişe! Böyle bir suçun varsa tevbe et!" -
"Aişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle
dedikodular geldi (Safvan'la
ilişki kurduğundan sözediliyor). Eğer bu suçu işlemedinse
Tanrı
seni aklayacaktır. Ama eğer işledinse bu suçundan dolayı
Tanrı'ya yönel, tevbe et! Çünkü bir kul, suçunu boynuna alır
ve tevbe ederse, Tann
da onun tevbesini kabul eder." Aişe,
Muhammed'in bu sözlerine, babasının ve anasının karşılık
vermelerini ister. Onlar karşılık vermeyince de,
Muhammed'e kendisi karşılık
verip sonucu sabırla bekleyeceğini söyler. Ve
sonunda "vahiy" geliyor: Konuşmadan
sonra Aişe, yatağına dönmüştür. "Bekleme"de... Aişe,
kendisinin söylediğine göre, hakkında "Kur'an ayeti"
ineceğini
filan beklemiyordu. "Ben kim oluyorum ki Tann, Kur'an'da benim
sorunuma ilişkin ayet indirsin!" türünden açıklaması
var Aişe'nin. Yine açıklamasına göre, beklediği
yalnızca, "Muhammed'in rüya görmesi" ve onun "rüyasında
aklanması". Ama beklediğinin ötesinde olur gelişme: Muhammed
her vahiyde olduğu gibi özel bir duruma girmiştir. Daha sonra
da konuya ilişkin "vahyin geldiğini" açıklar.
Aişe'ye anası, kalkıp Muhammed'e "teşekkür"
etmesini söyler. Ama Aişe bunu yapmaz; vahyi gönderen "Tanrı"
olduğuna göre, Muhammed'e değil; O'na teşekkür etmesi
gerektiğini belirtir. (Bkz. Aynı hadis.) 29 Aişe'nin
"zina" etmediğine ilişkin "18 ayet" birden
iniyor: Onca
(hadise göre bir ay) gecikmeden sonra "vahy" gelmiştir. Hem
de kimine göre "10 ayet", kimine göreyse "18 ayet"
birden... (Bkz. Nûr, ayet: 11-20. Buna göre toplam: 10 ayet. Ama
tefsirlerde toplam:
18 ayet olduğu belirtilir. Bkz. Nesefı, Tefsir, 3/134; F.Râzî,
e't-Tefsiru'1-Kebîr,
23/173.) Bu ayetler, birinci ve ikinci orijinalleri yakıldığı
için Muhammed dönemindeki biçimini tam olarak bilemediğimiz
(bunun için daha sonraki yazılara bkz.) Kur'an'ın bugünkünde,
Nur
Suresinde yer alıyor. Bu ayetlerde "zina"yı kanıtlamak
için "dört tanık göstermek gerektiği", bu gösterilmediği
zaman iftira olacağını açıklandıktan (bkz.
Nur, ayet: 13) sonra, ad vermeden "iftira edenler" çok
ağır biçimde kınanıyor. işte
âyetlerden bir kesim (Diyanet'in resmi çevirisiyle): -
"Muhammed'in eşine o yaîanı uyduranlar, içinizden bir güruhtur.
Bunu kendiniz için kötü sanmayın. O, sizin için hayırlı
olmuştur.
O kimselerden her birine, kazandığı günâh karşılığı,
ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana
ise, büyük ezâb vardır. Onu işittiğiniz zaman;
erkek, kadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup
da: 'Bu apaçık bir iftiradır!' demeleri gerekmez miydi? Dört
şahid getirmeleri gerekmez miydi? işte bunlar, şâhid
getirmedikçe Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın
dünyâ ve âhirette size lütuf ve merhameti
olmasaydı o kötü sözü yaymanızdan ötürü, büyük bir
azaba uğrardınız. Onu dilinize dolamıştınız.
Bilmediğiniz şeyleri ağzınıza alıyordunuz.
Onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Oysa Allah katında önemi
büyüktü. Onu işittiğinizde: 'Bu konuda konuşmamız
yakışık almaz.
Hâşâ, bu, büyük bir iftiradır.' demeniz gerekmez miydi?"
(Nûr, ayet:
11-16.) Yine
sorular: 1-12.
ve 13. ayetlerde, Aişe konusunda söylentiler çıktığında
bu söylentileri duyanlar, "Bu, apaçık bir iftiradır. Bu,
büyük bir iftiradır." 30 demedikleri
için kınanıyorlar. Ayetlerin bu kınaması,
Muhammed'in yakın çevresini, hatta kendisini de içine almıyor
mu? Çünkü onlar da "açık
bir iftira, büyük bir iftira" olduğu kanısını
taşımıyorlardı: -
Ali'yi
ele alalım. Böyle bir kanıyı taşımadığı
için, Muham-med'e
Aişe'yi boşamayı önerdiği anlamına gelen sözler
bile söylemişti. -
Muhammed'in
kendisini ele alalım: Böyle bir kanıyı (iftira olduğu
kanısını) taşımadığı içindir ki,
Aişe'ye, eğer ileri sürüldüğü gibi bir
suç işlediyse, bundan dolayı "Tevbe" etmesini önermişti. 2-
Ayrıca,
kimsenin elinde herhangi bir kanıt bulunmadan, "iftira"
olduğu konusunda kesin bir yargıya varması nasıl
beklenebilir? Kuşkusuz
"kanıt" bulunmadığı için "zina"
suçunun işlendiğine de yargıda
bulunulamaz. Ama tersine bir kanıya varmadılar ve "iftiradır",
hem
de "apaçık bir iftiradır, büyük bir iftiradır"
demediler diye insanlar
nasıl kınanabiliyor? 3-
Ayetlerden
ve kimi "rivayet"lerden anlaşıldığına
göre: Aişe konusunda
dedikoduları yayanlar, yalnızca "münafıklar"
da değildi: - 14. ayeti ele alalım: "Allah'ın
dünya ve âhirette size lütuf ve -11.
ayette sözü edilen "elebaşı"nın kim olabileceği
üzerinde durulurken,
kimi rivayette bu kimsenin "münafıkların başı
Abdullah İbn Übey"
olduğunu ileri sürerken, kimileri de buradaki anlatımın
kapsamı
içine, Muhammed'in ünlü şairi Hassan Ibn Sabit gibi önemli kişilerin
de girdiğinden sözediyor. (Bkz. Taberî, Camiu'l-Beyân, 18/69-70;
F.Râzî,
23/174; Tefsiru'n-Nesefî, 3/134.) Bunlara
ne demeli? 4-
Tanrı
"vahiy"le açıklama yapacaktı da, bu açıklamayı
daha önce,
yani dedikodular oluşup yayılmadan niçin yapmadı? Neden
"bir ay"
bekledi de, başta "peygamber"i ve sevgili karısı
olmak üzere herkesi
üzdü? Gelişmeler neden böyle olmuştur? 5-
Bir
"zina"nın kanıtlanması için "dört tanık"
istemek, gerçekçi bir
yaklaşım mıdır? 31 Hadiste
belirtildiğine göre: Aclanoğullarinın ileri
gelenlerinden Medineli
Asım Ibn Adyy'in ve aynı kabileden Uveymir'in "Peygam-ber"den
bir sorulan olur:
Bir adam, karısını bir adamla zina ederken bulsa ne
yapmalı? Karısının tam karnı üzerinde bulsa? Eğer
gidip dört erkek tanık bulmaya
yönelirse, zina eden adam işini bitirip gidecektir!!! Dört tanık
mı
aramalı, yoksa..? (Hadisi ve soruyu çeşitli biçimiyle görmek
için bkz.
F.Râzî, 23/164; Buhârî, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/24/1;
Tecrîd, hadis no: 1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, hadis no:
1716; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu't-Talâk/27, no: 2245.) Bu
soru, "zina" için "dört tanık" isteniyor
olmasından kaynaklanmıyor
mu? Yüzlerce
idamlığa güzel Cüveyriyye için beraat: Abdullah
Ibn Ömer anlatıyor -
"Peygamber, Benû Mustalık üzerine gece baskım yaptı.
Onlar ansızın yakalanmışlardı. Hayvanları
da su başında sulanıyordu. Peygamber, savaşabilir
durumda olanlarını öldürttü; çocuklarını da
tutsak olarak
aldı. O sırada Cüveyriye'yi kendine seçti." (Bkz.
Buhari, Kita-bu'l-Itk/13;
Tecrîd, hadis no: 1117 Müslim, Kitabul-Cihâd/1, hadis no:
1730; Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'l-Cihâd/lOO, hadis no: 2633.) "Cüveyriyye",
"cariyecik" demek. Çok küçük yaştaydı o sırada.
13
yaşında. Asıl adı "Berre" iken,
Muhammed'in el koymasından sonra
bu adı almıştı. Yıl:
627. Muhammed, Mekke'yle Medine arasında el Mureysi' denen
su kaynağı kesiminde oturan Mustalıkoğullan (Benû
Mustalık) kabilesine
bir gece baskını düzenliyor. İstediği sonucu da
elde ediyor. Yukandaki hadiste, Muhammed'in "savaşır
durumda olanlarım" öldürttüğü
anlatılıyorsa da, öldürülen yalnızca on kadar savaşçı.
(Birçok kaynağı
bir arada görmek için bkz. Leoni Caetani, çev. Hüseyin Cahit, istanbul,
1925, s. 145-146.) "Ganimet"ler,
"tutsak"lar... Ve
tutsaklar arasında güzel Cüveyriyye. Mustalıkoğullan'nın
başkanı Haris'in kızı. Şimdi "cariye"
durumunda. Yani alınıp satılabi- 32 lir
nitelikte. Tecrîd'in "mütercim"i Kamil Miras'm anlattığı
gibi, "tutsaklar
bölüştürülürken o da, Sabit Ibn Kays'ın payına düşmüştür."
(Bkz.
Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, 1117 numaralı
hadisin "Izah"ı.) Ne
var ki kız çok güzel. Üstelik de soylu. Kız,
bu durumundan yararlanmış mıdır? Yeterli bir kanıt
yok. Ancak
birden, hadiste de belirtildiği gibi, Muhammed'in onu kendine aldığını
görüyoruz. Muhammed, kurtulmalığını vererek kızı,
alıp kendi
kanlan arasına katmıştı. Ve ardından "zifaf'... Arkasından,
"idamlık" durumunda olan herkese "beraat". Muhammed
Hamidullah şöyle diyor: "...
Birkaç saat sonra biz, düşmanın, Muhammed'in (A.S.S.) en yakın
dostlanndan biri haline geldiğini görmekteyiz. (...) Sonunda herkes,
ganimetten eline geçen hisseyi red ve iade etmekte tereddüd geçirmedi.
IKI YÜZ AlLENlN BİRDEN, hiç beklenmedik bir şekilde hürriyetlerine
kavuşturulmaları üzerine, Mustalık'lılar,
kaybettikleri on
savaşçıyı pek çabuk unuttular. Ve sonunda islam'ı
kabul ettiler." (Bkz.
Prof.Dr. Muhammed Hamidullah, islâm Peygamberi, çev. Prof.Dr.
Salih Tuğ, istanbul, 1980,1/264.) Bu
durum karşısında: "Ey güzel ve aşk, sen nelere
kadirsin!" demek
yerinde olmaz mı? Muhammed
56 yaşındaydı o sırada. Güzel körpecik Cüveyriy-ye'yi,
koynuna almak için hiç zaman yitirmemişti. Suyun yanında hemen
kurulan meşin çadınnda işini görmüştü. Kanlarından
Aişe de oradayken...
Cüveyriyye ve Aişe aynı yaştalardı. Medine'ye dönüşte
de
Aişe'nin kolyesi ve Safvan olayı meydana gelecektir. Acaba, Aişe
Muhammed'den
bir öç almak istemiş miydi? Cüveyriyye'yi kıskanmış
olarak..? "Kurtulmalık"lar
ödenmeden ve tutsaklar daha özgürlüklerine kavuşturulmadan
birşey olmuştu. Anılmaya, üzerinde durulmaya değer
birşey: Muhammed,
tutsak kadınların ırzlarına geçilmesine izin
veriyor: Ebu
Said el Hudrî'nin anlatmasıyla "tutsaklar arasında Arab'ın
en 33 nefis
kadınları" bulunuyordu. (Bkz. Müslim, e's-Sahih,
Kitabu'n-Nikâh/125,
hadis no: 1438.) Ve o baskını gerçekleştirmiş olan
müslü-manlann
ağızlanmn suyu akıyordu güzel kadınlan görürken.
Hemen yatmak istiyorlardı. Yatmak istedikleri kadınlar, birer
"cariye" durumuna
gelmiş değiller miydi? Öyleyse müslümanlara "helâT'diler.
Gerçi
Muhammed'in: "Tann'ya ve âhiret gününe inanan bir kimse için, kendi
suyuyla (menisiyle) başkasının tarlasını (başkasının
cinsel ilişki kurduğu kadım) sulaması helâl olmaz."
dediği de aktarılıyor. Ve bu arada: "Tann'ya ve âhiret
gününe inanan bir kimseye, başkasının menisinden
temizlenmedikçe (istibrâ, fıkıhçılara göre bir ay içinde
olur) hiçbir tutsak kadınla cinsel ilişki kurmak helâl olmaz."
diye de eklendiği
belirtiliyor. (Bkz. Ebu Dâvûd, Kitabu'n-Nikâh/45, hadis no: 2158.)
Ama çelişki yalnızca bu konuda değil ki... Ebu
Said el Hudrî anlatıyor: -
"Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık.
Ve Arap tutsaklarından
tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı
çekti. Bekârlık
çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik.
İstiyorduk azil yapmayı Ancak, Peygamber aramızdayken
ona sormadan
nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk.
Peygamber
de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de.
Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin
meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz.
Buhari, e's-Sahih,
Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih,
Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/49,
hadis no: 2170.) Kimileri,
"azl"in ne demek olduğunu bilmedikleri için bu hadisin anlamını
tam olarak anlamamışlardır. "Azl"
(azil), cinsel ilişki sırasında, erkeğin, meniyi,
kadının cinsel
organına boşaltmadan çekmesidir. Yani, meniyi kadınlık
organının dışına
boşaltmak. Hadiste
anlatılanın özeti şu: Müslümanlar,
ellerindeki "tutsak kadınlar"la cinsel ilişkide bulunmak
istiyorlardı. Ama bir sorunlan vardı: Ya çocuklan olursa? ilişki
kuracaklan bu kadınlardan çocuk olsun istemiyorlardı. Tecrid
"tü-tercim"i
Kamil Miras, bu istememeyi, şöyle açıklıyor: "Bu
suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir
kadmla- 34 ra
yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya
evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin
paraya ihtiyaçlan bulunduğundan
satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlanndan Tecrîd,
1596 numaralı
hadis, not: 1.) Kısacası:
Tutsak kadınlann ırzına geçebilirlerdi "gaziler".
Ama bu
işi yaptıktan sonra da "çocuk sorunu"yla karşılaşmak
istemiyorlardı.
Çünkü gerektiğinde bu tutsak kadınlan satabilirlerdi. Buna
bir engel
çıkmamalıydı. "Azl"i bunun içki istemiş
ve "Peygamber"e danışmışlardı.
Peygamber de temelde bu kadınların ırzlanna geçilmesinde
bir sakınca görmüyordu, buna izin veriyordu. "Azl"e
gelince. Bunda da
bir sakınca bulunmadığını dolaylı olarak
belirtiyordu. Muhammed'in
"Marya" ile Hafsa'mn yatağında yakalanması: Gün,
Muhammed'in kanlanndan Hafsa'mn günüydü. O gün Mu-hammed,
Hafsa'yla cinsel ilişkide bulunmak üzere kalkıp gider. Hafsa'mn
odasına varır. Ama Hafsa'yı bulamaz. Tam o sırada
da, bir zamanlar,
Mısır Mukavkısı'nın kendisine armağan ettiği
cariyelerden Marya
ortaya çıkmıştır. O anda, Muhammed cinsel ilişki
için tam ha-zırhklıdır. Cariyeyi tutup yatırır,
Hafsa'mn yatağına. Ve işini görmeye başlar.
Muhammed'in, cariyesiyle yatması doğal. Kur'an da, kanlan-nın
dışında "cariye"leriyle de yatmasına
olanak veriyor. (Bkz. Ahzab Suresi,
ayet: 50, 52.) îşin bu noktası olağan olmasına olağan.
Ne var ki
"cariye"yi özgür (hurre) olan bir kadının,
üstelik Ömer kızının, Hafsa'mn
"yatağında" koynuna alıyor. İşte bu
olağan değil. Terslik bu ya,
o sırada, Hafsa da çıkagelmiştir. Muhammed'in Marya (Mariye)
ile
ilişkisini görür. Bir süre kendine egemen olup kapıda
bekler. Muhammed
işini bitirmiştir. Hafsa tepkisini gösterir: -
"Tann Elçisi! Sen beni kötü duruma düşürdün, aşağıladın.
Öyle birşey
yaptın ki, benzerini hiçbir karma yapmadın! Benim günümde, benim
sıramda ve benim yatağımda bir cariyeyi yatınp yapıyorsun!"
Muhammed
ne desin? Sonra Muhammed'le Hafsa
arasında şu konuşma geçer: 35 Muhammed:
"Vallahi Billahi Marya ile bir daha yatmayacağım!" -
"Hafsa!
Marya'yı kendime haram etsem de ona bir daha yaklaş-masam;
bundan hoşnut olur musun? -
Evet! Muhammed
hemen antiçmiştir. -
Hafsa!
Aramızda kalsın, bunu sakın kimseye söyleme, olmaz mı? -
Tamam! Ne
ki, Hafsa bu durumu Aişe'ye anlatır. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân,
28/102.) Kimi
aktarmaya göre de Muhammed'in Marya'yla yakalanması Aişe'nin
gününde olmuştur. Hafsa bunu öğrenmiştir. Muhammed ondan
bu durumu kimseye söylememesini istemiş, bunu isterken de: "Marya'yı
kendime haram ettim. Sana bir de müjdem var. Ebubekir'le Ömer, benden
sonra, ümmetin işlerini ele alacaklar (halife olacaklar). Ama
Hafsa, olayı Aişe'ye anlatır." (Bkz. F.Râzî,
30/41,43.) Muhammed'in,
Marya'yı kendisine "haram" etmesi, yani bu cariyeyle
bir daha yatmayacağına antiçmesi üzerine ayetler gelir: - "Ey Peygamber! Kanlarını
hoşnut edeceksin diye, Tann'nın sa Bu
ayetin ve bunu izleyen 4 ayetin "iniş nedeni" olarak, bir
"bal şerbeti
öyküsü"nü içeren aktarmalar da var. Ama, her zaman, İslam'ın
açıklanm
kapatma çabalan gösteren Muhammed Ali Sâbûnî bile, Ayetlerin,
"Marya (Mariye) olayı" nedeniyle geldiğini anlatan
hadisin açıklamasının daha doğru olduğunu
savunur. (Bkz. Muhammed Ali Sâbûnî,
Safvetu't-Tefâsîr, 3/406-407.) Başka
Islamcılarsa, İslam'ın durumunu kurtarmak amacıyla,
buradaki
ayetleri "Marya olayı"na değil; "bal şerbeti"
öyküsünü içeren hadise
bağlamayı daha uygun bulurlar. Kuşkusuz, zorlamalarla. Muhammed,
"Marya"yla yatmayı sürdürmüştü; ondan bir oğlu
olmuştu: İbrahim. Bu oğlan epeyce büyüdükten sonra ölmüştür. 36 Muhammed'in
"şehvet"inin Zeyneb'le daha doyurucu
bir karşılık bulması: Bir
hadise göre: Muhammed nerede ilgisini çeken güzel bir kadın
görse, hemen eve gider; Zeyneb'le yatardı. Böylece şehvetini
giderirdi. Câbir
İbn Abdullah anlatıyor: -
"Peygamber
bir kadın gördü; hemen Zeyneb'e gitti. Ki Zeyneb o
sırada bir derisini ovup işliyordu. Peygamber hemen cinsel 'ihti-yac'ını
gördü. Sonra arkadaşlannın yanına çıktı. Ve
şöyle konuştu: -
Kadın,
şeytan biçiminde çıkar karşıya. Ve yine şeytan
biçiminde
dönüp gider. Bu nedenle sizden herhangi biriniz bir kadın gördü
mü,
hemen karısına gidip onunla yatsın. Çünkü bu (cinsel
ilişki), o kişinin
içindekini (kabaran şehvetini) söndürür." (Bkz. Müslim,
e's-.Sahih,
Kitabu'n-Nikâh/9-10, hadis no: 1403; Ebu Davud, Sünen, Kita-bu'n-Nikâh/44,
hadis no: 2151; Tirmizî, Sünen, Kitab'r-Rıdâ'/9, hadis no:
1158.) Bu
hadiste açıkça ortaya çıkan şu: - Muhammed, kanlannın dışında
da bir kadına "şehvetle" bakı -
Muhammed
için "kadın", erkeği her zaman baştan çıkaran
bir "şehvet
kabartan"dı. -
Muhammed
gözünde "kadın", her zaman "şeytan" görünümündeydi.
(Muhammed'in "kadın"ı şeytan görmesine ve
genel olarak "ka-dın"a
bakışına ilişkin örnekleriyle geniş bilgi için,
Prof.Dr. İlhan Ar-sel'in "Şeriat ve Kadın" adlı,
son derece değerli kitabına bkz.) -
Çıkan
bir başka sonuç da şu: Muhammed'e göre, bir kadın, cinsel
ilişki kurmak isteyen kocasına karşı koyamaz, karşı
koymamalıdır. Muhammed'in
bunu işleyen, öğütleyen, buyuran pekçok hadisi 37 vardır.
Bunlardan iki örneği burada görelim: -
"Bir
adam karısını yatağına (cinsel ilişki için)
çağırsa da, kadın yanaşmasa, o sırada cinsel
ilişkide bulunmasza ve bu yüzden kocası geceyi
öfkeli-sinirli olarak geçirse, melekler o kadına, sabaha değin
lanet
ederler." (Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Kitabu Bed'il'halk/7; Tecrîd,
hadis no: 1337; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/120-122, hadis no:
1436;
Ebu Dâvûd, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/42, hadis no: 2141.) -
"Bir
adam karısını cinsel ihtiyacını gidermek için
çağırdığı zaman,
kadın hemen o çağrıya uymalıdır. Kadın,
tandırda (fırında, ocakta)
o anda iş görüyor olsa bile..." (Bkz. Tirmizi, Sünen,
Kitabu'r-Rıdâ/ 10,
hadis no: 1160.) Asıl
konumuza gelelim: Muhammed'in,
gördüğü yabancı kadının şehvet çekiciliği
karşısında
kalır kalmaz eve koşması ve cinsel ilişkide bulunmak
için Zey-neb'i
seçmesi ilginçtir. Muhammed'in
Zeyneb'i de karıları arasına katmasının
öyküsü: Zeyneb
Bint Cahş, Muhammed'in oğulluğu Zeyd'in karışıdır.
Zeyd'i
Muhammed kendisine "oğul" edindiği için herkes
ondan "Muhammed'in
Oğlu (Zeyd İbn Muhammed)" diye sözeder. Muhammed
bir gün, Zeyd'i görmek için onun evine gider. Zeyd'i bulamaz,
Zeyd'in karısı Zeyneb'le karşılaşır.
Birden tutulur Zeyneb'e. Bir
kadına Muhammed'in ilgi duyması, o kadının başka
erkeğe -bu erkek
kocası da olsa- uygun olmaktan çıkması ve dolayısıyla
Muhammed'in
olması gerektiği sonucunu doğurmaktadır. Bu nedenle
Zeyd durumu
öğrenir öğrenmez Muhammed'e gidip konuşur: -
Karımdan
ayrılmak istiyorum. -
Neden?
Seni kuşkuya düşürecek bir şey mi yaptı? - Vallahi hayır. Beni kuşkuya
düşürecek hiçbir şeyi olmadı. -
Öyleyse karını bırakma,
Tann'dan kork! Muhammed
"karını bırakma" derken, gerçekte sevdiği
Zeyneb'in boşanmasını
istiyordu. İstiyordu ki Zeyd onu boşasın da kendisi alsın. 38 Ama
bu isteğini ve sevgisini içinde gizliyordu. İşte
bunun üzerine, Ahzab Suresinin 37. ayeti gelir. (Bkz. Tabe-ri,
Camiu'l-Beyân, 22/10-11.) "Tabakâtu Ibn Sa'd"da daha geniş
olarak
yer alan bu aktarmayı, doğubilimciler ele alıp eleştiri
konusu yapıyorlar
diye, gerçekleri örtme ya da ters yüz etme pahasına da olsa İslam'ı
kurtarma çabasına girişmiş görünenler "iftira"
diye niteliyorlar.
Bu öykü, yüzyıllar boyu "hadis" kitaplarında ve
tefsirlerde yerala-gelmiş
olduğu halde. Şimdi
ayete bakalım. Ayetin anlamı şöyle: (Çeviri, Diyânet'in.) "Ey
Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve seninde nimetlendir-diğin
kimseye: 'Eşini bırakma, Allah'tan sakın!' diyor; Allah'ın
açığa vuracağı
şeyi içinde saklıyordun İnsanlardan çekiniyordun. Oysa
Allah'tan
çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd, eşiyle ilgisini kestiğinde
onu seninle evlendirdik. Ki, evlatlıkları eşleriyle
ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir
sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu
yerine gelecektir." (Ahzâb, ayet: 37.) Bu
ayette anlatılanlar: 1-
Muhammed, Zeyd'e "karısını
boşamamasını" söylerken içinde bir şey saklıyordu.
Bunu da sonradan Tann açığa çıkaracaktı. Muhammet'in
içinde sakladığı neydi? Yukarıdaki
öyküye göre, bu sorunun iki karşılığı
olabilir: -Muhammed'in
içinde sakladığı şey, Zeyneb'e olan aşkıyla
birlikte, Zeyd'in onu boşaması ve kendisinin almasına
olanak sağlanmasını
istemesiydi. Yukarıdaki
öyküyü "uydurma ve iftira" diye niteleyenlerse; Muhammed'in
içinde sakladığı ayette bildirilen şey için şu
karşılığı veriyorlar: -Onun
sakladığı şey, yalnızca, Zeyd'in karısının
boşanması ve onunla
kendisinin evlenmesi isteğiydi. Oysa
bunlar hep içice şeyler.Çünkü Muhammed Zeyneb'e tutul-muşsa,
kocasının onu boşamasını ve kendisinin almasını
istemesi doğaldı.
Bu yoldaki isteğini gizlemesiyle aşkını da gizlemiş
oluyordu. 2-
Muhammed'in içindekini
gizlemesine, insanlardan korkup çe Peki
bu korkuya, çekinmeye yol açan neydi? Yani Muhammed, 39 içindekini
açığa vurduğu zaman insanların ne yapacaklarını
düşünüyordu
ki, onun korkusunu taşıyordu? Bu
soruya şu karşılık veriliyor: -Muhammed,
oğulluğunun karısını almaya kalkıyor diye
dedikodu
yapılmasından çekiniyordu. Çünkü gelenek, böyle bir
duruma elverişli
değildi. Oğulluğun karısıyla evlenmek çirkin
karşılanırdı. (Bkz. Muhammed
Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 2 / 527-528 ve öteki tefsirler.) Öyküye
göre şu karşılık da verilebilir: -Muhammed,
hem Zeyd'den, hem de öteki insanlardan çekiniyordu.
Başkasının, üstelik de "oğulluğu"nun
karısına göz koyduğu için... Bir süre bu nedenle
durumu açığa vurmamıştı. Ama.sonra, "ayetin
gelişi"
sorunu çözmüştü. 3
- Muhammed'in, oğulluğundan boşanan Zeyneb'i alması
bu yönde
herkese bir kapı açmasına yöneliktir. Ayette
ileri sürülen gerekçe bu. Yani, herkes oğulluğunun boşanan
karısıyla rahat evlenebilsin diye Muhammed'in Zeyneb'le
evlendirildiğini
açıklıyor. Bu
açıklama karşısında da bir soru beliriyor: -
Bu evlilik olmadan da soruna çözüm getirilemez miydi? örneğin,
bir ayetle, herkese böyle bir yola gitmenin "helal" olduğu
bildirilirdi;
sorun kalmazdı. Neden bu çözüm yolu seçilmedi de, ille de Muhammed'in
Zeyneb'le evlendirilmesi gerekli görüldü? Bu
sorunun karşılığı yok. Muhammed
ve Güzel Safiyye: Yıl:
628. Diyanet yayınlarından "Tecrid"in "mütercim"i
Kamil Miras'ın
anlatımıyla "güzel bir vahanın ortasında
kurulmuş olan Hay-ber Kasabası"nın görülebilen
"en nefis hurmalıklarTndan yüzlercesi Muhammed'in
buyruğuyla kesilmişti. "Tanrı'nın buyruğudur"
diye. Her
zaman olduğu gibi... işte Kur'an ayeti: (Çev. Diyanet'in) -"inkarcı
kitap ehlinin yurtlarında hurma ağaçlarını kesmeniz
veya onları kesmeyip gövdeleri üzerinde ayakta bırakmanız
Allah'ın iz-niyledir.
Allah, yoldan çıkanların böylece rezilliğe ugratıdr."
(Haşr 40 Suresi,
ayet 5.) Bu ayet, Muhammed'in Benû Nadir'in hurmalıklarını
yakarmasına
yöneltilen eleştirilere cevapür. (Bkz. Buhari, e's-Sahih
Kitabu'l-Cihad / 154; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad /' 10; h. no:
1746; Ebu Davud, Sünen, Kiatbu'l-Cihad / 91, h. no: 2615.)
" "Hurma
soykınmı"yla birlikte "insan soykırımı"
da yapılmıştı. Özellikle
yahudüerin yerleşim bölgelerinde. Bunlardan biri de "Hay-ber"de
gerçekleştiriliyordu. Hayber'in
birçok "kale"si vardı. Bir buçuk aya yakın bir süre
içinde, yahudüerin kendi içlerinden gelip Muhammed'den güvence alan
kimi hainlerinin yardımıyla "kale"ler bir bir düştü
ve müslüman-lar
kazanmış oldular. Kur'an'ın Tevrat'tan aktarılma
"Tann"sı "Israilo-ğullari'nı, yani Yahudi
toplumunu, "tüm toplumlardan üstün yaptığını"
duyuruyor. (Bkz. Bakara, ayet: 47, 122; A'raf, ayet: 140.) Ama "Hayber
Savaşı"nda Yahudilere yardım etmemişti. "Ganimet"ler,
tutsaklar. Bunlar içinde de kadın ve çocuklar. Ağlaşmalar,
sızlanmalar... Ve
bu arada, yakınlarıyla birlikte tutsak düşmüş olan
Safiyye. Güzeller içinde bir başka güzel. Ne var ki acılar
içinde... Yakınlarından
kiminin kellesi gitmiş bu savaşta. Kimi de işkence altında...
Babası,
kafası kesilenler arasında, kocası ve kocasının
kardeşi sorgulanıyor,
işkence görüyor. Bir süre sonra öldürüleceklerdir. Safiyye'nin
Ailesinden Kişiler işkenceyle Öldürülüyor: Leoni
Caetani, "Muhammed, ihtimal ki güzel Safiyye'ye göz koymuş
olduğu, zevcinden (kocasından) kurtulmak istediği için
Kina-ne
/ Ibn Rebia / Ibn Ebi'l-Hukayk'i celbetti; Ebi'l-Hukayk ailesinin meşhur
mücevheratını teslim etmesini istedi..." dedikten sonra
birtakım
bilgiler aktarıyor. Bu bilgilere göre, gerek Kinane, gerekse kardeşi
hazinenin yerini söylemiyorlar. Ama hazinenin bir kesimi sonradan
bulunuyor. Ne var ki, Muhammed tümünü elde etme kararında. Başlıyor
işkence ettirmeye. Bu
Kinane, Safiyye'nin kısa bir süre önce evlendiği kocasıdır.
Bir
süre sonra Muhammed'in koynuna sokulacak olan Safiyye'nin kocası... 41 Caetani
aktardığı bilgiler arasında şunlan da yazıyor:
- "Kinane'ye, hazinenin bir kısmını başka bir
yere saklamış olup olmadığını söyletmek için
müthiş işkenceler yapıldı. Zübeyr Ibnü'l-Avvâm (sağlıklanndayken
cennetlik oldukları bildirilmiş on kişiden biri),
Peygamberin emirlerini bizzat tatbik etti. Zavallının ağzından
bir şey
alamayınca, YANAN ODUNLARLA GÖĞSÜNÜ DELDÎ. Ölecek
durumdayken Muhammed îbn Mesleme'ye teslim etti. O da biraderi
Mahmud'un intikamını almak için Kinane'nin ızdırabatına
nihayet verdi,
onu öldürdü. Kinane'nin kardeşine de pek zalimane işkenceler
yapıldı. (...) İki bedbaht yahudi terk-i hayat eder etmez,
Muhammed kadınları celbettirdi..." (Bkz. Leoni Caetani,
islam Tarihi, çe. Hüseyin Cahid
Yalçın, İstanbul, 1925,5 /123-124.) Caetani'nin
bu yazdıkları kimi Islami kaynaklara da dayanıyor. Bununla
birlikte ne ölçüde doğru, ya da doğru olanların ne
kadarını içine
alıyor? Kesin birşey söylenemez kuşkusuz. Ama şurası,
İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklarda da
yer alıyor ki; Sa-fiyye,
Hayber Savaşı'nda ve sonucunda aile üyelerini yitirmişti.
Babasını,
kocasını, kocasının kardeşini... (Karşılaştırmalar
ve geniş bilgi için
Prof. Dr. ilhan Arsel'in Şeriat ve Kadın adlı kitabına
başvurmayı öneririm.)
Müslümanların elinde katledilmişti Safiyye'nin aile Üyeleri.
Muhammed'in
buyruğuyla... Ama şimdi bu Safıyye, aynı Muham-med'in
karısı yapılacak ve yolda da koynuna sokulacak. Muhammed,
Safiyye'yi Dıhye'nin Elinden Alıyor: "Hadis"lerden
aldığımız bilgiye göre: Savaş
sonrasında, Dıhyetü'l-Kelbı adındaki delikanlı
Arap Mu-hammed'e
gelir; tutsak kadınlardan birini kendisine alması için ondan izin
ister. Muhammed de, hadisi çeviren Kamil Miras'm çevirisiyle: "Haydi
git de bir câriye al!" diye karşılık verir. Ne var
ki Dıhye gidip Safiyye'yi
alır. Bunu gören bir başka Arap hemen koşup Muhammed'e haber
verir. Safiyye'nin Dıhye'ye değil; "Peygamber"e
uygun olacağını
söyler. Muhammed'de Dıhye'yi çağırtır, "başka
bir cariyeyi" almasını söyler. Dıhye'ye verilen
"cariye", Safiyye'nin kocasının kızkarde-şidir.
Muhammed, kendisine "kan" olmanın karşılığında
Safiyye'y 42 "azâd"
eder. Yani, "âzâd etmiş olma"yı, evlilikte
verilmesi gereken "mehir"
sayar. Yola çıkıldığında, bir yandan da "zifaf
düşünülmektedir. Ümmü Süleym, Safiyye'yi hazırlar. Ve
gece olunca da Muhammed'in
koynuna koyar." (Başta Buhari, en sağlam hadis kitaplarında
da yer alan bu hadisi, Kamil Miras'ın çeviri ve "Izah"mı
da görmek için
Bkz. Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrîd-i Sarih Tercemesi, Ankara, 1985,
Diyanet Yayınlarından, 2/299 - 310.) Safiyye'yi
Muhammed Neden Almıştı ? Bu
soruya karşılık olarak ileri sürülenin özeti şu: - Safıyye, soylu bir aileden
geliyordu. Babası Benû Nadîr kabile Diyanet
yayınlan arasında yer alan Sahih-i Buhari Muhtasan Tecrid-i
Sarih tercemesi'nde, 1612. hadisin "Izah"mda Kamil Miras şöyle
diyor: - " Hazreti Safıyye,
Huyay Ibn Ahtab'ın kızıdır. Beni Nadir ve Bu
Gerekçede Mantık Var mı? Gerekçe
bu olunca, şu sorular sorulabilir: -
O "soylu", o "şerefli" denenler hep kılıçtan
geçirilmemiş miydi? Geriye ne kalmıştı ki onlar için
"âr (utanç)" söz konusu olsun? "Şerefli"
olduklanndan sözedilen "Beni Kurayza"ya, o "Resûlu Ek- 43 rem"in
(Muhammed'in) arkadaşlanna uygulattırdığı
korkunçluklar, işkence ve soykırım, benzeri ancak
tarihin en ilkel dönemlerinin en ilkel insanlarında
görülebilir türdendi. Bütün bunlar, İslam'ın kendi kaynaklarından
belgelerle sergilenebilir. Ama yeri burası değil. Burada, Muhammed'in
"şehvet"i nedeniyle Safiyye'den söz etmektir konu. Ama
yine de, Prof. Dr. İlhan Arsel'in satırlarından bir
kesimini buraya
aktarmanın iyi olacağını düşünüyorum: "
Safiyye'nin Muhammed'e verilmesinin, yahudilerin gönlünü kazanmakla
ya da onların düşmanlık ve kinlerini yumuşatmakla
da hiç ama hiç ilgisi yoktur. Çünkü Hayber Seferi, Hicretin 7. yılma
rastlar. Oysa Muhammed, daha Hicretin ikinci yılından itibaren
Yahudilere karşı
düşmanlık siyasetine başlamış ve onları
imha planlan hazırlamıştır. Hayber seferine giriştiği
tarihlerde, artık Yahudilerin kökünü iyice
kazıma safhasındaydı. Benû Kaynuka, Benu Kurayza ve Benû
Nadîr gibi, Medine'nin en ünlü Yahudilerini temizlemiş ve sıra
Hayber Yahudilerine gelmişti..." (Arsel, bunu, "Şeriat
ve Kadm"ın savunması
için yazmış, ama yayımlanmamıştır. T.D.) -
Muhammed
Safiyye'yi Dıhye'nin elinden alınca, bu kadının "kocasının
kızkardeşi"ni vermişti ona. Aynı aileden olduğuna
göre onun da "asalef'i vardı. Dıhye'ye o nasıl
verilebilmişti? O zaman "âr" olacağı
düşünülmemiş miydi? -
Hepsi
bir yana da; Muhammed, en yakınlarım, sevdiklerini öldürttüğü
bir kadını (Safiyye'yi), o acılı gününde koynuna
nasıl alabilmişti?
Onunla nasıl sevişebilmişti? Bunun "cevab"ı
verilebilir mi? Sa-fiyye
o sırada, daha "körpe" denecek yaştayken Muhammed,
57 yaşındaydı. Muhammed'in
"şehvet"ini ve "Tann"sının bu "şehvet"e
büyük önem
verip kolaylıklar gösterdiğini anlatmak için, kanlarını
- cariyelerini
tümüyle ve öyküleriyle sıralayıp anlatmaya gerek yok. Konu,
bu kadar örnekle de anlaşılmıştır. Amaç, bir
gerçeği açığa çıkarmak. Ve gün
ışığına çıkanlacak bu tür gerçeklerle,
insanlığın önündeki. "ta-bu"lann
yıkılmasında yararlı olabilecek bir katkı sağlamak.
Daha ışıklı,
daha güzel, daha özgür bir dünya için... 44 Muhammed'de
Neden Çok Kadın Vardı? İslamcılara
bakarsanız şöyle açıklanabilin - "Peygamber", kimi kadınlara
"acımıştı" da o nedenle almıştı
onları. Önce
bunun hiç olamıyacağını, gerçeklerle hiçbir biçimde
bağdaşmadığını belirtelim. Yoksul, çaresiz
kadın mı toplamıştı Muhammed?
Hangisi bu durumdaydı? O çağda, o yörelerde sayılamıyacak
kadar
yoksul, çaresiz kadın vardı. Muhammed onların hangi
birini alacaktı?
Bu amaca yönelseydi başa çıkabilir miydi? Sonra "yoksul"un,
"çaresiz"in
sorunu çözme yolu; onunla Muhammed'in evlenmesi miydi? -
"Peygamber",
kimileriyle de "siyasi sebepler"le evlenmişti. "Peygamber"
idiyse, böyle "siyasi sebepler"e neden gerek duyuyordu? "Tann"sının
yardımı yeterli değil miydi? Bu yardım yeterli değil
miydi de, bir sürü kadm topladı? Hem de bir kesimi genç, Jcörpe...
Ve bu kadınları,
kimseyle evlenmeleri mümkün olmayan birer "ebedî dul" olarak
bıraktı kendisinden sonra. Bu kadınlar ondan sonra
kimseyle evlenememeye
hükümlüydüler. Çünkü hepsi de "müminlerin analan" olarak
Kur"an'a geçirilmişti. (Bkz. Ahzab, ayet: 6.) Bunlardan kimi,
Âişe, Cüveyriyye gibi 18-19 yaşında "dul"
kalmışlardı. "Çocuk yaşta dullar". İleri
sürülen "siyasi sebepler" bunu da mı gerektirmişti? Muhammed'in
çok kan ve cariye almasında, o dönemlerde, Araplarda geçerli
olan neydiyse oydu etken: Cinsel istek ve onun gereği. En azından,
başta bu geliyordu. "Bir taşla birkaç kuş vurmalar"
da
oluyordu kuşkusuz. Ama temel etkeni gözden kaçırmamak
gerekir. İslamcılar,
"Peygamberimiz nefsani arzulanna göre davranmı-yordu, hanımlan
da nefsani arzularla alınmamıştı" diye
dursunlar; ayetler,
hadisler ve de gerçekler ortada. Muhammed,
Cinsel İlişkilere Ne Kadar Zaman Ayırıyordu? O
dönem Araplannda "şehvet", "erkeklik gücü"
en başta gelen bir
özellikti. Bunu Gazalî, İhyâu Ulûmiddin adlı ünlü kitabının
"Kita- 45 bu
Âdâbi'n-Nikâh" bölüırıünde uzun uzun anlatır.
Bir dolu örnek verir. Ali'nin
oğlu Hasan'ın bir alışta "dört kan birden"
aldığını, sonra çok geçmeden
bunları boşayıp yenilerini aldığını,
Muhammed'e bu torunu anlatıldığında
Muhammed'in: "O, yaratılışta da huyda da bana benziyor!"
dediğini, bu oğlanın, 200 kadar kan elden geçirdiğini
anlatan bir hadise,
Muhammed'in, "dünyanızdan bana üç şey sevdirildi"
dedikten sonra bunlardan birinin de "kadın" olduğunu
dile getiren bir başka hadisine
ve daha nice hadislere, öykülere yer veriyor. (Bkz. GazaK, Ihya-u
Ulûmiddin, Arapça, 28-29 ve öt.) Gazali, Felâk Suresinin (Diya-net'in
çevirisiyle:) "Bastırdığı zaman karanlığın
şerrinden de O'na sığınınm,
de!" anlamı verilen 3. ayetine "Ve sertleşip kalkmış
olan I
zekerin (erkeklik organının) bu duruma geldiği zamanki
bastırmasının
şerrinden de Tann'ya sığınınm, de!" anlamının
verilebileceğini, bu anlamı
Ibn Abbas'ın verdiğini; ünlü gizemci Cüneyd-i Bağdadî'nin
(ölm.
910.) "Yemeye, içmeye ne denli gereksinim duyuyorsam, cinsel ilişkiye
de o denli gereksinim duyuyorum!" dediğini aktanyor ve verdiği
örneklerle "insanın rahatlaması için şehvetinin
gereğini yerine getirmesinin
önemini" anlatmaya çalıştığını
belirtiyor. (Bkz. Aynı kitap, s.
27.) Muhammed'in
çok kan alışma, kadınlara yönelişine de bu açıdan
bakmak
gerçekçi bir yaklaşım olur. Hadislere
baktığımız zaman, Muhammed'in "cinsel ilişki"ye
ayırdığı
zamanın, şaşılacak boyutlarda olduğunu görüyoruz,
işte bir hadis: En'es
anlatıyor: - "Peygamber, 9 ya da 11 kansı
varken, gecenin ya da gündüzün Enes'e
soruluyor: -
"iyi ama, Peygamber buna
güç yetirebiliyor muydu?" - "Evet Biz aramızda,
Peygambere 30 erkek gücü (şehveti) verildiğini konuşurduk." Bu
hadis Buhari'nin e's-Sahih'inde de yer alıyor. (Diyanet'in bir yayınında
görmek için bkz. Sahih-i Buhari Muhtasan Tecıîd-i Sarih Tercemesi,
hadis no: 192.) Başka
hadislerde de "peygamberin 40 erkeğinki kadar şehvetinin 46 olduğu"
belirtilir. Bunda bir abartma olduğu açık. Müslümanlar,
"Pey-gamber"in
"şehvet"ini de "mucizeli" olarak göstermek
istemişlerdir. Muhammed'in
"şehvet"i, ister sıradan, ister "farklı"
olsun; "ayit"ler
ve "hadis"ler yönünden bakıldığında görülür
ki "Tann"sı katında
ayncalıklı. Âişe'nin
sözünde bu ayncalık, en çarpıcı biçimde dile geliyor:
- "Bakıyorum da Senin Efendi Tann'n (Rabb), senin şeyinin
keyfi
(hevâ) için koşuyor yalnızca!" 2000'e
Doğru 22
Mart 1987, Yıl 1, Sayı 12* ♦Dergide
yayımlanan metin gözden geçirilerek yeniden kaleme alın
mıştır. 47 ÎSLAM
VE ŞİDDET Kâfirler,
nerede bulunsa yakalanmak, öldürülmeliy-di. Bozguncular ya boyunlarından
vurularak öldürülme-li, ya aşılmalı, ya ellerinden
ayaklarından çapraz kesilmeli, ya da sürülmeliydiler. Hıristiyan
ve Yahudilerle dost olunmamalıydı. Şeyhülislam fetvalarına
göre, Alevilerin kanları helaldi. Peygamberin dört halifesinden
üçü Müslümanların bıçaklarıyla can vermişti.
Şeriatın insanlığa vaat ettiği barış
buydu. Olay
öğrenilir. Medine'ye, Peygambere haber verilir. Peygamber öfkelenmiştir.
Adamların yakalanmaları için buyruk verir, hepsini yakalattırır.
Suçluları, Hz. Muhammed'in huzuruna getirirler. Peygamberin
kararı kesindir: -Elleri,
ayaklan çapraz olarak kesilsin. Gözleri oyulup çıkarılsın... Emir
uygulanır. Suçluların
elleri, ayaklan çapraz olarak kesilir.Gözleri
oyulur. Medine
dışında, güneşin altında ateş gibi yandığı
için "Harre" adı verilen
yere götürülürler.Suçlular su
isterler, su verilmez. "Taşlan
kemirirler", "Ağızlanyla, dişleriyle toprağı
kazarlar". Ölünceye
kadar öyle bırakılırlar. (Buharı Zekât/68,
Cihad 152; TecrîtlVudû,
hadis 172; Müslim, Kesâme/9-14, hadis 1671; Ebu Dâ-vud, Hudûd 3,
hadis 4364-4371; Tirmizî, Ebvâbu't-Tahâre/55, hadis 72-73; Neseî,
Tahrimü'd-Dem/7; İbn Mace, Hudud 120, hadis 2578-2579.
Buharı, bu hadise yedi yerde ve dokuz yolla, Ebu Dâvud bir yerde
beş yolla, Neseî bir yerde dört yolla gönderme yapmıştır.) Nedir
suçlan bu adamlann ve öncelikle kimdir bunlar? Ukl veya Ureyne
kabilelerindendirler. Peygambere gelmiş Müslüman olduklan-nı
bildirmişlerdir. Renkleri sandır, hastadırlar. Peygamber,
önce bütün 48 sevecenliğiyle
deve sütü ve "deve sidiği" içirerek, onlan iyileştirir.
Havadar
bir yere gitmek isterler. Peygamber, bir deve sürüsü verir ve yanlanna
bir çoban katar. "Herifler" çobanı öldürür ve
Peygamberin deve
sürüsünü de alır götürürler. "Peygamber,
işkenceye karşı olduğu halde, bu olayda nasıl
olmuştur
da işkenceyle öldürülmelerini emretmiştir?" Bu soru
hadis kaynaklarında tartışılır. Kimileri,
Peygamberin bu infazı "işkenceyi yasaklamadan önce
uygulattığını" öne sürerler. Kimisi,
uygulamanın bir "kısas" olduğunu belirtir. Çünkü
suçlular da Peygamberin çobanına
aynı işkenceyi yapmışlardır. Hâkim görüş
ise Peygamberin Maide suresinin
33. ayetini yerine getirdiği, yani Allah'ın buyruğuna göre
hüküm verdiği
yönündedir.
BUHARî.TECRlD-1
SARİHTEN "Ayaklarını kesin, gözlerini oyun" 49 El
ve ayakları çapraz kesin Yeryüzünde
bozgunculuk yapanlar, ölümlerden ölüm beğenmeli-dirler.
Maide suresinin 33. ayetinde şu buyruk verilmiştir: "Allah
ve resûlüyle savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk
yapmaya çalışanların cezası, ya boyunları
vurularak öldürülmeleri, ya asılmaları, ya ellerinin
ayaklarının çapraz kesilmeleri, ya da bulundukları
yerden sürülmeleridir. Bu, onların dünyada çekecekleri
rezilliktir. Ahirette ise onlara daha büyük azap hazırlanmıştır." "Kırıkkale'deki
Bozkurt obasında din düşmanlarının beyni çıkarılır,
kâfirler telef edilir, itler boğazlanır". (Erdoğan
Asılyüce, Türk-Metal
Seydişehir Şube Başkanı, "Her Yönüyle Kırıkkale",
1974). Kanlarınızı
ve mallarınızı kurtarmak istiyorsanız Peygamber
diyor ki: "Onlar, Allahtan başka Allah olmadığına, Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna inamncaya, bizim kıblemize dönünceye, kestiklerimizi yiyinceye ve namazımızı kılıncaya ve zekâtlarım verinceye kadar, insanlarla öldürüşmem (mukatele) emroldu. İnsanlar, bunları yerine getirdikleri zaman, benden kanlarını ve mallarını kurtarmış olurlar. (Buharı, Selât/28; Tecrit, hadis 24; Ebû Dâvûd, Cihâd/104, hadis 2641; Müslim, İmân/32, hadis 20,22) 50 Genç
Aleviler Harekatı
|