151. sayfadan-200.sayfaya 

birçok yerde de başka dinde bulunma isteğinin kesinlikle "kabul edile-miyeceğini" bildiriyor. Aynı surenin 83. ayetinde de "TANRFNIN Dl-Nl'nden başka bir din mi istiyorlar?" diyerek, başka din isteyenleri kı­nıyor. Kâfirûn süresindeki ayet, "kılıç ayeti" diye de adlandırılan "cihat ayeti"yle de çelişiyor. Ve bu çelişkiden dolayı, islam hukukun­da, Kâfirûn Süresindeki ayetin "mensuh" olduğu, yani hükmünün "yü­rürlükten kaldmldığı" belirtiliyor. (Usûlu'l-fıkıh kitaplanna bkz. Örne­ğin: lbn Melek, Şerhu'l- Menâr, ist. 1308, Arapça, S. 247.)

Kâfirûn Süresindeki ayet, İslam'ın "mümâşât dönemi"nin, yani yeni ortaya çıktığı, tutunmaya çalıştığı ve öteki "din"lerle "birarada, banş içinde yürüyüp yaşamak zorunda olduğu" dönemin ürünüdür. Kur'an'm bütünündeki anlayışı oluşturan höşgörmezliğin egemen ol­duğu ayetlerse, daha sonraki dönemlerin.

Hoşgörmezlik, islam'ı sevimli göstermeye çalışan çevrelerde de yansıyor zaman zaman. Bu çevrelerin sözcüsü durumundaki basında, "TEVRAT'ın, "lNClL"in tanıtılmasına bile tepki gösteriliyor. Örne­ğin, bir tanıtım nedeniyle Milli Gazete'de şu başlıkla tepki gösteril­miştir: "Bir Derginin Haçlılara Hizmeti" (5 Ağustos 1989). Zaman Gazetesi'nde de aynı nedenle, müslümanlara seslenen bir mektubun başlığı şöyle: "Yetişir Yatüğın Kalk Artık!" (4 Temmuz 1989). Yani müslümanlar böyle kışkırtılıyor. Birinci gazete de "incil'i hiç okudu­nuz mu?" diye tanıtım yapanların "Kur'an'ı hiç okudunuz mu?" diye bir tanıtıma yer veremiyeceklerini ileri sürüyor. Oysa kınanan çevre, bu "din çevrelerinden çok daha fazla, "Kur'an'm okunması"nı ve iyi­ce anlaşılmasını ister. Kur'an'daki "akıl ve bilim"le çelişen çok eski ef­sane ve geleneklerin kalıntısı, insanlığın yaranna olmayan, çağın çok çok gerilerinde kalmış içerik nasıl anlaşılabilir yoksa? herkes okumalı Kur'an'ı. özellikle de "islam'a akıl, mantık dini" sayanlar. Kur'an iyi okunduğu zaman, Atatürk'ün islam Şeriatı'nı niçin kaldırdığı daha iyi

anlaşılır.

Kur'an "okunmalı", ama başka kitaplar da okunmalı. "Tevrat" da, "incil" de... Bunlar okunduğu zaman hem bunlardaki birer "efsane ürünü inançlar", hem de Kur'an'm içeriğinin çok büyük bir kesiminin

kaynağı belli olur.

"Dini çevreler" ve sözcüsü durumundaki basında, yeri geldiğin­de, daha doğrusu işlerine geldiğinde, "Tevrat"ın "incil'in "mukaddes

 

151

 

 

kitaplar" diye nitelendiği görülür. (Bkz. 6 Eylül 1989 günlü Zaman Gazetesi arka sayfa, Kudret Helvası başlıklı yazı.)

Kur'an, birçok ayetinde, kendisini, "Tevrat"ı, "incin "MUSAD­DIK" olduğunu yani "ONAYLADIĞI"nı açıklar. (Bkz. Bakara: 41, 91, 97; Âlu lmrân: 3, 50; Nisa: 47; Mâide: 46, 48; Fâtın 31; Ahkâf: 30; Saff: 6.) Başka bir yazıda da konu üzerinde ayrıca durulacak.

Eynesil'den (Giresun) mektup yazan bir okurumun mektubunu bu sayıda, mektupların yer aldığı sayfada okuyacaksınız. Okurum ya­zılarımı övüyor ve benim için kaygılandığını belirtiyor. Okuruma te­şekkür eder, "lütfen kaygılanmayın!" derim, okurum, belli ki çok oku­yan, kültürlü bir insan. Mektubunda bir kitaptan alıntılara yer veriyor ve bu alıntılarda yer alan açıklamaların doğru olup olmadığım soru­yor. Benim bu yazım, sevgili okuruma da bir karşılıktır, öteki yazıla­rımı da izlersiniz daha geniş yanıt bulabilirsiniz.

2000'e Doğru

17 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı 38

152

TANRI'NIN BİÇİMİ VE BOYU

Şura Suresinin 11. ayetinde bir parçanın, Diyanet'in resmi çeviri-sindeki anlamı şöyledir:

—"... O'nun (Tanrı'nın) benzeri hiçbir şey yoktur..."

Parçanın sözlerini tam karşılığıysa şöyle:

—"... O'nun (Tanrı'nın) benzeri gibi bir şey yoktur..."

Bu şöyle yorumlanır

"O'nun kendisinin benzerinin bulunması şöyle dursun, benzeri­nin bile benzeri yoktur..." (Bkz. Elmalıh Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 6/ 4225.)

"Tanrı'nın benzerinin olmadığı" anlatılmak isteniyor. Daha doğ­rusu böyle demek istendiği savunuluyor yorumlarda.

Bununla birlikte "Tanrı'nın benzeri yoktur" sözü, Kur'an'ın bütü­nünde ve hadislerde tanıtılan "TanrTya pek uymuyor. Çünkü gerek ayetlerde, gerek hadislerde TanrTnın nasıl tanıtıldığına, O'na uygun görülen niteliklere bakıldığında, bu Tanrı'nın "tıpkı insana benzediği" görülür. Yani "insan"da bulunan nitelikler bu "Tanrı"da da var:

Örneğin: insan görür, işitir; bu Tanrı da görür, işitir, insan konu­şur, bu Tanrı da, öyle... İnsan gelir, bu Tanrı da... insan kızar-öfkelenir, bu Tanrı da., insan "öç alma" yoluna güder; bu Tann da... insan yatışır, düşünür, acır, bağışlar; bu Tann da., insan gibi "efen­didir (Rabb), "kral"dır (Melik), "ev"i (Ka'be...), "tahtı, sarayı" (ARŞ) vardır. Güçlüdür kimi insan gibi (Azız). "Ezici"dir (Kahhâr), "zor-ba"dır (Cebbar), "sevecen"dir (Vedûd)... Dost, düşman edinir...

BlÇlMl de insan gibidir bu "Tann"nın:

insan gibi "yüz"ü vardır. Birçok ayette, Tanrı'nın "vech"inden, yani -"yüz"ünden sözedilir (örneğin Bkz. Bakara: 115; Rahman: 27...). "El"inden, "iki el"inden sözedilir. Âdem için "iki elimle yarat­tım" diyor. (Bkz. Sad: 75.) Kendisi için "iki eli açık" denir. (Bkz. Mâi­de: 64.) "iki göz"ünden sözedilir. Kimi zaman "aynî", yani "gözüm" der (Bkz. Tâhâ: 39), kimi zaman kendi "gözler"inden "a'yunina", yani "gözlerimiz" diye sözeder (Bkz. Hûd: 37, Mü'mimûn: 27; Tûr: 48...)

Bütün bunları,, yani Tanrı'nın Kur'an'daki biçimini, kafalarındaki

 

153

 

Tanrı kavramına uygun bulmayan yorumcular, kelamcılar ve usulu'l-fıkıhçılar (tslam hukukçuları), kendi görüşlerine uydurmak için sözle­ri, sözcükleri gerçek anlamlarının dışına çıkarıp yorumlar yaparlar. Eskiler (selef) ve eskilerin .görüşünü benimseyenler (Selefiyye) ise, "yorum" (te'vil) yolunu benimsemez; "Ne demek istendiğini ancak Tanrı bilir" derler, lbn Teymiyye buna da "karşı çıkar, "yalnızca Tanrı bilir" görüşünü kabul etmez. Gerçek anlamın dışında yorumlar yapma­yı benimsemese de... (Bkz. Ibn Teymiyye, Der'u Teâruzi'1-Akli ve'n-Nakl, 1/14-15.)

Tann'nı görmesinin işitmesinin ve öteki niteliklerinin insanınki-ne görünüşte benzese de gerçekte benzemediği savunulur genellikle "Eli, yüzü, gözü..." için de benzer şeyler söylenir. "Tann'nınki çok başkadır" denir.

Şöyle denebilir:

—Tann'nın eli vardır. Ama bu "EL" kimbilir nasıl bir eldir? Yü­zü de vardır. Ama bu "YÜZ", nasıl bir yüz? Gözleri de vardır, ama bu "GÖZLER" nasıl gözler?

"Selefin, "Selefiyye"nin dediklerinin de aşağı yukan bu olduğu söylenebilir. Dahası öteki yorumcuların ki de, döne dolaşa bu noktaya gelebilir. (Bkz. F. Râzî, 271150-154.)

Ne var ki, Tann'nın, "Âdem'i KENDİ SURETİNDE yarattığını" anlatan hadisler gözardı edilemez:

Muhammed açıklıyor:

"Tann Âdem'i KENDİ SURETİNDE (kendi biçiminde) yaratu. O sırada Âdem, 60 'zira' di (bir 'zira' = dirsekten orta parmak ucuna kadar 75 cm., 90 cm arası. 60 zira; 45 m., 54m arasında değişiyor.) (Hadis için Bkz. Buhârî, e's-Sahih, Kitabu'-lstizanl 1; Tecrid hadis no: 1367; Müslim, Kitabu'l-Cennel 28, hadis no: 2841.)

"Kendi suretinde..." yani "Tann'nın suretinde..." Bir hadiste de Âdem'in "Rahman'ın ('Rahman' Tann'nın bir adıdır) suretinde yaratıl­dığı" açıklanır.

Bir "insan"m —bu insan Âdem de olsa— 45-50 m. boyunda ola-mıyacağı açık. Yani gerçek anlamıyla "bilim"in hiçbir dalı bunu kabul etmez. Kur'an'ı, hadisleri, kısası "din"i "bilim"le bağdaştırma çabalan da boşuna bir çabadır.

Muhammed, Tann'nın, "Âdem'i kendi suretinde yarattığını" açık-

154

larken, "o sırada Âdem'in 60 zira (yaklaşık 45-50m.) boyunda olduğu­nu" mu açıklamak istiyordu? Kesin bir şey söylenemez. Ama bu açık­lamaya göre şu söylenebilir: Madem ki Tann İNSAN biçimindedir; öyleyse organlarını biçimi ne olursa olsun, insanda olan organlar Tan-rı'da da vardır: Örneğin: Tann'nın da İKİ ELl, her elinin beş parmağı, İKİ AYAĞI, her ayakta beş parmağı, iki gözü, iki kulağı, bir burnu, saçlı ya da saçsız başı, bir beyni, bir kalbi, ciğerleri, böbrekleri, bağır-saklan... vardır. Kur'an'ın, hadislerin "söz"lerine bakan İslam kelamcı-lannda "Mücessine" (Tann'nın cisimli olduğu görüşünde olanlar) ve "Müşebbime" (Tanrı'yı insana, varlıklara benzetenler) adı verilen ke­sim de böyle der. (Bkz. Akâid.)

"Tann'nın Âdem'i kendi biçiminde yarattığı" yolundaki açıklama Tevrat'tan alınmadır. (Bkz. Tevrat, Tekvin, 1: 27; 5: 1-2; 9:6)

Tann'nın "kıyamef'te "8 taşıyıcı" üzerinde geleceği ayette anlatı­lır. (Bkz. El Hakke: 17/) Muhammed, Tann'nın, o sırada iki biçimde insanlann karşısına çıkacağını, bir tanımadıklan biçimde, bir de tanı-dıklan biçimde (insan biçiminde?) görüneceğini" açıklar. (Bkz. Buha-ri, e's-Sahih, Kitabu't- Tevhidi 24; Tecrid, hadis no: 450, Müslim, e's-Sahih, hadis no: 182.)

2000'e Doğru 24 Eylül 1989, Yıl 3, Sayı 39

 

155

 

KUR'AN'DAKİ TANRI'NIN

İNSANLARI AYIRMA

POLİTİKASI

/nanır-inanmaz (mü'min-kafir) ayırımı:

Yunus suresinin 19. ayetinde (çeviri Diyanet'in) şöyle denir: "İn­sanlar bir tek ümmettiler, sonra ayrılığa düştüler..."

Bakara Suresinin 213. ayetinde de, insanların başlangıçta "tek bir ümmet" yani "aynı inancı paylaşan bir topluluk" olduğu anlatılır. Ay­rıca anlatıldığına göre, "Tann isteseydi, tüm insanlan BÎR TEK ÜM­MET yapabilirdi". (Bkz. Hûd: 118; Nahl: 93; Şûra: 8.)

Kuran'ın Tann'sı, "insanların tek bir ümmet olmamalan için" özel politikası olduğunu, "tek ümmet olmayı" özellikle önlediğini, mal-mülk dağıtımını yaparken de bu politikayı güttüğünü açıklar:

Diyanet'in resmi çevirisinden 3 ayetin anlamı:

"Eğer bütün insanların bir tek inkarcı ümmet olmakta birleşmele­rini önlemek istemeseydik; Allah'ı inkâr edenlerin tavanlannı, üzerin­de yükseldikleri merdivenleri, evlerinin kapılannı, üzerine yaslanacak­ları kerevetleri GÜMÜŞTEN yapar ve ALTIN bezeklerle işlerdik. Bunlann hepsi ancak, dünya hayatının geçimliğidir.

Âhiret, Rabbinin katında, O'na karşı gelmekten sakınanlaradır." (Zuhruf: 33-35.7)

Yani: "Bu dünya" da "kâfir"lere daha büyük zenginlikler verebi­leceğini, ancak, "herkes kafir olur diye" bu yola gitmediğini, zenginlik dağitımını bunu önliyecek biçimde yaptığını anlatıyor.

Insanlann "kafirlik"te birleşmelerini önlemek için güdülen bu politika anlaşılabilir. Ama insanlan "iman"da birleştirmeyi neden ger­çekleştirmedi Tann? Böyle bir soru sorulabilir. "Tann, inanırlara dün­yada daha çok mal vererek herkesi imanlı yapabilirdi. Neden yapma­dı?" Bu soru soruluyor ve Kur'an yorumlannda şu karşılık veriliyor: "O zaman da islâm, dünya için müslüman olan münafıklann dini olur-

156

 

du." (Zermahşeri, Keşşâaf, 4/ 197.) Ne var ki bu kez şöyle bir ko­nu getirilebilir, islam'da, Kur'an'da da geçen bir "El Müelleftü'l-Kulûb" vardır. "Gönülleri islâm'a kazandırılanlar" diye anlam veri­liyor. Buhari'deki hadislerde de yer aldığına göre, bu kapsama gi­ren kimseler varlıklı insanlar oldukları halde bunlara ganimetten çok büyük oranlarda fazla pay verilmiş ve bu da Muhammed'i "adaletsizlik"le suçlamalara, söylenmelere yolaçmıştı müslüman-lar arasında. (Bkz. Tecrid-i Sarih, Diyanet Yay., hadis no: 1299-1303.) "El Müellefetü'l-kulûb", Kur'an'a da geçirilmiştir. Yani ZENGİN de olsalar, bunların zekât almaları uygun görülmüştür, islâm'ı benimsemeleri ya da İslam'da kalmalan için kendilerine da­ha çok GANİMET ve ayrıca zekat verilmesi uygun görülen "el Müellefetü'I-Kulûb"a verilen ayncalık, Taberî tefsirinde "RÜŞ­VET" diye niteleniyor. (Bkz. Taberi, 10/113.) Şu sorulabilir: Bu durum da "insanlan dünyalık için müslüman yapıp islam'ı müna­fıklann dini durumuna getirmiyor muydu? Bu sorunun karşılığını bulamıyoruz.

Kur'an'da herşey "Tann'nın dilemesi"ne bağlanıyor. Ve de­ğişmez politika: insanlardan kimini doğru yola çekme, kimini "saptırma". Bunun böyle olduğu anlatılıyor hep:

Nahl Suresinin 93. ayetine Diyanet çevirisinde şu anlam veri­liyor: "Allah dikseydi sizi TEK BİR ÜMMET yapardı. Ama O, is­tediğini saptırır; istediğini doğru yola eriştirir, işlediklerinizden, and olsun ki, sorumlu tutulacaksınız"

Maide Suresinin 48. ayetinde de, Tann'nın insanları "tek üm­met" yapmaması, "insanları denemesi"ne bağlanıyor.

Kur'an'm Tanrı'sının kadın-erkek ayrımı:

Bakara Suresinin 228. ayetinde, "erkeklerin DERECELERİ­NİN, kadınlardan ÜSTÜN olduğu" açıklanır. Nisa suresinin 34. ayetinde de Tann'nın erkekleri kadınlara ÜSTÜN yapüğı belirtilir, sonra, kadınlarının kendilerine başkaldırmalanndan kaygılanacak erkeklere: "Onları (o kadınlarınızı) DÖVÜN! "denir.

Kur'an'm tanrı'sının sınıf ayrımı:

157

 

Kur'an'da birçok ayette, Tann'nın, "dilediği kimselerin rızkını BOL, dilediği kimselerin rızkımysa DAR yaptığı" anlatılır. (Örne­ğin Bkz. Ra'd: 26;Isra:30; Kasas: 82; Ankebût 62; Rûm: 37; Sebe': 36; Tümen 52.)

İnsanların kimini neden İŞÇÎ, kimini neden PATRON, işve­ren yaptığını, bu alandaki politikasını da anlatır Kur' an'da:

Diyanet'in resmi çevirisinden:

"Ey Muhammedi Rabbinin rahmetini onlar mı taksim edip paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimlerin aralarında BİZ TAKSİM ETTİK. Birbirlerine İŞ GÖRDÜRMELERİ İÇİN Kİ­MİNİ KİMİNE DERECELERLE ÜSTÜN KILDIK. Rabbinin rah­meti, onların biriktirdikleri şeylerden daha iyidir." (Zuhruf: 32.)

Bu ayette açıkça şunlar anlatılıyor:

—İnsanlara mal varlıklarını, veren, TANRI'dır. Malı-mülkü, geçimlikleri Tanrı paylaştırmıştır insanlar arasında.

—Mal varlıklarıyla, zenginliklerle Tann insanların kimini ki­mine üstün yapmıştır.

—Tann'nın böyle yapmasının nedeni de, insanları çalıştır­mak. İnsanların kimi zengin, kimi yoksul olmasaydı, kimi insan ki­mi insanı çalıştıramazdı, kimi insan IŞÇl, kimi insan da İŞVEREN olmaz ve dünyanın düzeni bozulurdu.

2000'e Doğru 1 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 40

158

KUR'AN'IN TANRISININ ELİNDEKİ TERAZİ

Kur'an'ın, Muhammed'in anlattığına göre: "Tann'nın terazisi" vardır. Hem bu dünyada, hem de "Âhiret"te.

Terazi, bildiğimiz bir tartı aygıtıdır. Farsça bir sözcüktür. Kur'an'da "mîzân" diye geçer. 16 kez.

"Terazi" bir simgedir de. "Hak ve adalet"in simgesi. Çok "doğru tutulması" gerekiyor "adalet" için.

Dünyadayken Tann'nın elindeki terazi:

Mâide Suresinin 64. ayetinde (Diyanet çevirisiyle) şöyle de­nin

Yahudiler 'ALLAH'IN ELI SIKIDIR.' dediler. Dediklerinden ötürü elleri bağlansın! (Bedduada bulunan: Tann.) Lanet olsun! (Unet eden: Tann.) Hayır! OMJN İKİ ELI DE AÇIKTIR! Nasıl dilerse (öyle) sarfeder..."

Bu ayet nedeniyle bir hadis yer alır hadis kaynaklannda

Tann'nın elindeki terazinin dengesi yok:

Hadis, yukandaki ayet nedeniyle yer veren Tirmizi'deki biçi­miyle şöyle: "RAHMAN'ın (Tann'nın) SAĞ ELI doludur, (içinde­kiler akar da akar. Gece gündüz akışlar, o eldekinden hiçbir şey eksilmez. (Yani: Tann'nın sağ elinde bitip tükenmez nimetler - n-zıklar vardır. Kullanna gece gündüz durmadan aktığı halde tüken­mez, eksilmez de...) ÖBÜR (sol) ELİNDEYSE TERAZİ vardır. Terazinin (nzık konulup tartılan) GÖZÜ, BlR AŞAĞI İNER: BİR YUKARI ÇIKAR." (Tîrmizî, Sünen, Kitabu tefsiri'l-Kur'anl 6, ha-

159

 

disno: 3045.)

Bu hadis Buhari'de de yer alır. Az uzunca. Tann'nın varlıklı kuluna: "Sen (başkalarına) harca ki, ben de sana harcıyayım!" de­diği ve Muhammed'in: "Biliyor musunuz, gök ve yerin yaratılma­sından bu yana Tanrı ne denli harcamada bulunuyor (kullarına)?" diye sorduktan sonra yukarıdaki açıklamayı yaptığı bildirilir. Tan­n'nın ARŞ'ının (tahtıyla sarayının), başlangıçta, su üzerinde bulun­duğu da anlatılır. Şöyle bir değişiklik de var: "Rahman" yerine "Allah" geçer. "Sağ el (yemîn" yerinde yalnızca "el (yed)... (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu Tefsiri'l-Kur'anl 1112; Tecrid, hadis no: 1707.)

Tanrı insanlara "lerazi"yle RIZIK dağıtırken, nzık konulmuş olan göz, neden "bir aşağı inip bir yukarı çıkıyor"? Hadisi Türk­çe'ye çeviren Kâmil Miras şöyle açıklıyor:

"Bu suretle (Tanrı), insanların kimine ÇOK, kimine AZ nzık verir." (Bkz. Tecrid'deki aynı hadisin Türkçesi.)

Akla gelen bir soru:

—Tann'nın elindeki TERAZİ'de bir BOZUKLUK mu var?

Bir inanır ("mü'min") kişi, buna "evet!" diyemez.

Açıklamaya göre: Rızık tartılırken kimi insana "ağır ağır", ya­ni bol bol nzık vermeyi, kimi insanı geldiğinde de, nzık konulmuş "kefe"nin yukarıda kalmasını, yani az verilmesini Tann'nın kendisi istiyor. Yukarıda geçen ayetteki açıklama da çok açık: "(Tanrı) na­sıl dilerse öyle sarfeder (nzıklan)..." Yani: Kimse "niye böyle ya­pıyorsun, niye kimi kuluna çok, kimi kuluna az veriyorsun?" diye karışamaz. Bu doğrultuda başka ayetlerde de açıklama var.

Kısacası: Kimi insanın ZENGİN, kimi insanın YOKSUL ol­ması, "Tann'nın elindeki TERAZl'nin durumundan, "Rızıklann tartılıp dağıtılması" sırasında, "terazinin iki kefesi"nin bir düzeyde bulunmamasından, "terazinin kolu", dengede değil. Bunun böyle olmasının nedenini de Kur'an, özet olarak şöyle açıklıyor..."

—"Tanrı öyle istiyor..."

İlgili ayetlerden bir kaçı:

"Tann, dilediği kimsenin rızkını geniş dilediğininkini de dar yapar..." (Ra'd: 26.) "Senin Efendi Tann'nın (Rabb), nzkı, dilediği­ne rızkı geniş, dilediğine dar verir, kuşkusuz Tann, herşeyi BlLEN'dir. (Ankebût: 62.)

160

 

(Aynı açıklamayı yapan ayetler için bkz. Rum: 37; Sebe': 36, 39; Zümer: 52; Şûra: 12.) "Efendi Tann'nın rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?! Dünya yaşamında, onlann (kullann) geçimlerini aralannda biz bölüştürdük de, birbirlerine iş gördürsünler (kimi Çalışan, kimi Çalışüran olsun) diye, kimini (zengini) kimini (az varlıklıya ya da yoksula) derecelerle ÜSTÜN kıldık..." (Zuhruf: 32.)

Burada bir soru daha akla gelebilir:

—Öyleyse, "Tann'nın elinde terazi" neden var? Eşitlik gözet­mediğine, herkese eşit ölçüyle nzık dağıtmadığına göre, "TERA-ZI"yi niye kullanıyor?

Kur'an yorumlannda, kimi ayet ve hadislere dayanılarak, bu soruya şu karşılık verildiği görülür: "Insanlan SINAMAK için..." (Bu karşılık için örneğin bkz. M. Ali Sâbûnî, Safvetü't Tefâsîr, 2/ 467.) Ya da: "Bir HİKMET için!" denir. (Bkz. Sabûnî, 1/ 352-353; Ebu's-Suûd, 2/ 43.) "Tann'nın hikmetinden ve yapüğı şeylerin ne­deni sorulmaz..." (Bkz. Enbiyâ: 23.) "Tann'nın yaptığına itiraz yok." (Bkz. F. Râzî, 12/ 44; Celaleyn, 1/ 104...) "İtiraz olmama-sı"nın "nedeni"ni EHL-Î SÜNNET şöyle açıklar: "Mülk, Tann'nın kendisininidir. Onun için kimsenin itiraz etmeye hakkı yok." (Bkz. F. Râzî, aynı yer.)

2000'e Doğru 8 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 41

161

KUR'AN'DAKl TANRI'NIN BEDDUALARI

Bilindiği gibi "beddua" iki sözcükten "bed" ile "dua" sözcük­lerinden oluşur. Birincisi Farsça, ikincisi Arapça'dır. "Kötü dua" demektir. Türkçesi: ilenme ya da "ilenç".

Kur'an'ın "TanrTsının inandırmak için nasıl "andiçtiğini", ayetlerden sunmuştuk örnekleriyle. Bu "Tanrı", inanmayanlara, kızdıklarına "beddua" da eder. Yani ilenir.

Mantıkta, istem üçe ayrılınEşitler arasındaki istem. Buna "il­timas" (Türkçe'deki değil) denir. Yukarıdan aşağıya olan istem. Bu da "buyruk"tur "emir). Aşağıdan yukarıya yöneltilen istem (dilek). Buysa "dua"dır. Yani aşağı durumda olan bir kimse, yukanda olan birinden birşey istediğinde, bir dilekte bulunduğunda "dua" denir buna. Kötü olanına da "beddua". Bu dilek yöneltildiği zaman, biri­nin kötü duruma düşmesi istenir. Bunu sağlaması için yukanda olan bir kimseden, üstün bir güçten dilenir.

İnsanların "Tann"dan, "üstün bir güç"ten dilekte bulunmaları doğal. Ama, "Tann'nın dilekte bulunması"na gelince, anlaşılır gibi değil.'Tann, "her şeyin, her gücün üstünde" görüldüğüne göre, hangi üstün güçten dilekte bulunur? Gelin işin içinden çıkın!

Kur'an'daki Tann'nın "beddualan"nı akla uygun bir biçimde yorumlamaya çalışan Kur'an yorumculan da çok zorlanırlar, işin içinden çıkamazlar bir türlü.

Kur'an'ın "Tann"sı, en başta, "insan" denen varlığa "beddua" eder:

—'Canı çıksın o insanın, o ne nankördür." (Kur'an, Abese, ayet: 17.)

Bu çeviri, Diyanet'in resmi çevirisidir.

"Canı çıksın" yerine, "kahredilesi" (Çantay'ın çevirisi), "kah­rolası" (Suudi Arabistan'ın çevirttirdiği), "geberesi", "gebersin", "öldürülsün", "(dilerim) başı kesilsin" diye de çevrilebilir Türk­çe'ye.

"İnsan", Tann'ya karşı "nankör" sayılıyor. Tann'nın istediği

162

 

doğrultuda bulunmadığı için. Tann, ona bu nedenle "kahrolsun", "gebersin", "başı kopsun" diyerek beddua ediyor. Yani derler ya: "Gebersin inşaallah!!!". işte öyle.

Böyle bir "beddua" kim için yapılır?

Kuşkusuz, "düşman" için.

Demek ki, "insan"ı da Kur'an'ın "Tann"sı "düşman" görüyor genel olarak.

Sonra inanmazlardan özellikle kimilerini seçer, onlara beddu-a eder:

örneğin "Yahudiler"e, "Hristiyanlar"a.

—"Onlan (yahudileri, hristiyanlan) Allah yok etsin!" (çev. Diyanet, Tebe, ayet: 30.)

"Allah"ın kendisi, "Allah onlan yok etsin!" diyor. Şaşılacak şey değil mi?

Tüm "kâfirler"e, özellikle bir kesimine:

—"And olsun ki, ey inkarcılar! Siz aykın görüştesiniz! Bun­dan dönebilecek kimseler döndürülür. Boş sanıda bulunan, bilgi­sizliğe saplanıp kalanlann canlan çıksın!" (çev. Diyanet, Zariyat, ayet: 8-11.)

"Boş sânıda bulunmak", Tann'yı Kur'an'daki gibi düşünme­mek; "bilgisizliğe saplanıp kalmak" da, yine Kur'an'daki gibi inan-y_ mamakür. Bu düşünce ve inançta olanlara "beddua" ediyor Tann.

—"Ey Muhammedi Onlara baktığın zaman, cüsseleri hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Tıpkı sıralanmış kof kütük gibidirler. Her çığlığı kendi aleyhlerine sayarlar. Onlar düşmandır. Onlardan çekin. Allah canlarını alsın! Nasıl da aldatılıp döndürü­lüyorlar!" (çev. Diyanet, Münâfıkûn, ayet: 4.)

Burada da "Allah", münafıklar için "Allah'a beddua ediyor".

—"Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti! Canı çıkası (cam çıksın, gebersin...!) ne biçim ölçtü biçti! Canı çıkası sonra yine ne biçim ölçtü, biçti! Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı suratını astı; sonra da sırt çevirip büyüklUk-tasladı. 'Bu, sadece öğretilen bir sihirdir', *bu Kur'an, yalnızca bir insan sözüdür' dedi. işte bu adamı, yakıcı bir ateşe yaslıyacağız!" (çev. Diyanet, Maüddessir, ayet: 18-25.)

Hadislerde, Kur'an yorumlannda belirtildiğine göre, burada kınanan, beddua edilen kimse, Muğire Oğlu Velîd'dir. (Bkz. F. Râ-

163

 

zî, 30/198-202.) Aynı kimse için Kalem Suresinde de birçok söv-güler yer almış, en sonunda "piç" anlamında "zenim" denmiştir. (Bkz. Kalem, ayet: 8-13, Celaleyn, 2/ 230ve öteki tefsirler.) Gelin görün ki, bu adamın oğlu "Hâlid", sonradan önemli bir "îslam kah­ramanı" niteliğinde ortaya çıkmıştır.

—"Ebu Leheb'in elleri kurusun! Yok olsun! Malı ve kazandı­ğı kendisine fayda vermaz. Alevli ateşe yaşlanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır." (çev. Diya­net, Tebbet, surenin tamamı.)

"... elleri kurusun!" yerine, "iki eli kurusun!" diye çevrilirse, ayetteki aslına daha uygun düşer.

Tann'nıh burada beddua ettiği "Ebu Leheb", Muhammed'e inanmadığı için ve düşman sayıldığı için "Pann beddua ediyor.

2000'e Doğru 15 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 42

 

164

İNSANI HAYVANA DÖNÜŞTÜRME CEZASI

Kur'an'daki "Tanrı", öfkesini sık sık belli eder. Kızdıklarına nasıl cezalar verdiğini, nasıl "öç" aldığını anlatır. "Ceza"lan ara­sında insanları hayvanlara dönüştürme de var.

tnsanı Maymuna dönüştürme cezası:

"Cumartesi yasağı"na uymama cezası olarak bu ceza veril­miş!

"(Ey Yahudiler!) içinizden Cumartesi günü azgınlık edenleri elbette biliyorsunuz. Onlara: 'Aşağılık birer maymun olunuz!' de­dik. Bunu, çağdaşlanna ve sonradan geleceklere bir ceza ömeği ve Allah'a karşı gelmekten sakınınlara ders olsun diye yaptık." (Baka­ra: 65-66)

İki ayetin, Diyanet çevirisindeki anlamlan böyle.

Anlatılan şu:

—Cumartesi iş yapmak yasak.

—Cumartesi yasağı çiğnenmiş.

—Yasağa uymayanlan, Tann: "Birer aşağılık maymun olun!" diyerek maymuna çevirmiş. Bir "ceza örneği" olarak...

Olay nasıl olmuş?

 

 

Olay:

Olay, bir başka sûrenin ayetlerinde anlatılıyor: A'raf Suresi­nin 163. ayetinin, Diyanet'in çevirisindeki anlamı $öyle:

"Ey Muhammedi Onlara deniz kıyısındaki kasabanın duru­munu sor. Cumartesi yasaklanna tecavüz ediyorlardı. Cumartesi balıklar sürüyle geliyor, başka günler geliniyorlardı. Biz onları

165

 

(kasabalıları), yoldan çıkmaları sebebiyle böylece deniyor­duk". Aynı surenin 166. ayetinin anlamı (Diyanet çevirisi):

"Kendilerine edilen yasakları aşınca, onlara: 'Aşağılık birer maymun olun!' dedik."

Demek ki, ayetler olayı şöyle anlatıyor:

—Tanrı, "deniz kıyısında bulunan", yani geçimleri balıktan, balıkçılıktan olan bir kasaba halkını denemek istemiştir.

— Bir yandan Cumartesi günleri çalışmayı, balık tutmayı ya­saklarken; öbür yandan da balıklan Cumartesinin dışındaki günler­de tutulabilecek yerlerden uzaklaştırmıştır.

— Kasabalılar bakarlar ki balıklar Cumartesi günleri sürüyle gelirken başka günler hiç mi hiç gelmiyor! Ne yapsınlar? Geçimle­ri de balıktan. Dayanamayıp yasağı çiğnerler, Cumartesi günleri balık avlarlar.

—İşte bunun üzerine Tanrı öfkelenmiştir. Yani Cumartesi yasağını çiğneyip balık avladılar ve sınavı kazanamadılar diye.

—Tanrı, oyuna gelen kasabalıları en ağır biçimde cezalandır­mış; onları "aşağılık maymunlar"a çevirmiş.

Kimi Kur'an yorumcusu, durumu biraz kurtarmak için, ünlü yöntemi kullanarak "te'vil" yoluna giderler, yani "yorunTlarla çö­zümlemeye çabalarlar: "Maymunlara doğrudan dönüştürme" değil, "maymun karakterine dönüştürme" olduğunu savunurlar. Elmalı Hamdi Yazır da bu yolu benimseyenlerden. (Bkz. Hak Dini Kur'an Dili, 1/ 378-379) Ne var ki bu görüşün tutarlı olmadığını yorumcu­ların çoğu kabul etmekte. Ünlü Kur'an yorumcusu F. Râzî, 31 111.) Ayetlerin sözleri, ceza verilen insanların, "birer aşağılık maymun" yapıldıklarını açıkça anlatır nitelikte.

Domuzlara dönüştürme cezası:

Başka ayetlerde de, cezalandırılan insanlardan kiminin "may-munlar"a, kiminin de "domuzlar"a "dönüştürüldükleri" anlatılır:

Diyanet'in çevirisinde, Maide Suresinin 60. ayetine şu anlam verilir:

" 'Allah katında bundan daha kötü bir karşılığın bulunduğunu
166

 

size haber vereyim mi?' de! Allah kime lanet ve gazab ederse, kim­lerden maymunlar, domuzlar ve şeytana kullar kılarsa, işte onlar yeri en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır."

Sıçanlara dönüştürme cezası:

İnsanların ceza olarak "sıçanlara" da "dönüştürüldükleri" ha­dislerde açıklanır:

Muhammed şöyle der:

—"Israiloğullanndan bir topluluk yitiktir. Ne yaptıkları, baş­larına ne geldiği de bilinmiyor. Ben bunların, kesinlikle SIÇAN­LARA DÖNÜŞTÜRÜLDÜKLERİ görüşündeyim. Bakıp görmez misin ki sıçanların önüne deve sütü konulduğunda hiç içmezler de, koyun sütü konulduğunda içerler." (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kita-buz-Zühd/ 61-62 hadis no 2997.)

Demek ki Muhammed'e göre bugün görülen sıçanlar, Israilo-ğulanndan hayvana dönüştürülenlerden. Muhammed, sıçanların koyun sütü içtikleri halde, "deve sütü" içmemelerinden bu sonuca vardığını belirtiyor! Peki sıçanların "deve sütü"nü içmemelerini neden bu yolda bir kanıt sayıyor Muhammed? îsrailoğullan'nda "deve" (tabu olduğu için) etiyle, sütüyle haramdı da ondan. Yani: "Sıçanlar da Israiloğullan'ndan oldukları için yasak olan deve sü­tünü içmiyorlar..." demek istiyor. Kimi hadiste de Muhammed'in, Israiloğullan'nın kertenkelelere dönüştürülmüş olabileceklerini dü­şündüğü, bundan kuşkulandığı anlatılır. (Bkz. Ebu Dâvûd, Sünen, kitabu'l-Et'ıma/ 28, hadis no: 3795.)

Muhammed, kendi ümmetinden de hayvanlara, örneğin may­munlara, domuzlara dönüştürülenler bulunacağını açıklar. Ve açık­lamasına göre bunlar: "Zina"yı, "şarab"ı, "ipekli giyme"yi ve "çal­gı çalıp eğlenme"yi "helâl" sayanlardır..." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Eşribel 6: Tecrid, hadis no: 1892.)

2000'e Doğru

22 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 43

 

167

 

 

"ÎNŞÂALLAH1

Tevrat'a göre, "Peygamber" Süleyman'ın 700 karısı, 300 de cariyesi vardı. (Bkz. Tevrat, 1. Krallar, 11: 3.) Muhammed'in, oğulluğu Zeyd'in karısını (Zeyneb'i) almasını haklı bir gerekçeye bağlamak için Ahzab Suresinin 38. ayetinde:"... Bu, daha önce ge­lip geçmişlere Tanrı'nın uyguladığı bir yasasıdır..." denmesi üzeri­ne, Kur'an yorumcuları bu açıklamayı değerlendirme gereği duy­muşlar; "burada, Tanrı, Davud'un ve oğlu Süleyman'ın aldığı çok karıya değiniyor dolaylı olarak..." demişlerdir. Ve Tevrat'ta anlatı­lanlardan, Kur'an yorumlarına da yansımıştır bu arada. Ama biraz değişik olarak, örneğin Süleyman'ın kadınları için: "Süleyman'ın 700 karısı, 300 de cariyesi vardı." deniyor. (Bkz. Tefsirler, örne­ğin: Tefsiru-n-Nesefi, 31305; Kurtubî, 14/ 195.)

İşte bu Süleyman, Muhammed'in anlattığına göre bir gün, "inşâallah"sız bir "antiçmiş"tir:

"Antiçerim ki bir gecede yüz kadım şey edeceğim":

Hadis:

"Davûd Oğlu Süleyman şöyle demişti:

—Andolsun ki, bu gocc YÜZ KARIYI ŞEY EDECEĞİM (Bunlarla yatıp cinsel birleşimde bulunacağım)! Gebe bırakacağım için hepsi de oğlan doğuracak. Doğan çocuk atlı savaşçı olacak. Ve Tanrı yolunda savaşacak!

Arkadaşı melek, Süleyman'a:

—ÎNŞÂALLAH' de! dedi.

Ama o demedi, unuttu.

O nedenle de kanlardan yalnızca biri GEBE kaldı. Bu kadın da "yarım insan, yarım adam" doğurdu.

(Muhammed anlatmayı sürdürüyor:)

168


"Muhammed'in canı elinde olan Tann'ya antiçerek söylerim ki, Süleyman ÎNŞÂALLAH' deseydi, andı yerine gelecekti, gerek­sinimine en elverişli durum gerçekleşecekti, o kadınların hepsi er­kek çocuk doğuracaktı, doğan çocuklar da hep atlı olarak Tanrı yo­lunda savaşacaklardı." (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/ 23, kitabu'n Nikâh/119.)

Bu hadis, Buhari'yle Müslim'in üzerinde birleşerek yer ver­dikleri hadislerden.(Bkz. Ibn melek, Mebâriku'l-Ezhar fi Şerhi Me-şâriki'l-Envâr, Arapça, ist., 1309, 2/ 216; Müslim, e's-Sahih, Kita-bu'1-Eymân/ 22-25, hadis no: 1654.) Bu hadise, önemli hadis kaynaklanndan Tirmizî, Ahmed Ibn Hanbel de kitaplarında yer vermişlerdir. (Bkz. Tirmizî, Sünen, Kitabu'n-Nüzûr/ 7, hadis no: 1531; Ahmed Ibn Hanbel, 2/ 229, 275, 506, 6/ 253.) Ancak, Mu­hammed kan sayısında duraksıyor. Süleyman'an "bir gecede cinsel birleşimde bulunmak ve hepsine de savaşçı oğlan çocuğu doğurt­mak " için "antiçtiği" kadın sayısı için bir "60", bir "70" bir "90, bir "99" ve bir de "100 (kadın)" diyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Ki-tabu't-Tevhîd/ 31, Kitabu'l-Eyman/ 3V Kitabu'l-Kaffârât/ 9, Kita-bul-Cihad/ 23, Kitabun-Nikâhl 119; Müslim aynı yer, Tirmizî, ay­nı yer.)

Hadislerde, Muhammed'in de aynı gün, dahası "aynı saat"te, çok kadınla (9 ya da 11 kadınla) birden CİNSEL BİRLEŞİMDE bulunabildiği (mucize olarak bunu başardığı) anlatılır ve "30 erkek gücünde" olduğu belirtilir. (Bkz. Kitabu'1-Gusl/ 12; Tecrîd, hadis no: 192.)

Ne var ki, "aynı saatte 9 ya da 11 kadınla yatmak", başka, "aynı saatte ya da aynı gecede 60-100 kadınla yatmak" başka.

Burada, konumuzu ilgilendiren nokta "ÎNŞÂALLAH". Sü­leyman'ın bunu söylememesi nedeniyle, antiçerek giriştiği cinsel birleşimde sözkonusu kadınları "gebe bırakmayı" başaramamış ol­ması.

Bilindiği gibi" "Inşâallah"ın anlamı: "Tanrı dilerse".

—"Tanrı ne dilerse onu yapsın, zaten yapar. Ayrıca bunu söylemeye ne gerek var?" denebilir.

Ancak, Kehf Suresinin 23.-24. ayetlerinde bağlayıcı buyruk var: "Hiçbir şeyi, Tanrı'nın dilemesi dışında: 'Ben onu yarın yapa-

169

cağım!' deme!" deniyor. Muhammed, yukarıdaki öyküyü anlatır­ken, Süleyman'ın da bu buyruğun bağlayıcı kapsamında bulundu­ğunu anlatıyor. Ne var ki, akla gelebilecek şöyle bir sorunun karşı­lığı yok:

—Süleyman antiçerken "kadınları şey edip gebe bırakacağına ve hepsine OĞLAN doğurtacağına" antiçmişti. Eyleme geçtiği za­man, "inşâallah" dememesi, neden o kadınların "gebe kalmalarına ve oğlan doğurmalarına" ENGEL OLUYOR da, "kadınları şeyet-mesine (cinsel birleşime) "ENGEL OLMUYOR? Yani "inşâallah-sızlığm etkisi" neden birincisinde görülüyor yalnızca?

Bu sorunun karşılığı, hadiste bulunmamakta. Yorumlarda da bir açıklama yok.

"tnşâallahsızlığın, Muhammed'in başına getirdiği":

Yukarıdaki hadiste görüldüğü gibi, "MELEK anımsattığı hal­de" Süleyman "İnşâallah" dememiş ve başına gelen gelmiş. Akta­rıldığına göre, bir olayda da Muhammed "inşâallah" demeyi unut­muş (meleğin ona anımsatıp anımsatmadığı açıklanmıyor):

OLAY: Birileri Muhammed'e gelirler ve birtakım sorular so­rarlar. Sorulara alacakları karşılığa göre müslüman olup olmamaya karar vereceklerdir. Muhammed de bu sorular için: "Yarın size ce­vap vereceğim!" der karşıdakilere. O sırada "inşâallah" demeyi unutmuştur. Cevap için "vahiy" getirsin diye Cebrail'i bekler, ama Cebrail bir türlü gelmez. "15 gün sürer bu kesinti". Cebrail sonra gelip durumu açıklar. Bir sürü dedikodu olduktan sonra... Ve Kur'an'ın Tann'sı, ayrıca Kehf Suresinin 23. -24. ayetleriyle uyan­da bulunur: "Hiçbir şeyi, Tann'nın dilemesi dışında, 'Ben onu yann yapacağım!' deme" diyerek... (Bkz. îbn İshak, e's-Sîre, Yay, Muh. Hamidullah, fıkra: 257; tefsirler, örneğin F. Razî, 211 108; Taberî, 151151; Nesefi, 319-10.. Ayncabkz. Müslim, hadis no: 1797.)

2000'e Doğru 29 Ekim 1989, Yıl 3, Sayı 44

170

İSLÂM'IN TANRI'SI AKILLI MI?

Bu soruyu, 45. sayıdaki mektubundan anımsayacağınız gibi Ha­lil Konut adındaki okurumuz da sormuştu. Bu okurumuz, "akaid ki-taplan"nda, Tamı için "akıllı, şuurlu" denmediğini, "denemeyece-ği"nin belirtildiğini, 22 Eylül günlü Türkiye Gazetesi'nde de, bir okuyucuya bu yönde cevap verildiğini yazmıştı.

Önce şu gerçeğin altım çizelim: insanlar, kafalarındaki "Tann"yı "insan" gibi düşünürler. "Tann"nın varlığını kanıtlama yönteminden, "Tann'yı nitelemeler"e dek bu geçerlidir, insanların eliyle yapılanlan görmüşler, bir de doğaya, evrene bakmışlar, "öyleyse bu şeylerin de bir YAPANı, YARATANı var" diye düşünmüşler. "tnsan"ın bir "canlı" olduğunu, yaşadığını, "gördüğünü", "işittiğini", "konuştuğu­nu", birtakım şeyleri "bildiğini", "istediğini", kimi şeylere "güç yetir­diğini", "sevdiğini", "sevmediğini", "acıdığım", "öfkelendiğini", "ba­ğışladığını",   "öç   aldığını",   "cezalandırma"   ve   "ödüllendirme" yollanna gittiğini görmüşler; "Tann"lannda da bu nitelikleri düşünüp inanmışlar. Tann'da da "hayat"ın, "bilgi"nin, "görme"nin, "işitme"nin, "irade"nin, "kudret"in, "kelâm"ın ve öteki niteliklerin bulunduğun sa­vunmuşlardır, islam inancında da ("kelâm", "akâid") bu görülür. Bir­çok din gibi İslâm da "insan biçimci"dir. ("Antropomorfizm") Tev­rat'ta   "Tann'nın   insanı   kendine   benzer   biçimde   yarattığı"nın açıklanması (Tekvin, 1:25.) ve bunun incil'e, Kur'an'a, "hadis"lere yansıması (konu için 39. sayımızdaki "Tann'nın Biçimi ve Boyu" baş­lıklı yazıyı bkz.) "insan biçimcilik"ten kaynağını alır. Burada ister is­temez bir düşünürün sözlerini anımsıyoruz: Elea Okulu'nun en eski fi­lozofu Xenophanes (M.Ö. 570-485): "Ethiob'lu (kara) bir adam, Tann'yı KARA sanır. Bir Trakyalı MAVİ GÖZLÜ görür. Öküzler ve atlar da bir Tann düşünebilselerdi, kendi biçimlerinde görürlerdi." (Bu sözleri yorumlanyla birlikte görmek için bkz. Cemil Sena, Tann Anlayışı, istanbul, 1978, RK Yayın., s. 110.)

"İslam kelâmı", özellikle "Sünnet Ehli (sünni ekol)", Tann'da

 

171

 

"dirilik", "bilgi", "görme", "işitme"... var görür de, "AKIL" var gör­mez. Tann için "AKILLIDIR (Âkil)" demez. (Bkz. Akaid kitapları, örneğin Hayâli, Şerhu Nuniyye, Arapça, İstanbul, 1318, s.23.)

Tann için "akıllıdır' denemeyeceğinin NEDEN'i açıklanırken, "akıl olmadan önce Tann'mn BİLGİSİZ bir dönem geçirmiş olması"nı kabul etmek gerekeceği, bununsa kabul edilemeyeceği ileri sürülür. (Bkz. Hayâli, aynı yer.) Yani: "AKIL, sonradan yaratıldığına göre, Tann için sözkonusu olamaz. Tann'nın herşeyi AKLIYLA bildiği ileri sürülürse, akıl yaratılmadan önce birşey bilmediği kabul edilmiş olur." Oysa "TarorTnın öteki "nitelik"leri için de aynı şey söylenebilin örne­ğin: "HAYATı Tann yaratmıştır, Tann'nın hayatı vardır denemez;. BlLGl'yi Tann yaratmıştır, Tann'nın bilgisi var denemez..." gibi sav­lar ileri sürülebilir.

islâm kelamında konu şöyle ortaya getirilir ."Tann'ya herhangi bir ad ve nitelik vermek, o ad ve niteliğin ayet ve hadiste bulunmasına mı bağlıdır ("tevkîfTdir), yoksa buna bağlı değil midir?". Tartışılır. Sünni kesim genellikle "bağlı" olduğu görüşündedir. (Bkz. Hayâli, ay­nı yer; Ebu'1-Muîn Nesefi, Tebsıra, s.72; Dr. Ali Abdulfettah, el Fıra-ku'1-Kelamiyye, Ezher, 1986, s.390.)

"Tann'nın AKILLI olduğu", ne Kur'an'da var, ne de hadislerde. Tann için "şudur ya da budur" diyebilmenin, ayet ve hadislerde geç­mesine bağlı olduğunu savunanlara göre "Tann akıllıdır" denemez. Tann'nın "adlar"ı, "sıfatlar"ı açıklanmıştır. Muhammed, bunların "99" olduğunu ve bunları sayanların da "cennetlik" olacaklannı söylüyor. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu't-Tevhid/12; Müslim, e's-Sahih, Kita-bu'z-Zikr/5-6, hadis no: 2677.) Muhammed, bunlan açıklıyor ve sayı­yor. (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu'd-Deavât/83, hadis no: 3507.) Bun­lara bakıyoruz, bunların arasında, Tann'nın "AKILLI" olduğunu anlatan bir ad ve nitelik yok, ("Âkl" ve benzeri bir şey geçmiyor.)

Kimileri "Tann ÂLIM (bilgili), KÂDlR (güçlü) de değildir." de­diklerinde SUNNl kelamcılann buna karşı çıktıklan ve en başta Ebu Mansur Maturîdî'nin şöyle dediği görülür: "O zaman Tann BİLGİSİZ, GÜÇSÜZ olur. Böyle bir şeydense Tann, yiiceliğiyle uzaktır." (Bkz. Ebu Mansur Maturîdî, Kitabu't-Tevhid, s.66.) Tann için "ÂLIM", "KADİR"... dememeyi, Tann için bir eksiklik sayanlann, aynı Tann için "AKILLI" dememeyi eksiklik saymamalan ilginçtir.

172

Akıl İslam'da ne denli önemlidir?

İslâm için, inanırları, savunurları hep "akıl dinidir, mantık dini­dir" derler. Bunu kanıtlamaya çalışırken, Kur'an'daki "akT'dan türeme sözcüklerin kullanıldığını ve "aklı olmayanın dini de yoktur" türünden "hadis"leri kanıt olarak gösterirler.

Birçok sözcük gibi "AKL"ın kökü de "deve"lidir. "Ikâl" Arap­ça'da, "devenin bağlandığı (deveyi bağlamaya yarayan) ip"tir. (Bkz. Arapça sözcükler ve Râğıb, el Müfredat, A-K-L maddesi.) Ayet ve hadislerdeki "akl"dan türeme sözcükler de bu köke dayanır. "Bağla­mak, alıkoymak, hapsetmek" anlamlarını içerir. (Bkz. Rağıb.) Ayet-lerdeki "belki aklederler..." anlamındaki sözlerde geçen "akletmek" de "anlamak" ve "özellikle Tannsal konulan düşünmek"tir. Bunun bili­nen "akıl"la ilgisi yoktur. Bir başka yazıda konu üzerinde aynca duru­lacak.

"Aklı olmayanın dini de yoktur." hadisine gelince. Bu hadisin, nice benzerleri gibi "UYDURMA" olduğu, kesin olarak belirlenmiş­tir. (Bkz. Aclûnî, Keşfu'1-Hafa, 2/487, no: 306.)

Kısacası: "Din" için, "İslam" için "AKIL" değil; "ÎMAN" gerek­lidir. "Tann"sının "AKILLI OLMAMASFıun, "eksiklik" sayılmaması da buna uygun değil mi?

2000'S Doğru 12 Kasım 1989, Yıl 3, Sayı 46

173

"TANRI BİLDİ-ANLADI Kî..."

Kur'an'da "Tann bildi-anladı ki... (Alime'llahu)" denir (Bakara: 187,235.) ve Tann'nın "neyi bilip anladığı, sonra ne yaptığı, nasıl bir değişikliğe gittiği" anlatılır. "Tann bildi-anladı ki..." diye başlayarak değil de, "Tanrı şunu şöyle bildi..." diye başlayarak da ayetlerin sözle­ri çevrilebilir Türkçe'ye. Diyanet'in resmi çevirisinde: "Allah... biliyor­du.", "Allah... bilir." denir. "Alime,llahu"yu "Allah biliyordu" ya da "Allah bilir" diye çevirmek yanlıştır. Bir durumu kurtarmak için -ki zaman zaman bu yola gidiliyor- böyle çevrilmiştir. Çünkü tam karşılı­ğı: "Tann bildi"dir (doğrusu için Çantay çevirisine ve özek'in de için­de bulunduğu kurulun çevirisine bkz.)

Kur'an'ın Tanrı'sının bilmediği şeyin belirmesi ("Beda' "):

önceden bilinmedik, bilinemedik bir şey ortaya çıkabilir. Buna, "İslâm kelâmı"nda "BEDA'" denir, önceden bir tutum gösterilir, bir iş yapılır, bir davranışta bulunulur. Sonra, daha önce bilinmeyen, kes­tirilemeyen bir durum belirip ortaya çıkar. Daha önce gösterilen tu­tum, iş ve gidiş, bu yeni duruma, yeni bilgiye uygun düşmüyordun Yeni bilgiye göre yeni bir tutum göstermek, yeni duruma uygun yeni bir şey yapmak gereklidir artık. Politikacıysa yeni duruma göre ayar­lar politikasını. Yöneticiyse beliren duruma göre önlemler düşünüp uygular. Yasa koyucuysa yeni bilgilerin ışığı altında yeni durumlara, yeni gereksinimlere göre yeni yasalar çıkarır.

İNSAN ve toplumlar için DOĞAL'dır bu. Ama ya "TANRI" için?

islâm mezhepleri içinde "Tann için de bu olur" diyenler vardır.

"Tanrı görüş değiştirir":

174

Şiilerin bir kesimi bu inançtadır. Keysaniyye bu inancı savunur. (Bkz. Şehrestani, el Milel ve'n-Nihal, 1/197; Bağdadi, el Farku Bey-ne'1-Fırak, s.38-46; Eş'ari, Makalatu'l-Islamiyyin 1/91.) Bu inancı pay­laşanlar, kanıt olarak, en başta, Ra'd suresinin 39. ayetini gösterirler. Ayetin anlamı: "Tann, dilediğini siler, dilediğini yerine koyar (bırakır ya da yeniden yazar). Ana Kitap (yorum: her şeyin yazılı olduğu LEVH-Î MAHFUZ) O'nun yanındadır." (Gösterilen kaynaklara bkz. Aynca bkz. RRâzî, e't-Tefsirul-Kebir, 19/66 ve öteki tefsirler.) Ünlü Muhtaru's-Sakafı (ölm. 687.) "Tann'nın kendisine birtakım sözler ver­diğini" söylemiş, söyledikleri çıkmayınca da "BEDA, oldu, Tann gö­rüş değiştirdi, sözünden döndü..." demiştir. (Özellikle bkz. Bağdadi, el Farku BeyneT-Fırak, s.46.)

"Beda' "ya, yani "Tann için de "bilinmedik şeylerin ortaya çık-ması'nın sözkonusu olabileceğine ve Tann'nın zaman zaman görüş de­ğiştireceğine" inananlara, "El Bedâiyye" adı verilir. (Bkz. Muhammed Ali Tehanevi, Keşşaftı Istılahati'l-Funûn, 1/157.)

Kur'an'da, "Tann'nın her şeyi bildiği" yazılı. (Bkz. Nisa: 176; Cin: 26...) Ne var ki kimi sözlerine yorumsuz bakıldığında, "Tann'nın birtakım konulan sonradan BÎLÎP ANLADIGI'nın anlatıldığı" da, açıkça görülür:

"Tanrı, insanların, cinsel ilişkiden uzak kalmaya dayanamayacaklarını anladı":

O dönemde, bir kişi oruç tutar da, iftar zamanı, orucunu bozma­dan uyursa, o kimse ne o gece, ne de ertesi gün akşama değin orucunu bozabilirdi. Ne yeme, içme, ne de cinsel ilişki. Adamın birinin başına bu durum gelmiştir. Yani iftar zamanı uyumuştur. Şimdi, ertesi günün akşamına değin her şey yasak. Adam dayanamaz, gece uyanınca kan-sıyla yatıp cinsel ilişkide bulunur. Ertesi gün, üzgün, durumu gidip Muhammed'e anlatır. Raslanü bu ya, aynı şey Ömer'in (Halife) basma da gelir. O da dayanamayıp yasak olan cinsel'birleşimde bulunmuştur. O da üzgün biçimde Muhammed'e açıklar durumunu. Bu durum baş­larına gelen başkalan da vardır. Onlar açıklarlar. İşte bu OLAYLAR üzerine, anlamı yukanda sunulan ayetin geldiği bildirilir. (Bkz. Ebu

175

 

Davud,Kitabu's-Savm/l, hadis no: 2313; Buhari, e's-Sahih/15; Tecrid, 910 no.lu hadis ve 911 no.lu hadisten sonra K. Miras'ın "îzah"ı; Süyûti, Lubabu'n-Nukûl Fi Esbâbi'n-Nüzûl, Tefsiru Celaleyn'in kena-n, 1/36...)

Bakara Suresinin 235. ayeti: "Evlenmeye ilişkin isteğinizi kadın­lara çıtlatmanızda ya da içinizden geçirdiğinizi saklamanızda size bir günah yoktur. (Çünkü) Tann bildi-anladı ki (takılıp) yoğunlaşacaksı­nız onlara. (O kafanıza koyduğunuz kadınları gönlünüzden ve diliniz­den düşürmeyeceksiniz. Yanaşın.) Ama onlarla gizlice sözleşmeyin. Meğer ki uygun bir söz söyleyesiniz..."

Burada da "Tann'nın bilip anladığı" belirtilen şey, "insanların, kadınlara olan düşkünlüğü." Yani: "Tann bilip anladı ki: Siz o kadın­lara kafanızı takmadan, içinizden geçirmeden edemeyceksiniz. Onun için buna yol verildi. (Bkz. M.Ali Sabuni, Safvetu't-Tefasir, 1/51.) is­tediğinizi çıtlatmanızdan sakıncayı kaldırdı Tann. Ama hemen o sıra­da isteğinizi açıklamanızı yasakladı. Duyulan istekte de bir sakınca yok. (Bkz. F.Razi, 6/132. Bu konudaki tartışmalar için aynca bkz. Ta-beri, tefsir, 2/323-325.)" Demek ki burada anlatıldığına göre, "Tann, insanların kadınlara olan düşkünlüklerini anlamamış olsaydı, evlen­mek için kafaya konulan kadına olan ilgiyi ve evlenme isteğini kadına çıtlatmayı yasak bırakırdı."

Kur'an'ın "Tann"sı, önce bir şey yapıyor, bir "hüküm" ortaya ko­yuyor; sonra bir gelişme olunca görüşünü, dolayısıyla "hükmünü de­ğiştiriyor"; yani bir başka "hüküm" koyup bir öncekini geçersiz kılı­yor. Bu, "nâsıh-mensûh (geçerli-geçersiz)" biçiminde de sunuluyor.

2000'e Doğru

19 Kasım 1989, Yıl 3, Sayı 47

176

GÖRÜŞ DEĞİŞTİREN "TANRI"

Bakara Suresinin 106. ayetinin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı:

"Herhangi bir ayetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unuttu-rursak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Al­lah'ın her şeye kadir olduğunu bilmez misin?"

Çeviride "ayetin hükmünü" deniyorsa da, aslında "hüküm" yer almıyor. Yani doğrudan "ayetin kendisinin yürürlükten kaldınlmakta olduğu"ndan sözediliyor ayette.

Demek ki, Kur'an'ın "Tann"sı, yukandaki ayette şunu diyor:

_ Zaman zaman "âyet" (çeviriye göre ayet hükmü) yürürlükten kaldırırız.

_ Kimi zaman "âyet"i unuttururuz da...

_ Bir ayeti yürürlükten mi kaldırdık ya da unutturduk mu; ya "daha hayırlısı"m önünüze getiririz; ya da benzerini.

_ Bilesin ki, "Tann"nın herşeye gücü yeter.

Burada, kimi ayetin "yürürlükten kaldınldığı", kimininse "unut-turulduğu" çok açık biçimde anlatılıyor. Yerine konanlardan kiminin "daha hayırlı (yararlı)", kimininse "benzeri" olduğu da...

Ayet yürürlükten kaldırma, değiştirme:

Nahl Suresinin 101. ayetinin anlamı:

"Biz bir ayeti, bir başka ayetin yerine koyup değiştirdiğimiz za­man (bir ayeti, bir başka ayetle yürürlükten kaldırdığımızda) -ki, Tan-n ne indireceğini daha iyi bilir- dediler ki: 'Sen, yalnızca bir uydurma­cısın.' Hayır, onların çoğu bilmez."

Burada anlatılan bir ayet, bir başka ayetin yerine konuyor. Biri yürürlüğe sokulurken, öbürü yürürlükten kaldırılıyor. Bakara Suresin-dekinde de, burada da Tann: "Biz yapıyoruz bunu!" diyor.

 

177

 

Değişikliği "Tanrı" nasıl yapıyor?

Bürûc Suresinin 21. ve 22. ayetlerinin, Diyanet'in çevirisindeki anlamı şöyle:

"Ey Muhammed! Doğrusu, sana vahyedilen bir kitap, Levh-i Mahfuz'da sabit şanlı bir Kur'an'dır."

Burada da anlatıldığına göre, "Kur'an"ın aslı, "Levh-i Mahfuz" adı verilen "Tanrısal Levha"da. Bu "levha"ya "KİTABIN ANASI" ya da "ANA KİTAP" demek olan "Ümmü'l-Kitâb" da denir.

İşte "Tann'nın ayetleri yürürlüğe koyma, yürürlükten kaldırma gibi işler için yaptığı değişiklik", Kur'an yorumcularına göre bu "LEVHA"da, bu "Ana Kitap"ta oluyor. Yorumcular, bu konudaki yo­rumlarını şu ayete dayandırıyorlar:

"Tanrı, dilediğini siler ('mahv'); dilediğini yerleştirir. Ana Kitap, O'nun yanındadır." (Ra'd, ayet: 39.)

Yazma-bozma tahtası:

Yani "Ana Kitap (Levh-i Mahfuz)" yanında bulunduğu için "Tanrı", istediği değişikliği yapar. "Yerinde olduğu gibi bıraktığı" da olur, "silip attığı" da olur. Bir başka deyişle: "Tanrı yazar da, bozar da".

Yorumculara göre, Tann'nın sözkonusu "LEVHA"da "dilediğini bo­zup dilediğini yazma (el mahvu ve'1-isbât)" işi, birçok konuda gerçekleşir. Ahmet, Ali, Güllü, Fadime, Cevat... Falan yerli, filan yerli, falan ülkeli, fi­lan ülkeli... Şu insan bu insan zengin mi olacak, yoksul mu olacak; mutlu mu, mutsuz mu olacak; hırlı mı, hırsız mı olacak; uzun ömürlü mü, kısa ömürlü mü olacak; "cennetlik" mi, "cehennemlik" mi olacak..? Çoğu yo­rumcuya göre, "Tann'nın yazması-bozması" bunlan da kapsıyor. Bütün bunların yanında da kimi "ayet"in ya da bir ayet parçasının "yürürlüğe ko­nulması, yürürlükten kaldmlması" olayını içine alıyor. (Bkz. F.Razi, 3/ 229; 19/64-65; Taberî, tefsir, 13/111-115; Tefsiru'n-Nesefî, 2/252...)

Kısacası: "Tann", herşeyi "yazıp çizdiği" o "Ana Kitap"ta, dilediği her tür "değişikliği" yapıp durur yukarıdaki ayete göre. Bununla birlikte aynı Kur'an'ın Tahn'si şunlan da söyleyebilmekte: "Benim katımda söz değişmez..." (Kâf, ayet: 29) "Tann'nın sözlerinde değiştirme olmaz..."

178

 

 (Yunus, ayet: 64.)

"Değişiklik" yapıldığında, "yürürlüğe konulan"a "nâsıh"; "yürürlük­ten kaldınlan"a "mensûh" denir. Bu olayın adı da "nesh"dir.

İslam'a göre, İslam Şeriatı'ndan öncekiler, "Tann" eliyle yürürlükten kaldınlmıştır. Yani Kur'an yürürlüğe konunca, "lncü"in "Tevrat"ın hü­kümleri yürürlükten kaldınlmış. Bir "nesh" olayı bu. (İslam dünyası bu görüşte.) Bir başka "nesh" olayı da Kur'an'ın içinde. Konunun araştırması­nı yapanlarca, 249 yerdeki ayet hükmünün "yürürlükten kaldınldığı" be­lirtilir. (Bkz. İbnü'l-Banzî, Nâsıhu'1-Kur'anı'l-Aziz ve Mensuhû, Beyrut, 1988, s.23.)

Kur'an'daki çelişkiler:

"Nesh", Kur'an'daki çelişkilere, Kur'an yorumcularınca bulunan bir açıklama biçimidir. "Hadis"lerdeki çelişkiler için de "nesh" ileri sürülerek

açıklama getirilir.

"Tann" aynı konuda, bir ayette bir şey söylüyor; başka ayette başka

şey söylüyor, örnek:

Enfal Suresinin 65. ayetinde "Ey Peygamber! İnanırlan, öldürüşme-ye (savaşa) kışkırt!" dendikten sonra şöyle deniyor: "Sizin sabırlı 20 kişi­niz, onlardan 200 kişiyi yener. Sizin 100 kişiniz, kâfirlerden 1000 kişiyi yener. Çünkü onlar, anlamayan (geri zekalı) bir topluluktur."

"Tann" burada, inanırları, kendilerinden sayıca "10 kat" daha çok olan inanmazlan yenecek güçte olduklannı açıkça bildiriyor. Ama daha sonra görüş değiştirmiştir. Bakın ne diyor: "Şimdi Tanrı sizden (yükü) ha­fifletti. Bildi-anladı (alimellahu) ki, sizde bir güçsüzlük vardır. Sizin sa­bırlı 100 kişiniz, onlardan (yalnızca) 200 kişiyi yener. Sizin 1000 kişiniz, Tann'nın izniyle, onlann 2000 kişisini yener. Tann, sabredenlerle birlik­tedir." (Enfal, ayet: 66.)

Bu iki ayet de "nesh" olayına örnek gösterilenlerdendir. (Bkz. Dr. Muhammed Vefa, Ahkamu'n-Nesh Fi'ş-Şerîati'1-lslamiyye, Arapça, Kahi­re, 1984, s.49.)

örnekler, sürecek.

2000'e Doğru

26 Kasım 1989, Yıl 3, Sayı 48

179

 

TANRI SARAYINDA NAMAZ ÎNDÎRtMLERl

Efendi Tanrı (Rab) görüşmek üzere Muhammed'i makamına, sa­rayına (ARŞ) çağırmıştır. Bunun için de önce bir hazırlık yaptırtmış-tır: Meleğe, onun göğsünü, şurasından ta şurasına değin yardırmış, kalbini çıkarttırmış, zemzem suyuyla yıkattırmış, iman dolu altın bir tasla bu kalbe ÎMAN doldurtmuş, sonra kalbi yerine koydurtup göğsü kapatürmıştır.

Burada sorulabilir:

Muhamrned'in kalbi, daha önce

- Temiz değil miydi?

- îmanlı değil miydi?

Bu ve benzeri sorular üzerinde durmak, konuyu dağıtabilir. En iyisi, hadisten, konuyu izlemek:

Efendi Tann (Rab), sonra, Muhamrned'in gezisi için bir binit gönderir (cennetten). "BURAK" adı verilen, katırla eşek arası ak bir binit. Geziyi başlatır. Muhammed, önce bu binitle, geceleyin, Mek­ke'den Kudüs'e; sonra aynı gece, "mi'rac (merdiven)" denen, göğe da­yalı bir MERDtVEN'le, Cebrail'in eşliğinde göğe vanp ulaşır.

Birinci kat gök. Kapısı KAPICI-BEKÇl MELEK, Cebrail'in ka­pıyı çalıp bu kapıcı melekle konuşması:

- Kim o? -Ben Cebrail.

- Yanındaki kim?

- Muhammed!

- Göğe çıkmak için ona çağrı oldu mu?
 
-Evet

Her gök katında bu konuşmalar olur. Sonra kapıcı -bekçi melek, Muhammed'e "merhaba hoşgeldin" diyerek kapıyı açar. Cebrail'le Mu­hammed içeri girerler. Peygamberlerin makamları da gök katlarında. Cebrail, Muhammed'le bu peygamberleri tanıştırır, ilkin, birinci katta, Âdem'le olur tanışma.

180

 

Sonra ikinci kat. Üçüncü, dördüncü, beşinci... derken yedinci kat Gök katlan tamamdır. Ama daha yukarıya da gezi sürecektir.

Sonra Cebrail'in kendisi alır taşıma işini. (Kanadıyla) alıp götü­rür Muhammed'i. Yükseldikçe yükselirler. Öyle bir yere gelirler ki, gıcırtı işitirler:

"Kalemlerin gıcırtısı":

Kimi şeylerin bozulup yeniden yazıldığı ("el mahvu ve'1-isbât"), Kur'an'daki deyimiyle "Ana Kitap"ta (Ümmü'l-Kitab), yorumlanndaki anlatımıyla "Levh-i Mahfuz"da yazılar yazılmakta. Bu "yazgı yazan kalemlerin gıcırtıları" (sarîfu'l-aklâm) duyulur.

Burada da bir soru sorulabilir

-        Bunlar ne tür kalemler ki, gerilerden duyulacak kadar gıcırtı
yapıyor?

Buna da "kimbilir?" diye karşılık verip geçelim ve hadislerde an­latılanları izleyelim yine:

"Sidretü'l-Müntehâ" denen ve bir "smır"ı oluşturan kesimdir bu­rası. Necm suresinde açıklandığına göre, "varılacak cennet" de bura­larda. (Bkz. âyet: 14-15.) Ve burası "TANRI'NIN SARAYI"nın (ARŞ) yakınlarında. İşte burada bir "farz" bildirilir:

"Elli vakit namaz farzı"

Aslında Muhamrned'in bir de, buradan "SARAY"a yolculuğun­dan sözedilir.

"Farz" olarak bildirilen "namaz", tam "elli vakit"tir.

Muhammed, buyruğu alıp döner. Gök katlarına. 7. KAT'a, sonra 6. KAT'a iner. Musa'ya uğrar.

" Elli vakit namaz çoktur, git indirim yaptırt!"

Musa'yla konuşurlar:

-  Tanrı senin ümmetine ne farz etti?

-  Elli vakit namaz. Her gün için.

-  Buna, ümmetinin gücü yetmez. Efendi Tann'na (Rabbine) dön

181

 

İNDÎRÎM yaptırt!

Muhammed, günlük namaz vakitlerinde indirim yaptırtmak için Efendi Tann'sına döner.

"Namaz indirimi için Muhammed'in 6. gök katıyla saray arasındaki gidiş gelişleri"

Muhammed, Tanrı'ya vardığında, bir indirim yaptırtır. Ne var ki, dönüp Musa'nın yanma geldiğinde, Mûsâ yine çok bulur namaz vakit­lerini, indirim yaptırtması için Muhammed'i bir daha gönderir. Mu­hammed gider, bir indirim daha yaptırır. Döner; Mûsâ bunun da çok olduğunu, yine çıkıp indirim yaptırtması gerektiği söyler. Muhammed yine gider, yine indirim yaptırır. Ve böylece birkaç gidiş-geliş sonu­cunda, günlük namaz vakti sayısı 5'e iner. Mûsâ bunu da çok bulmuş­tur. Ama Muhammed, artık utandığını, gidip yeni bir indirim yaptır­mak için yüzünün kalmadığını söyler ve günlük namaz vakit sayısı 5'te kalır. Ve Tanrı: "Beş vakittir, ama yine de elli vakittir." der; bir ayetten alınma: "Benim katımda söz değişmez." (Kâf, ayet 29.) anla­mındaki parçayı ekler. Şunu da söylen "Ana Kitab'da nasıl farz kıl-dımsa öyledir. Beş vakitten her birine on katı sevap olunca yine elli vakit eder." (Bkz. Buhâri, e's-Sahih, Kitabu's-Selât/1, Kitabu't-Tevhid/ 37; Tecrîd, hadis no: 227, 1551; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'1-îmân/ 259-265, hadis no: 162-164.)

Efendi Tanrı (Rab), "görüş değiştirmedim!" demeye getiriyor, ama yine de bir "değişiklik olduğu" üzerinde birleşiliyor. Çünkü, "50 vakitten, 5 vakte indirim" olmuştur.

Daha "tebliğ edilmeden" namaz vakitlerinde indirimler yapılmış olmasının uygun gerekçelerle açıklaması için çok çabalanıyor, ama kolayca içinden çıkılamıyor. (Bkz. Askalânî, Fethu'1-Bârî, Mısır, 1300, Bulak Mat. 1/391-392.)

Tartışmalarda açıklığa kavuşmayan bir soru:

- En iyisini, Tanrı değil de, Mûsâ mı biliyordu?

2000'e Doğru

3Arahkl989,Yıl 3 Sayı 49

182

KUR'AN'DAKÎ "ÇELİŞKİLERDEN... (I )

"Çelişki", burada hangi anlamda kullanılıyor? Önce onu belirte­yim:

"Aykırılık", "birbirine uymama", "birbirini tutmama", "çatış­ma"... Mantıktaki "tenakuz"dan daha geniş anlamda. (Mantıktaki an­lamı için bkz. Seyyid Şerif Cürcanî, Ta'rifât, "Tenakuz", s. 68; Mu­hammed Ali Tehanevi, Keşşaftı Istılahati'l-Fünûn, 2/1313.) Usûlü'l-fıkh (islâm hukuku) uzmanlarının kullandıkları "tenakuz" ve "teâ-ruz"la eş anlamda. (Bu anlamı için bkz. Tehanevi, aynı yer.) Nisa Su­resinin 82. ayetinde geçen ve Diyanet'in resmi çevirisinde "aykırılık" diye dilimize çevrilen "ihtilâf" anlamında. Bu çeviride ayetin tümü­nün anlamı şöyle:

"Kur'an'ı durup düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah'tan başkasın­dan gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı." (Nisa: 82.)

Kur'an'da " aykırılık" lar:

Şimdi bakalım, Kur'an'da "aykırılıklar var mı; yok mu?

islâm dünyasında işlenegelen "NESH" diye bir şey var. Kur'an'daki "nesh"den sözedilir. Bakara Suresinin 106. ayetinde de, Kur'an'ın "Tann"sınca "Biz, bir ayeti nesh ettiğimiz zaman..." diye başlanır, kimi ayetlerin "nesh" edildiği anlatılır.

"NESH" nedir?

Sözlük anlamıyla: "Bir şeyi bir başka şeyle gidermek", örneğin, ','ışık" getirilince "karanlık" giderilir. "Güneş gelince gölgeyi giderir". Bakara Suresinin 106. ayetinde de bu anlamdadır. Çünkü "bir ayeti getirip, bir başka ayetin hükmünün giderildiği" anlatılmak istenir. (Bkz. Râgıb, el Müfredat, "N-S-H" maddesi.) Bir başka anlamı da, "bir şeyin bir başka şeye aktarılması, göçiirülmesi"dir.

islâm hukukundaki anlamı: "Daha sonraki bir hükümle, daha ön-

183

 

ce var olan bir hükmün (yürürlükten) kaldırılması (bunun, ayet ve ha­
disle sağlanması)". Ya da: "bir Şeriat hükmünün gelmesiyle, bir önce­
ki Şeriat hükmünün sona ermesi", ikinci tanım şöyle de dile getirilir
"Bir önceki Şeriat hükmünün TERSİNİ sonuçlandıracak biçimde, son­
radan bir Şeriat hükmünün gelmesidir." (Bkz. Sadru'ş-Şerîa-Saduddin,
Teftâzanî, e't-Tavdih-e't-Telvih, istanbul, 1310, 2/481-482; Dr. Mu-
hammed Vefa, Ahkâmu'n-Nesh fi'ş-Şeriati'1-îslamiyye, Kahire, 1984,
s.10-26; ERâzî, el Mahsûl fi Usûli'l-Fıkıh, tahkik: Dr. Tâhâ Câbir, 1/
433 ve öt.; e't-Tefsiru'1-Kebîr, 3/229 ve öt.; Gazali, 1/69 ve öt.; Hamdi
Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul. 1960,1/460.)
                         x

Râzî, islâm dünyasında Ebu Müslim'in dışında herkesin, "Kur'an'da NESH bulunduğu" görüşünde birleştiğini yazar. (Bkz. ERâzî, aynı yer.) Ebu Müslim (ölm. 934.) ise, "Kur'an'da NESH bu­lunmadığı" görüşündedir. Bulunmaması gerektiğini savunur, en başta da şu ayete dayanır:

- "Geçmişte ve gelecekte onu (Kur'an'ı) bâtıl kılacak yoktur. Ha­kim ve övülmeye lâyık olan Allah katından indirilmiştir." (Fussilet: 42. Çeviri, Diyânet'in.)

Ebu Müslim, Nisa Suresinin 82. ayetini de (yukarıda geçti) daya­nak gösterir. (Bkz. Muhammed Ali Sâbûnî, Revayiul-Beyân, 1/101. Aynca bkz. Dr. Subhî e's-Salih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'an, Beyrut 1979, s.262.) Ve "hükümler arasındaki uyuşmazlıklar"ı gidermek için yorumlara çabalara girişir, yorumlan son derece zorlamalı olduğu için kabul görmez. (Bkz. Yukandaki kaynaklar.)

Kısacası; islam dünyasında benimsenen şu: "Kur'an'da NESH var."

Yani Kur'an'da aralannda "AYKIRILIK (tearuz)" olduğu için "geçerli (nâsıh)" ve "geçersiz (mensûh)" sayılan ayetler, hükümler bu­lunur.

Sonuç: Kur'an'da "ÇELİŞKİLER" var. "NeslTin kabul edilmesi, zorunlu olarak bunun da kabul edilmesi demektir. Çünkü "çelişki"siz "NESH" olmaz. Bunda birleşiliyor. Oysa Nisa Suresinin yukarıda ge­çen 82. ayetinde, "Kur'an'da aykırılıklar bulunursa bunun; Kur'an'ın Tann'dan olmadığına kanıt olabileceği" belirtilmekte.

184

 

Kur'an'da ne kadar çelişki var:

Kur'an'daki "NESH" sayısı, kimilerinin saymasına göre hiç de az değil. "Mensûh âyet hükmü" sayısı: 249. (Bkz. lbnül-Bânzî, Nâsıhu'l-Kur'anı'1-Azîz ve Mensûhuhu, Beyrut, 1988, s.23.)

Kur'an'daki "Çelişkiler", yalnızca "NESH" sayılan kesimde de­ğildir. Başka da var.

Kur'an'daki çelişkiden bir örnek:

Soru: "Tann'nın yazgısı"nda, "söz"ünde, "DEĞİŞME", "DEĞİŞ­TİRME" olur mu?

Kimi âyetlere göre: "Hayır, kesinlikle olmaz." Âyetler:

-"(Tann söylüyor:) Benim katımda SÖZ DEĞİŞMEZ..." (Kâf: 29.)

-"... Tann'nın sözlerinde DEĞİŞME olmaz..." (Kehf: 64.)

Bu doğrultuda başka ayetler de var. (Bkz. Ahzab: 62; Fâtır: 43; Feth:23;En'am:34,115.)

Kimi ayetlere göreyse: "Evet, DEĞİŞME ve DEĞİŞTİRME var­dır. Tann dilediğinde değişiklik yapar. Herşeyi yazıp çizdiği LEVH-I MAHFUZ'da yazar, bozar, yeniden yazar."Ayetler

-"Biz bir ayeti başka bir ayetin yerine değiştirdiğimiz zaman..."(Nahl: 100.)

-           "Herhangi bir ayeti 'nesh' eder ya da unutturursak..." (Bakara:106.)

-         "Tann dilediğini siler, dilediğine yer verir. Ana Kitab (Levh-i
Mahfuz) O'nun yanındadır. (Ra'd: 39.)

Bu ayetlere, bundan önceki iki yazıda değinilmiş; yorumlar su­nulmuştu.

2000'e Doğru 10 Aralık 1989, Yıl 3, Sayı 51

185

 KUR'AN'DAKİ "ÇELİŞKİLERDEN... (II)

Bundan önceki yazıda, İslam dünyasında benimsenen "Kur'an'daki nesh"den ve "nesh"in, "hükümler arasında çelişki" bulun­duğu için sözkonusu olduğundan sözedilmişti. Kur'an'daki çelişkilerin bir türü bu alanda. Örneklerinden:

tslâm başka dinleri kabul eder mi?

Bir kesim ayetlere göre, İslam, başka dinleri de tanır. Dahası "putatapar" (müşrik) denenlerin "din"lerini bile "DİN" olarak tanımak­ta:

-        "Sizin DÎNÎNİZ size, benim dinim bana." (Kâfırûn: 6.)
"Putataparlar"a böyle denmesi istenir. "Sizin putataparlığınız si­
ze, benim Tektanrı inancım bana..." diye yorumlanıyor (bkz. Râzî, Ta-
beri ve öteki tefsirler.) ama, burada önemli olan "SÎZÎN DÎNÎNİZ Sέ
ZE" denmesidir. Yani "putatapar" denenlere bunun söylenmesidir
üstelik.

-        "Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hıristiyanlar ve Sabiiler-
den Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri (se­
vap olarak karşılıkları), Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku
yoktur." (Bakara: 62. Çeviri, Diyanet'in.)

Ne denli başka tür yorumlayanlar bulunsa da bu ayete göre: "ina­nanlar" yani "Müslümanlar" dışında "Yahudiler", "Hıristiyanlar" ve "Sabiiler", yalnızca "Tann"ya, "âhirefe inanmaları, bir de "yararlı iş (dinsel nitelikte) yapmaları" koşuluyla "korkudan kurtulacaklar", yani "cennefe girebilirler. Demek ki, bu ayette Yahudilik, Hristiyanlık ve (tümünün asıl kaynağı olan:) Sabiilik (gök cisimlerine tapım. Bununla birlikte dinde, "TEK TANRI" denen "ASIL TANRI" inancı var. Geniş bilgi için bkz. Eren Kutsuz= Turan Dursun, Güneş Kültü.) dinleri res­men tanınıyor. Bu dinler tanındığı için, bu ayet "mensuh" yani "ytirür-

186

 

lükten kaldırılmış" sayılır. Belirtildiğine göre, bu ayeti yürürlükten kaldıran (nâsih), Âlu Îmrân Suresinin, anlamı aşağıda gelecek olan 85. ayetidir. (Bkz. Îbnu'l-Banzî, Nâsıhu'1-Kur'anı'l-Aziz ve Mensûhuhu, Beyrut, 1988, s.24-25.)

Ama başka kesim ayetlere göre: "Tanrı katında İslam'dan başka

DÎN yoktur.":

- "Kim, İslamiyet'ten başka bir dine yönelirse, onunki kabul edil­meyecektir. O, âhirette de kaybedenlerdendir." (Âlu îmrân: 85. Çevi­ri, Diyanet'in).

- "Allah katında DÎN, şüphesiz İslamiyet'tir..." (Âlu Îmrân: 19.

Çev. Diya.)

-        "Allah'ın dininden başka din mi arzu ediyorlar? Oysa göklerde
ve yerde kim varsa, ister istemez O'na teslim olmuştur. O'na dönecek­
tir." (Âlu îmran: 83, Çev. Diya.)

Demek ki, "Tann'nın Dini" olarak "islâm" gösteriliyor ve bu din­den başka dinin "istenemeyeceği" bindiriliyor açıkça.

tslam'da "hoşgörü" var mı?

Bir kesim ayetlere bakılırsa, "İslam'da hoşgörü var" demek gere­kiyor. Anlamlan yukanda sunulan, Kâfinin Suresinin 6. ayetiyle Ba­kara Suresinin 62. ayeti de bunlardan. Şu ayetler de:

-          "Öğüt ver, çünkü sen, yalnızca bir öğütçüsün; onlann üzerinde
bir ZORBA değilsin." (Gâşiye: 22-23.)

Bu anlam ve doğrultuda başka ayetler de var. (Bkz. Âlu Îmran: 20; Mâde: 92,99, Ra'd: 40; Nahl: 35,82; Nûr: 54; Ankebût: 18; Fâür: 23; Yasin: 17; Tegâbün: 12.)

-          "Dinde ZORLAMA yoktur" (Bakara: 256.)

islâm'ın propagandasını yapan ve "hoşgörü dini" olduğunu savu­nanlar, bu ayetleri, özellikle de Kâfırûn Suresinin 6. ayetini ve bu son ayeti sık sık kullanırlar, oysa islam hukukunda bu ayetler "mensuh (hükmü yürürlükten kaldınlmış)" ayetlerdendir. Bunlar, "Kılıç Âyeti" (Âyetü's-Seyf) diye adlandınlan ayetle (Tevbe:5.) "öldürüşme Âyeti" (Ayetü'l-Kıtâl) diye adlandınlan ayetle (Tevbe: 29) ve "cihad ayetle­rimle "yürürlükten kaldınlmış" sayılmışlardır. "Kılıç Âyeti"yle yürür-

 

187

 

lükten kaldırılan ayet hükmü sayısı: 114. "Öldürüşme (kıtal) Ayeti"yle yürürlükten kaldırılan âyet hükmü sayısı: 8. (Bkz. Îbnul-Banzî, aynı kitap, s.22.) islam dünyasında, islam hukukundaki uygulamalar da bu­na göre olagelmiştir.

Şöyle ya da böyle "hoşgörü" yansıtan ayetlerden başka kesim ayetlere bakıldığında tam ters bir doğrultuyla karşılaşılır, islam'ın katı bir "HOŞGÖRMEZLİĞ1" görülür bu ayetlerde. "Yürürlükte sayı­lanlar da -belirtildiği gibi- bunlardır:

- "Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları, bulduğunuz yerde öldü­rün. Onları yakalayıp hapsedin. Her gözetleme yerinde onları bekle­yin. Eğer tevbe eder, namaz kılar ve zekat verirlerse peşlerini bırakın. Doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder." (Tevbe: 5. Çeviri Diya-net'in.)

- "Onları, nerede bulursanız orada öldürün..." (Bakara:, 191; Nisa: 89,91.)

Nisa Süresindeki "öldürün!" "munâfık"lar içindir.

-        "Ey Peygamber! Kafirlerle ve münafıklarla savaş. Ve onlara ka-
tı-sert davran! Varacakları yer, cehennemdir. Orası ne kötü bir varış
yeridir." (Bu ayet, iki ayrı surede aynen yer almıştır: Tevbe: 73; Tah-
rim: 9.)

Aynı doğrultuda pek çok ayet var. (Bir kesimi için bkz. Mâide: 35; Tevbe: 41,79; Hacc: 78; Furkan: 52.)

-        "Kitap verilenlerden Allah'a, âhiret gününe inanmayan, Allah'ın
ve Peygamberinin haram kıldığını haram saymayan, HAK DfNl din
edinmeyenlerle; boyunlarım büküp kendi elleriyle CİZYE verene ka­
dar savaşın! "(Tevbe: 29. Çeviri, Diyanet'in.)

islam'da geçerli olan birşey van "Mümaşat". Anlamı: "Birlikte yürüme". İslam, "güçleninceye dek banş içinde birlikte yürüme"yi il­ke edinmiştir. Biraz "hoşgörü" yansıtan ayetler, "mümâşât dönemle-ri"nin ürünüdür. "Mümâşât" ilkesi, Muhammed'in "savaş hiledir" sö­zünden kaynağını alır daha çok. (Bu söz için bkz. Buharı, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihâd/156; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Cihad/18, hadis no: 1740.)

islâm, tüm insanlar müslüman olana dek, yeryüzünü bir SAVAŞ ALANI sayar. "Banş" ve "hoşgörü" de, eğer gerekiyorsa, "savaş"m gereği olan "hile" içindir.

190

Kur'an'da "evlenme"', "boşanma", "miras" ve öteki konularda da gerek "nesh" sayılan türden, gerek başka türden "çelişkiler" var.

2000'e Doğru

17 Aralık 1989, Yıl 3, Sayı 52

189

 

KUR'AN'DAKi "AKIL VE BÎLIM" DIŞILIKLAR ( I )

Bir arkadaşımla konuşuyordum:

-  "Kur'an'daki 'akıl ve bilim' dışılıklar." dedim. Bana şu karşılığı verdi:

-  "Kur'an'da 'akıl ve bilim' içi olanlar var mı ki..?" Düşündüm. "Kur'an'daki 'akıl ve bilim' dışıhklar"dan sözederken

"Kur'an'da 'akıl ve bilim' içinde yerini alabilen şeyler de bulunduğu­nu" söylemek istememiştim. Yazı (dizi) başlığını koyarken de böyle bir amacım yok.

"Akıl" ve "bilim"den amaçladığım nedir? "Akıl" ve "bilim" der­ken neyi anlatmak istiyorum, bu kavramları hangi anlam ve tanımlar­da kullanıyorum? Konuya girmeden önce bunu belirtmeliyim.

"Akıl" nedir?

Kur'an'da "akıl" geçmiyorsa da "A-K-L" kökünden türevleri yer alır. "Düşünme", ama "iman için düşünme", "imana bağlı düşünme", yani "din"in istediği doğrultuda "düşünme"... Anlamı bu. Bu düşün­menin temel hedefi, "TanrTya, "melek"lerine, "birtakım kitapların gökten indirildiği"ne, "Tann'nın insanlara mesajlarını iletmek için ki­mi insanları aracı yapıp PEYGAMBER olarak gönderdiği"ne, "öldük­ten sonra bir dirilme olacağfna, "bu dirilmede insanların hesap vere-cekleri"ne, "kimi insanlann CENNETe, kimilerinin CEHENNEM'e gideceklerime ve ayrıca "herşeyin, TANRI'NIN TAKDÎRÎYLE ola-cağı"na, yani "KADER"e tNANMAK'tır. "Dünya"ya, "gökler"e ve her türlü varlığa, yalnızca bunun için "bakılması ve düşünülmesi" iste­nir. Yalnızca bu hedef için...

"Düşünme" demek olan "fikr" kökünden türeme sözcükler de yer alır. Ama aynı doğrultuda.

190

"Lübb" ve kimi yerde "hicr" de "akıl" demekse de yine aynı doğ­rultuda kullanılıyor Kur'an'da. Yani bunların, bilinen "insan aklı"yla bir ilişkisi yok.

Örneğin: Fecr Suresinin başında, Kur'an'm "Tann"sı, insanları, dediğine inandırmak için: "Sabah"a, "(Zi'1-Hicce ayından ilk) on ge­ceye, "çiffe, "tek"e ve "geçip giden gece"ye ANTİÇER. (Bkz. Âyet: 1-4.) Sonra da şöyle der:

-        "Şimdi bunlarda, AKIL SAHÎBt için bir ANTİÇME DEĞERİ
yok mudur?"

Kur'an'daki "imana zincirli akıl sahibi", bu soruya elbette ki, "EVET!" diyecektir. "îman zinciri"nden kurtulmuş "özgür akd"sa böyle demeyecektir, özgür akıl için "TanrTnın, sabaha, on geceye, çifte, teke... antiçmesinin bir DEĞER taşıyacağı" söylenebilir mi? "Aşk" ya da "nefret" zincirine vurulmuş olan akıl nasılsa, "imana zin­cirli akıl" da öyledir; eli kolu bağlıdır. "Akıl dışı" dendiğinde ölçü alı­nan akıl bu değildir, "özgür akıl"dır.

Türkçe Sözlük'te "akıl" için şöyle denir: "İnsanın düşünme, anla­ma, tedbir alma yetisi."

Bu "yeti"nin, amaçlanan kapsamda bir "akıl" olabilmesi için ko­şul şu:

-        Gücünü "gök"ten, "TanrTdan almamalı, "dünya yaşatm"ndan
ve bu yaşamdaki "gerçek"lerden almalıdır.

"Bilim"den ne amaçlandığına gelince:

"Bilim" nedir?

Einstein'ın tanımı:

-        "Duyu verileriyle mantıksal, düzenli düşünce arasında uygun­
luk çabası." (Bkz. Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi, İstanbul, 1979,
s.15.. Dayandığı kaynak: "The Fundaments Of Teoretical Phyics" Sci­
ence 91,1940.)
          .

Başka tanımlar da var. (Bkz. Yıldırım, aynı kitap s. 12-16.) Ayırt edici özellikleri (bkz. Yıldırım, aynı kitap, s. 16-20.) gözö-nönde tutularak şöyle de tanımlanabilir bilim:

-        Olaylara dayalı, gözlemli-deneyimli, mantıklı, nesnel, yansız

191

 

(objektif), eleştiriye açık, genel, seçici ve düzenli bir yöntemle OLAYLARIN YASALARINI BULMA ÇABASI ve bu çabayı içeren BİLGİ.

"Bilim dışı" dendiğinde de, ölçü alınan "bilim" budur.

"Bilim"le "din", hep çatışagelmiştir. (Bkz. Yıldırım, aynı kitap, s.24.) Bakış açılan tümüyle ayrı olduğu için.

Propagandacılarına göre: "islâm dini, akıl dinidir, mantık dinidir, bilim dinidir..."

Kur'an'daki "akıl ve bilim dışılıklar" sergilendiğinde, neyin ne ol­duğuna ışık tutulmuş olacak. Bilindiği gibi "Kur'an", islâm'ın en temel kaynağıdır. "Akıl ve bilim"le ilgisi olmayan ya da bağdaşmayan, ba­rışmayan şeyler "KUR'AN"da varsa -ki örnekleriyle sunulacak-; "is­lâm'ın akıl dini, mantık dini, bilim dini" olduğu yolundaki propagan­danın gerçekle ilintisi olamaz. Karanlığa olabildiğince ışık tutulmalı. Neyin ne olduğunu herkes anlamalı, insanlığa daha yakışan, daha uy­gar, daha güzel bir dünya için başka bir yol var mı?

2000'e Doğru

24 Aralık 1989, Yıl 3, Sayı 53

192

KUR'AN'DAKİ" AKIL VE BÎLÎM DIŞILIK"LAR (II)

islam propagandacıları hep yaparlar: Bir ayeti, bir hadisi ya da bunlardan bir parçayı ele alırlar. Bir bilimsel durumla, bir buluşla kar­şılaştırırlar. Akla gelmedik zorlamalarla yoruma girişirler. Ve ardın­dan şöyle derler:

- "Bugün ILIM daha yeni bulduğu halde, bundan 1400 yıl önce böyle bir İLMİ HAKİKATE İŞARET edilmiş olması, bir MUCl-ZE'dir."

Gerçekte, üzerinde durulan o ayetin, hadisin ya da parçasının, sözü edilen o "ilmi hakikat"le en küçük ilgisi yoktur. Ama var gösteri­lir, özellikle "bilim"in sesini duyurduğu, etkinliğini gösterdiği çağlar­da başvurulur olmuştur bu yönteme.

İslâm, "akıl dini" midir; "mantık dini" midir; "bilim dini" midir? Bakalım, görelim:

Adam, "eşeğiyle birlikte yüz yıl ölü kalmış, sonra dirilmiş":

Bakara Suresinin 259. ayetinin, Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı:

"Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimse gibisini görmedin mi? 'Allah bunu, ölümünden sonra nasıl diriltecek?' dedi. Bunun üzerine Allah ONU YÜZ YIL ÖLÜ BIRAKTI, SONRA Dl-RlLTTl. (Allah:) 'Ne kadar kaldın?' dedi. (Dirilen adam:) 'Bir gün ve­ya bir günden az kaldım!' dedi. (Allah:) 'Hayır! Yüz yıl kaldın! Yiye­ceğine, içeceğine bak; bozulmamış. Eşeğine bak. Ve hem seni insanlara bir ibret kılacağız. Kemiklere bak! Onlan nasıl birleştirip sonra onlara (nasıl) et giydiriyoruz!' dedi. Bu ona (o adama) apaçık belli olunca: "Artık Allah'ın her şeye kadir olduğuna inanmış bulunu­yorum!' dedi."

193

 

Kur'an yorumlarında açıklandığına göre: Bu ayette sözü edilen "kasaba": Kudüs. Eşeğiyle birlikte "yüz yıl ölü olarak kaldıktan sonra dirildiği" anlatılan adam da: "Peygamber" Üzeyir. (Bkz. Bakara, ayet: 259; RRâzî; Beyzavi, Taberi ve öteki tefsirler.)

Âyette anlatılan şu:

Bir adam (Üzeyir) var. Karşısında "alü üstüne gelmiş bir kasaba (Kudüs)." Adam düşünüyor; "Tanrı, bu ölmüş kasabayı nasıl diriltir?" diyor kendi kendine. "Kasaba artık eski durumuna gelmez." anlamın­da, îşte o sırada, Tanrı, "nelere Kadir olduğunu" kanıtlama gereği du­yuyor adama. Ve adamı öldürüyor. Eşeğini de... Adamın ve eşeğinin ölüsü, YÜZ YIL orada, öylece kalıyor. (Nasıl da kimse görmüyor?!) Bozulabilecek türden "yiyecek ve içecekler"i de vardır. Bunlar da ora­da aynı süre içinde kalıyor. Hem de hiç mi hiç bozulmadan! "Yüz yıl"..! (Niye bu kadar yıl da, daha aşağı ya da daha yukarı değil?!) Sonra adamı diriltiyor "Tanrı". Ve kendisiyle konuşuyor:

- Orada ne kadar zamandır bulunuyorsun, biliyor musun?

- Bir gün ya da biraz daha az.

- Ne diyorsun sen? Tam YÜZ YIL kaldın ÖLÜ olarak. "Tanrı", adamın yiyecek ve giyeceklerinin "bozulmamışlığı"na

ve eşeğinin biraz sonra nasıl diriltileceğine bakıp düşünmesini, düşü­nüp "İbret" almasını söylüyor.

Adamın gözleri önünde "eşeğinin dirilişi", önce "kemiklerin bi-raraya gelişi". Sonra "bu kemiklerin etlerle kaplanması"... (Her şey "ol!" deyince oluyorsa, bunlara neden gerek görülüyor?)

Âyette belirtildiğine göre, bütün bunlar, "insanlara ÎBRET (MU­CİZE) olsun diye" yapılmış. (Bu çağlarda niye bu tür "mucize"lere ge­rek görülmüyor? "Peygamber yok da ondan?" denecekse, inandırıcı olmaz, ille de gerekliyse gönderilir bir "peygamber". "Tanrı" için zor bir şey mi?)

Bunlar birer "mucize" olarak anlatıldığı için "akıl ve mantığa uy­gun" bir "te'vil"i, yani "yorunTu da olmaz. Kısacası: Bunlar, maddi, somut biçimde yaşanmış şeyler, olaylar diye anlatılıp sunuluyor.

Anlatılan öykü, Kur'an'daki "Israilliyyat"tan. Yani yahudi kay-naklanndan Kur'an'a yansımadır.

194

 

"Kesilip her bir parçası bir dağa konmuş olan kuşlar, çağrılınca dirilip gelmişler":

Bakara Suresinin 260. ayetinin anlamı (yine Diyanet'in çevirisin­den):

"İbrahim: 'Rabbim! ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster.' dediğin­de;

(Tanrı:) 'inanmıyor musun?' deyince; (İbrahim:) 'Hayır, öyle de­ğil; fakat kalbim iyice kansın' demişti. (Tanrı:) 'Öyleyse dört çeşit kuş al; onlan kendine alıştır; sonra onlardan her dağın üzerine bir parça koy. Sonra onlan çağır. Koşarak sana gelirler. O halde, Allah'ın güçlü ve Hâkim olduğunu bil!' demişti."

Demek ki "Ibrahim"in kafası, "öldükten sonra dirilme"ye pek yatmamış, "Efendi Tann"sından (Rabbinden) bunu, somut biçimde kanıtlamasını istemiş. O da kabul edip kanıtlamış: "Dört kuş al. Kesip parçala. Parçalardan götürüp dağlara koy. Ve sonra kendine çağır. Kuşlar dirilecek; koşup (uçup) gelecekler sana!" Böyle demiş ve ger­çekleştirmiş. Bir "Mucize" olarak.

Bu da bir başka öykü. Kur'an yorumlannda "kuşlann tüyleri'rie değin ayrıntılar da var. (Ayetle ilgili tefsirlere bkz.) Aktarmaya gerek yok.

"Iman"a zincirli olmayan "akıl" ve "bilim"in böyle şeylerin ola­bileceğini kabul edebileceği düşünülebilir mi?

2000'e Doğru

31 Aralık 1989, Yıl 4, Sayı 1

195

 

KUR'AN'DAKİ "AKIL VE BİLİM DIŞILIK"LAR (III)

 

Kur'an'daki "akıl ve bilim" dışılıklann önemli bir kesimini, "mu­cizeler oluşturur. Kur'an'da "mucize"ye kimi yerde "âyet" denir (bkz. Kasas: 36; Kamer: 2.) Bu, "tefsir"lerin belirttiğine göre, Kur'an'daki "âyet" sözcüğünün 6 anlamından biridir. (Bkz. Abdurahman tbnü'l-Cevzî, Nüzhetül-A'yüni'n-Nevâzır, Beyrut, 1985, s.155.)

"Mucize" için "el hânku li'l-âde (hâriku'1-âde)" denir. "âdet"i, yani "süregelen durum"u ya da "doğa yasası"m "yırtan", yani "bozan", bir başka deyişle "doğa yasasına aykırı olan" anlamında. Bu nitelikte­ki "olağanüstü bir durum"dur.

Ancak, böyle "olağanüstü bir durunTun, îslam "kelâm"ına göre "MUCİZE" olabilmesi için "6 koşul" vardır.

- "Tann'nın işi" olmalı. Bir şeyi "Tanrı yaptırmalı ya da yaptır­mamalı."

- Aynısını başka hiç kimse yapmaya güç yetirememeli.

- Bir "meydan okuma" (tehaddî) ile birlikte olmalı. Yani, "ben peygamberim" diyerek ortaya çıkan kimse, "ortaya koyduğum muci­zenin aymnı hiç kimse ortaya koyamaz" diyerek "meydan okumalı".

- "Peygamberlik" savında olan kimsenin bu savma "uygun" nite­likte olmalı.

- O kişinin kendisini yalanlar nitelikte olmamalı.

- Daha önceki bir zamanda değil, tam "peygamberlik" savının ol­duğu sırada ya da kısa bir süre sonra gerçekleşmeli. (Bkz. ismail Ge-lenbevî, Alel-Celâl, istanbul. 1316, 2/276-277; Muhammedi Ali Te-hânevî, Keşşâfu Istılahâti'l-Fünûn, 2/976.)

"ölüyü diriltme", "bir dağı yoketme"... gibi örnekler de verilir "mucize" için. (Yukarıda gösterilen kaynaklara ve öteki "akâid" kitap­larına bkz.)

"ölünün diriltilmesi". İmana bağlı aklın bunu kabul edebileceği söylenebilir. Ya özgür insan aklı ve bilim? Böyle bir durumun olabile-

196

 

ceğini kesinlikle kabul etmeyeceği açık değil mi?

Öyle şeyler var ki, "iman" ya da "imana bağlı akıl" için "müm-kün"dür ("mümkin"). Örneğin "göğe çıkmak" (burada amaçlanan "uçmak" değildir) gibi, "herhangi bir taşı, alüna dönüştürmek" gibi... Bu konularda "antiçilmiş" olsa geçerli olur. (bkz. Fıkıh kitapları, "Eyman" bölümü, örneğin Dürer, Kitabu'l-Eymân, ist., 1316, 2/52.) Hele "peygamber mucizesi" ya da "veli kerameti" sözkonusu olduğun­da, "iman"ın ve "imana bağlı akl"ın "saçma" ya da "olamaz (muhal)" diyeceği bir şey yoktur. Örneğin "gökteki AY'm bölünüp parçalanarak yere düşmesi, sonra birleşip yerine gitmesi ve eski durumunu alması" olamayacak türden değil; olabilecek türdendir. Gerekçesi de şudurO

-"AY Tann'nın bir yaratığıdır, Tanrı nasıl dilerse öyle yapar." (Bkz. Kamer Suresinin 2. ayetinin yorumlan ve bu ayete ilişkin hadis­lerin açıklanmalan, örneğin: Nevevî, Şerhu Müslim, Hamiş, Irşadu's-Sâıî Li Şerhi Sahihi'l-BSuhari, Mısır, 1307 10/276.) Herhangi bir "ölüyü diriltmek" de öyle. "Mucize" olunca, "iman" ve "imana bağlı akıl" kolaylıkla "olur" diyor. Ne var ki bunlar, "özgür insan aklının ve bilimin olur diyebileceği şeyler değildir. Çünkü insan aklının ve bili­min "ölçü"sü başkadır: "Gerçek"ler, "gözlem"ler, "deney"ler, "olgu"lar ve bunlar üstüne yapılan "değerlendirme"lerdir.

Bununla birlikte, "çağdaş" olma ve islâm'ı "çağdaşlaştırma" ça­basında olan, "Kur'an'ın Tannsallığı"nı kanıtlamaya çabalıyan kimi islam propagandacılan, "mucizeleri "akla ve bilime uydurma" yolu­nu seçmişlerdir. "Mucize"nin "tanım"ına ve "koşul"lanna aldırma­dan... örneğin: Diyanet işleri Başkan Yardımcılığı da yapmış olan Sa-deddin Evrin (Paşa), bu yolu seçmiş olanlardandır. (Bkz. Evrin, Çağımızın Kur'an Bilgisi, Ankara 1970,1/232-233,2/633-646.) Sırası geldikçe bunlar üzerinde durulacak, gerekli karşılıklar verilecektir.

Tanımı ve koşullan gözönünde tutularak unutulmaması gereken önemli bir nokta var "Mucize" konusunda en "temel" olan, "doğa ya-salanna aykınlık"tır. Bu olmadığı zaman "kelâm", herhangi bir şeyi "mucize" saymaz.

"Mucize", "Peygamberlik kurumu"nun temel dayanağıdır. Daha­sı: Tek dayanağı. "Mucize"yi görmeyen insanın "inanmak zorunda ol­madığı" kabul edilir. (Bkz. "Kelâm" kitaplan, örneğin: Nureddin e's-Sâbûnî, Mâturîdiyye Akaidi, çev. Bekir Topaloğlu, Diyanet İşleri Baş-

197

 

kanlığı Yay., s. 111.)

-        Öyleyse, "Peygamber"e ve "mucize"sine tanık olmayan bugü­
nün insanından "din"e, "lslam"a inanması nasıl isteniyor?

Böyle denmesin diye, her zaman ileri sürülen şu:

-        "Kur'an, en büyük mucizedir. Kıyamete kadar da kalacaktır."
"Kur'an'ın benzeri"ni hiç kimsenin yapamadığı, "Kur'an meydan

okuduğu halde" kimsenin buna güç yetiremediği ve güç yetiremeyece-ği savunulagelmiştir. Herkes de bunun böyle olduğuna inanmıştır. "Gerçek" mi, değil mi; inceleme, araştırma gereği pek duyulmamıştır. Bu konuya da sıra gelecek.

Kur'an'da, Tevrat ve açıklamalarında yer alan "Yahudi peygam-beri"nin "mucize"leri, incil'lerde yer alan "İsa'nın mucizeleri" anlatılır. Bu arada da Muhammed"inkiler... Ne var ki, Muhammed'in "Muci-ze"leri, Kur'an'dakinden çok, "hadis"lerde yer alır. Tüm "peygamber-ler"inden var "Muhammed'in mucizeleri" arasında. Bu dizide bunlar­dan birtakım örnekler sunulacak. "Mucizeler" ve "Muhammed'in Mucizeleri" dizisi aynca gelecek. İslam dünyasında en sağlam kabul edilen kaynaklanyla birlikte... Her zaman olduğu gibi... Ve "tabu"lann yaşam kaynağı olan karanlığın yenilmesi için...

2000'e Doğru

7 Ocak 1990, Yıl 4, Sayı 2

198

KUR'AN'DAKİ "AKIL VE BİLİM DIŞILIK"LAR (IV)

Kur'an'da "gökler ve yer..." denir. (Bkz. Bakara: 33,107,116, 117,164,255,284; Âlu lmrân: 29, 83,109...) Tam: 190 yerde. "Yer", içinde yaşadığımız gezegen, yani: "Dünya"dır. "Gökler"se: Evrenin kalan kesimi. Yani: "Gökler ve yer" denirken; evren ikiye aynlıyor. Bir yanda "gökler", öbür yanda da "DÜNYA". "Dünya"da, "insanlar ve öteki canlılar" yaşar. "Cinler ve şeytanlar"la birlikte. "Gök-ler"deyse: "GÖK halkı (ehlü's-semâ)", yani: "Melekler". En üstte de ("ARŞ"da) "Tann". Ama "Gökte Olan" diye nitelenir (bkz. Mülk: 16, 17.) Kur'an'ın "Tann"sı ve "O'nun sözleri"ni bize aktarıp yorumlayan­lar, bize bunu anlatırlar. (Yani, "hadis"lerde, "tefsir"lerde.)

Voltaire, "Eski Yunanlıların "gök" anlayışlan ve "tannlar"ndan sözederken: "Atmosferimizin mavi kubbesine bağlı gibi görünen yıl­dızlarla gezegenler, sonradan tannlann evi oldu. İçlerinden yedisinin kendisine özgü bir gezegeni vardı, ötekiler de nerede yer bulabildiler-se orada oturdular..." diye anlatır. (Voltaire, Felsefe Sözlüğü, çev. Lütfi Ay, Inkilap ve Aka, 1/229.) Voltaire, "Yer ve Gök" ya da "Gök­ler ve Yer" deyimi için de şöyle der: "Yerle gök" diye bağınp duru­yorlardı. Bunun: "SONSUZLUK'la bir ATOM' diye bağırmaktan farkı yoktu." (Voltaire, aynı kitap, 1/230.)

"Yeryüzü"nden "yukan"ya doğru çıplak gözle bakan kimse "Yer ve Gök" ya da "Gök (gökler) ve Yer diyebilir yalnızca. "Eskiler" de onun için böyle diyegelmişlerdir. Kur'an'ın "Tann"sı da, EVREN'e, çıplak gözle bakan kimsenin gözüyle baktığı için "GÖKLER VE YER" diyor. Voltaire'in, "Eskilerin Göğü" maddesinde sözünü ettiği "eskiler" gibi...

Bir de şimdi "lMAN"la ya da "imana bağlı akıT'la bakanlar böyle görür evreni. Çağdaş "BİLİM GÖZLÜĞÜ"yle bakanlarsa "Yer ve Gök" ya da "Gökler ve Yer" deyimini çok "komik" bulurlar.

199

 

"Gökler ve yer (tüm evren) 6 günde yaratılmış":

Kur'an'da, 8 yerde, "göklerin ve yerin ALTI GÜNDE yaratıldığı" anlatılır. (Bkz. A'raf: 54; Yunus: 3; Hûd: 7, Furkan: 59; Secde: 4; Fus-silet: 9-12; Kâf: 38; Hadîd: 4; Mücâdele: 4.)

"Sol gelişmelere karşı 'dinlerarası işbirliği' için çağınhp konfe­ranslar verdirilen teologlardan Prof. Dr. Guillaume, şunları söylemek zorunda kalmışün "Tevrat'ta Tekvin/1'de ve Kur'an'ın Kâf Sureasinde, 'gökleri ve yeri ve her ikisi arasındaki herşeyi altı günde yarattık.' diye söylendiğinin tersine, bu dünyanın (evrenin) alü günde yaratılmadığı­nı biliyoruz." Teolog Profesör, bunu dedikten sonra başlıyor; "Tevrat ve Kur'an'ın bilime aykırı" anlatımı karşısında "MODERN BÎLlM"in ne dediğini anlatmaya. (Bkz. Prof. A.Guillaume'ın tstanbul Üniversi­tesinde 'Garp'ta İslam Tetkikleri' Mevzuuna Dair Verdiği Konferans­lar, islam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, Cilt 1, Cüz 1-4,1953, istanbul, 1954, s. 122.) Teolog Profesöre bu açıklamasından dolayı, müslüman dinleyicilerce tepki gösterilmiştir. "Soru-cevap" sırasında biri kalkıp Profesöre, "Tanrı katındaki bir gün"ün, "insanların 50 bin yıl kadar" olduğunu anlatan Mearic Suresinin 4. ayetini ve"... alü günde yarat-ük..." derken de, insanların bildiği "24 saatlik gün"ün amaçlanmadığı­na ilişkin kimi "müfessir"in yorumunu anımsatır. Profesörün bu soru­ya karşılığı şu olur:

"Binlerce milyon yıl gibi geniş zaman kavramını 50.000 yıl ile ifade etmenin, bu zamanı '24 saatlik bir gün' ile ifade etmekten daha isabetli olacağını sanmam. Ve eskilerin '24 saatlik bir gün' derken bundan, bu kadar kısa bir zamanı kastetmediklerini söyleyen müfessir-ler de, fazla bir etki meydana getirmediler." (Bkz. Aynı yazı, aynı dergi, s. 142.)

Kaldı ki, Mearic Suresinde, Tanrı kaündaki "bir gün"ün "50 bin yıl" olduğu anlaülırken, Hacc Suresinin 47. ve Secde Suresinin 5. ayetlerinde, o "gün"ün yalnızca "bin yıl" olduğu anlaülır. Yani ayet­lerde, bu konuda da çelişki var.

Sonra, "göklerin ve yerin altı günde yaraüldığı"m anlatan ayet-lerdeki "alU gün"le neyin amaçlandığını Muhammed'in kendisi açıklı­yor. Bu açıklamaya göre, amaçlanan, herkesin bildiği "haftanın gunle-ri"din

200

 Genç Aleviler Harekatı

<<<< Kitabın Devamı >>>>

1-50 / 51-100 / 101-150 / 151-200 / 201-250 / 251-303

 

 Anasayfa