|
201.sayfadan- 250. sayfaya "Tanrı,
haftanın hangi gününde neler yaratmış"? Ebu Hureyre anlaüyor: "Peygamber
elimden tuttu ve şöyle dedi: Tanrı, TOPRAĞI (yeryüzünü,
CUMARTESİ yaratü. Toprağın üzerinde DAĞLARI da PAZAR günü yaptı. AĞAÇLARI
da PAZARTESİ varetti. MEKRUHU (kötü? olanı) da SALI GÜNÜ
yaratmışür. NURU (ışığı) da ÇARŞAMBA günü... HAYVANLARI da, PERŞEMBE günü
yaraüp yaydı. ADEM'İ yaratması da CUMA GÜNÜ İKİNDİDEN
SONRA, ikindiyle
gece arasında, cuma günü saatlerinden en son saatte oldu. Sonuncu
yaraük olarak." (Bkz. Müslim, e's-Sahih, Kitabu Sıfaü'I-Munâfıkîn/27,
hadis no: 2789; Ahmed Ibn Hanbel, Müsned, 2/227.) Aclûnî, bu hadisi
"Müslim'in, Neseî'nin ve Ahmed Ibn Hanbel'in, Ebu Hureyre'den
aktarıp yer verdiğini" belirttikten sonra, aynı
konudaki açıklamayı içeren hadisin Ibn Abbas'tan da aktarıldığını
yazıyor. (Bkz.
Aclûnî, Keşfu'1-Hafâ, 1/454-455, ha. 1241.) Muhammed'in
bu açıklaması, Kur'an'da "göklerin ve yerin alü günde
yaratıldığı" bildirilirken görülen "günler"le,
bildiğimiz "haftanın günleri"nin amaçlandığına kuşku bırakmıyor.
En yetkili sayılan "müfessir"lerin
görüşü de bu yöndedir. 2000'e Doğru 21 Ocak 1990, Yıl 4, Sayı
4 201 KUR'AN'DAKİ "AKIL VE
BİLİM DIŞILIK"LAR (V) Fussilet Suresinin 9. ayetinin anlamı: - "De ki: Siz YER'i İKl GÜN'de Yaratan'ı yoksayıp da
O'na eşler koşuyorsunuz? O, dünyaların Efendi Tann'sıdır (Rabbu'l-âlemîn)." "Koskoca YER"i "iki gün içinde yaratma"ya kimin gücü
yeter? "İki gün" gibi kısa bir süre içinde
bu denli büyük işi kim başarabilir? Dünyanın bütün
insanları gelse bunu gerçekleştiremez. Öyleyken nasıl oluyor
da "O'na başkaları tanrılıkta ortak yapılıyor"? Ayet'de demek istenen bu. (Bkz. RRâzî, 27/101; Taberi, Câmiu'l-Beyân,
24/61-62. Ve öteki tefsirler.) Bu "iki günde" gerçekleştirilen "iş"in içinde,
"dağlar"ın ve "yiye-cekler"iyle birlikte
"yeryüzü canlılan"nın yaratılması yok.
"İki gün"de yalnızca "yeryüzü", yani "dümdüz" olarak "yaratılmış".
Muhammed'in daha önce sunulan "hadis"teki
açıklamasına göre, bu iş için yalnızca "1 gün"ün harcanmış olması gerekiyor. Cumartesi.
Ama yukandaki ayette, bu iş için "iki gün"ün harcandığının
anlatıldığını görüyoruz. Kur'an yorumlarına göre bu "iki gün",
PAZAR günüyle PAZARTE-Sî'dir. (Bkz. Taberî, Câmiu'l-Beyân, 24/61;
Tefsiru'n-Nesefî, 4/88; Ce-lâleyn, 2/153. ve öteki tefsirler.) "İki günde de dağlar ve öteki şeyler yaratılmış": Aynı surenin 10. ayetinin anlamı: - "O ki yeryüzüne, üstünden ÇİVİLER (DAĞLAR) yerleştirdi.
Orada çoğalma (bereket) gerçekleştirdi. Ve yiyeceklerini bir ölçüye
düzenine koydu. Dört gün içinde tamam hepsi. Soranlara..." Demek ki "iki gün"de "yeryüzünde yaratılan öbür
şeyler"e harcanmış. Öyle anlatılıyor. Tümüne
harcanan "gün sayısı": Tam "dört". Muhammed'in daha önce sunulan açıklamasına göre, "dağlar"ı 202 yaratmaya ayrı bir gün (pazar), "ağaçlar"ı
yaratmaya ayrı bir gün (pazartesi), "hayvanlar"ı yaratmaya ayrı
bir gün (perşembe) harcanmış. Yukandaki ayete göreyse, bunlann tümüne
harcanan "gün sayısı"; "iki". Bu "iki
gün"de, Kur'an yorumcularına göre; salı ile çarşamba.
(Bkz.
Celâleyn, 2/153; Tefsiru'n-Nesefî, 4/89...) 9. ve 10. ayette bildirilen o ki, "YER", dağlan, ağaçlan,
bitkileri ve hayvanlanyla birlikte toplam: "DÖRT GÜN"de
yaratmıştır. Başka ayetlerde, "göklerin ve
yerin altı günde yaratıldığı" bildirildiğine
göre, geriye
"iki gün" kalıyor. Yani "yedi kat göğün
yaratılması"na da "iki gün" yetmiş. Bu da aynı surenin 12.
ayetinde açıkça bildiriliyor. "Tanrı, gökleri yaratmaya, yeri yarattıktan sonra girişmiş": Aynı surenin 11. ayetinde bildirilen: -
"(Tanrı) Sonra (YER'i içindekilerle birlikte yarattıktan
sonra), "İki gün içinde de yedi kat göğü yaratma işi tamam": 12. ayette bildirilen: -
"Bunun üzerine (Tann), tüm gökleri, yedi (kat) olarak iki Kur'an yorumlarında açıklandığına göre,.'«ıfER"in,
içindekilerle birlikle yaratıldığı "günler": Pazar,
pazartesi, salı ve çarşamba. "Yedi kat göğün" yaratıldığı
iki-gün de şunlar: Perşembe ve cuma. (Bkz. Celâleyn, 2/152-153; Tefsiru'n-Nesefî, 4/88-89.) Tüm
evren içinde "YER"in, yani "DÜNYA"nm önemi nedir
ki? Öyleyken "Yer"in yaratılmasına "dört", kalan
tüm evrenin yaratılmasına da yalnızca "iki"
günün harcandığı anlatılıyor. Buna şaşılabilir.
Ama
unutulmamalıdır ki, dünyadan çıplak gözle bakan kimse,
"bilinV'den,
özellikle de "gökbilimi"nden habersizse, "DÜNYA"mızı,
evrenin öteki kesimlerinden "daha büyük" görebilir. 203 Burada
asıl şaşılası şey şu olmalı: - Ayetlerde, "AY"ıyla, "GÜNEŞ"iyle, "YILDIZ"lanyla "GÖK" (ayetlerdeki anlaümıyla "yedi kat gök") daha ortada yokken, "YER"in, dağlarıyla, ağaçlarıyla, bitkileriyle, hayvanlarıyla "yaraüldığrnın bildiriliyor oluşu. Bunu yalnızca "iman" ve "imana bağımlı akıl" kabul edebilir. Özgür insan aklı ve bilimse, hiçbir zaman. "Yer"in "gökler"den sonra yaratıldığını
anlatır gibi anlatımlar içeren ayetler de var. (Bkz. Nâziât: 27-30.) Ama
Fussilet Suresinin yukarıda sunulan ayetlerindeki ayrıntı
ve açıklık hiçbir yerde yok. "Yer"in "gökler"den
ÖNCE yaratıldığı, çok açık biçimde anlatılıyor
bu ayetlerde. Kaldı ki Muhammed'in, daha önce sunulan ve Müslim'in "e's-Sahih"inde de yer alan hadiste, kendi açıklaması
da bu doğrultuda son derece açık. Kur'an'da, "TanrTmn
"YER"i ve "GÖKLER"i yarattığı
bildirilen "ALTI YARATMA GÜNÜ"nün "İLK GÜN"ünde
"TOPRAK" diye anlatılan "YERYÜZÜ"nün, onu izleyen günlerde
de "DAĞLAR"ın, "AĞAÇLAR"ın yaratıldığını
açıklıyor. Aynı hadisteki açıklamaya göre: 204 KUR'ANT)AKi"AKIL VE BİLÎM DIŞILIK"LAR (VI) Kur'an'da pekçok şey Tevrat kaynaklı ("Isrâiliyyât").
Eski Kur'an yorumcuları ("tefsirciler"), bunu
bildikleri için, çoğu kez değişik biçimde Kur'an'a geçmiş olan öykülerdeki
boşlukları, Tevrat'a başvurarak doldurmaya çalışmışlardır. Tevrat'ın
kaynağı da "söylenceler" (efsaneler). En temel
kaynaktır bu. Örneğin bir "Nuh (Sümer'deki adıyla:
Utnapiştim.) Tufanı"nın kaynağının "Gılgamış Destanı"
olduğu artık biliniyor. O destan ki, Tevrat'tan çok önceki dönemlerin ürünü. "Yaratılış
Söylencesi" de bu türden. Yani Tevrat'a söylencelerden
yansıma. Dolayısıyla da Kur'an'a... "Yeryüzü, dağlar, ağaçlar, daha ışık
yokken yaratılmış" "Nur" sözcüğüyle anlatılan buradaki
ışığın ne olduğu açıklanmıyor. "Güneş"in, "Ay"ın, "yıldız"lann
"ışık"lan olduğu söylenebilir. "IŞIK, DÖRDÜNCÜ GÜNDE"
yaratılmış. Tevrat'a bakıyoruz; burada da
öyle. Yani burada da "ışığın dördüncü
günde yapıldığı" anlatılıyor. (Bkz. Tevrat, Tekvin, 1:16-19.) Tevrat'ta da böyle anlatılması doğal.
Çünkü
asıl KAYNAK: Tevrat. 2000'e Doğru 4Şubatl990,Yıl 4,Sayı 6 204 "Yaratılış
Söylencesi" Kur'an'ın "Tann'dan olduğu" savı ortaya atıldığında,
buna inanmayanlar, "Hayır, bunlar eskilerin masallarıdır..."
demişlerdi. (Kur'an'da bu, pek çok yerde aktarılır, örneğin bkz. En'am:
25; Enfal: 31; Nahl: 24...) Böyle diyenler, ne dediklerini biliyorlardı. "Yaratılış" öyküsü, pek çok toplumun söylencesinde
var. Eski Türklerde de türlü "yaratılış efsaneleri"nin
bulunduğu bugün biliniyor. Kimi, "kitaplı" diye ünlü olan
"din"lerdekine çok benzer. Örneğin: "Tann"
Ülgen, söylenceye göre "DÜNYA"yı altı günde
yaratmış, yedinci gün de yatıp uyumuş". (Bkz. Abdulkadir inan, Tarih
Boyunca ve Bugün Şamanizm, Ankara, 1972, Türk Tarih Kurumu Yay., s. 20.) Bu, söylencenin yaygınlığını gösterir, inan,
"Kitaplı dinlerin, Şamanizm'le beslendiklerini ve bu beslenmenin az olmadığını"
yazar. (Bkz. inan, aynı kitap, s.6. Karşılaştırrrtak için ayrıca,
Dünyanın ve İnsanların Yaradılışlarına Dair Efsaneler başlıklı
bölüme, s. 13-21'e bkz.) "Tann"nın"
Yer"i ve "gökler"i "altı gün"de yarattıktan
sonra "ye- -dinci gün dinlendiği", Tevrat'ta yer aldığı
halde, Kur'an'da bu açıklıkla 205 yer almıyor. Yalnızca, işini bitiren "TanrTnın,
"sonra ARŞ'a İSTİVA ettiği" anlatılıyor. "Istiva"ya
"dayanma" anlamı verenler de var. İslam kelamında
tartışmalı. Eğer bu anlam doğruysa, "ARŞ'a
dayanmak"la "Tanrı", bir çeşit "dinlenmiş"
oluyor diye düşünülebilir. Bununla birlikte Kur'an'm "TanrTsı da "SEBT" gününe son derece önem
verdiğini belirtiyor. Öylesine ki, bu günde, çalıştılar,
"balık avladılar" diye, insanları (koca bir
kasaba halkını) korkunç biçimde cezalandırdığını,
bunları "aşağılık
maymunlara dönüştürdüğünü" açıklıyor. (Bkz.
A'raf: 163-166.) "Sebt", Tevrat inanırlarını,
"TanrTnın "evreni altı günde yarattıktan
sonra dinlendiğTne inandıkları (bkz. Tevrat, Tekvin,
1:1-31; 2: 1-4.) "yedinci gün "dür. Demek ki "SEBT'e önem verdiğini
anlatmakla, Kur'an'da, "TanrTnın "yedinci
gün dinlendiğini", dolaylı da olsa kabul etmiş oluyor.
Böyle denebilir. Kaldı ki, Muhammed'in hadiste
bir açıklaması var: "Tanrı işini bitirince bir ayağını öbür ayağının
üstüne atıp oturmuş; ya da sırt üstü yatmış": Abdullah Oğlu Câbir'in anlattığına göre Muhammed,
"herhangi bir kimsenin, ayak ayak üstüne atıp oturmasını ve sırtüstü
yatarken de ayak ayak üstüne atmasını yasaklamıştır";
"sakın ha, kimse bunu yapmasın!" demiştir. (Bkz.
Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Libâs/72-74, hadis no: 2099; Ebû Dâvûd, e's-Sünen, Kitabu'l- Edeb/35, hadis no: 4865; Tirmizî,
Sünen, Kitabul-Edeb/20, h.no: 2767.) Muhammed'in şu açıklaması buna ekleniyor: "Çünkü bu
oturuş (ayak ayak üstüne atıp oturmak), Yüce Efendi Tann'nın (Rabb Teâlâ)
oturuşudur." Bu açıklamasının başı
da şöyle: "Yüce Tanrı, yaratıkları yaratma işini bitirince, sırtüstü uzandı.
O sırada bir ayağım da öbür ayağının üstüne
koymuştu. Bunun benzerini yapmak, hiç kimse için uygun değildir..."
(Bkz. Hâfız-Ebûbekr Muhammed İbnü'l-Hasen Ibn Fûrek, Müşkili'l-Hadis,
tahkik: Dr. Abdul'mu'C. Halep, 1982, s.42.) Tann'nın "ayak ayak üstüne atıp oturması ya da yatması",
biraz ters bulunduğu için Muhammed'in bu açıklamasını uygun
biçimde yorumlama çabalarına girişiliyor, bir sürü zorlamalı
yorumlar yapılıyor. (Bkz.
Ibn Fûrek, aynı kitap, s.42-44.) 206 Tevrat'ın
"Tann"sı, "yedinci gün dinlendiğTne ilişkin
açıklaması yüzünden "Tann da yorulur mu ki, dinlenmiş olsun? Ne biçim
Tann?" diye eleştirilince, Kur'an'ın "Tann"sı
bu eleştirinin kendisine yönel-/ memesi için şu açıklamayı yapıyor:
(Çeviri: Diyanet'in.) -"And olsun ki, gökleri, yeri ve
ikisinin arasında bulunanları \ ALTI GÜNDE yarattık
ve Biz, bir YORGUNLUK da duymadık!" k
(Kâf, ayet: 38.) "Yaratılış günleri" olarak "söylencelere
dayanan ve "TevraTa, p nice zaman sonra da "Kur'an"a yansıdığı görülen
"ALTI GÜN"le an-v laülmak istenenin, "haftanın günleri"
olduğu son derece açık. Ne var *' ki, bunun "akıl"la4
"mantık"la ve "bilim"le bağdaşmadığını
gören kimi Kur'an yorumcusu ille de "bağdaştırmak" için bu
konuda da yoğun ve zorlamalı yorumlara girişmişlerdir.
Ünlü yorumcu F.Râzî de bu konuda aynı çabaya katılmış görünüyor: "Altı gün,
altı evre demektir." diyor. (bkz. F.Râzî, 28/183-184.)
Son yüzyılın islam propagandacılan da bu yoruma tutunmuşlardır.
Maurice Bucaille (müslüman olmadığı halde islam
propagandasını üstlenmiş görünür. Bu konu için bkz.
Bucaille, Müsbet ilim Yönünden
Tevrat, Inciller ve Kur'an, çev. Dr. ! Mehmet Ali Sönmez, Konya
1979, s. 217-224.), Süleyman Ateş (bkz. islam'a İtirazlar ve
Kur'an-ı Kerim'den Cevaplar, Ankara, 1971, s.213 ve öt.) de, bu kervanda kuyruğa girmiş
olanlardan. Oysa "altı gün", bildiğimiz "haftanın günleri, haftanın altı günü"dür. Bu, açık seçik belli:
-Kur'an'm "TamT'sı,
bunca şeyi "altı günde" yarattığını
anlatır- "Tefsir"lerde
de bu belirtiliyor. (Bu, Râzî'de bile belirtilir. Bkz. 27/ 101.
Ayrıca bkz. Taberi, 24/61-62.) -
Tevrat'ın
"TanrTsı da "yaratılışın altı günü"nü,
"haftanın günleri" olarak alıp anlatmıştır. (Bkz. Tevrat, Tekvin,
1-2.) -
Muhammed'in
"hadis"lerdeki açıklaması da bu doğrultudadır.
(Hadisi,
daha önce sunulmuştu.) 2000'e Doğru 11
Şubat 1990, Yıl 4, Sayı 7 207 KUR'ANTJAKİ
"AKIL VE BÎLÎM DIŞILIK-LAR (VII) Nuh ve tufanı "Nuh"un "tufan" öyküsü de, kendisinin "ne kadar
yaşadığına ilişkin açıklama da "akıl ve
bilim dişilik" için çarpıcı örneklerdendir. Din çevreleri, "Nuh"u, "insanlığın ikinci
atası" sayar. (Birincisi: Âdem.) Kur'an'ın, her konuda ve her şey üstüne, sık sık antiçen,
"ant"lanyla Kur'an'ı dolduran "tann"sı, 6 kez
de şöyle antiçen - "Andolsun ki, Nuh'u da toplumuna (peygamber olarak) gönder Bu antlardan birinde, bir de açıklama yer alır: - "Andolsun ki, Nuh'u toplumuna gönderdik. O, onların arasında, "Elli
yıl eksiğiyle bin yıl"m ne demek olduğu belli:
"950 yıl". Kur'an yorumcuları, burada anlatılmak istenenin şu olduğunu
yazarlar -
Nuh'un, tufandan önceki yaşamı
950 yıldır. Ve Nuh'un "tufandan sonra" da şu kadar, bu kadar yaşadığından
sözederler. Yazdıklarına göre, Nuh, "tufandan sonra";
60 yıl daha yaşamıştır. Kimine göreyse
Nuh'"un toplam yaşamı daha çok: -1300
yıl. -1400 yıl. Yorumlar böyle. (Bkz. "Tefsir"ler, örneğin: Taberi, 10/87;
Tefsi-ru'n-Nesefî,
3/252.) Oysa, Muhammed'in ya da öğretmenlerinin, bu öyküyü aldığı
kaynağa, Tevrat'a bakıldığında sorun çözümleniyor: -"Ve Nuh'un bütün günleri (ömrü),
950 yıldı..." (Tevrat, Tekvin, 9:29.) 208 "950 yü"ın nereden
çıktığı, böylece anlaşılıyor.
Tevrat'taki anlatımla
Kur'an'daki anlatım değişiklikleri hep olur; buradakini
de yadırgamamak
gerekir. Kur'an'daki ayette, "dokuz yüz elli" denecekken, niçin "elli
yıl eksiğiyle bin yıl" deniyor? Kur'an
yorumcuları, bu soruya şu karşılığı
verirler: - Eğer doğrudan "dokuz yüz elli yıl" denseydi, yıl
sayısında "kesinlik olmadığı" düşünülebilirdi.
Yıl sayısının kesin olarak bu kadar olduğu bilinsin diye,
"elli yıl eksiğiyle bin yıl" anlatımı
seçilmiştir. (Bkz. Zemahşeri, Keşşaf, 3/371; F.Râzî, 25/41-42;
Tefsiru'n-Nesefi, 3/252.) îyi ama, insan bu kadar yaşayabilir mi? Yani hangi dönemde olursa olsun insanın bu kadar yıl yaşamış olduğu
düşünülebilir mi? Kur'an yorumları da, buna "tıp dünyası"nın
"evet" demeyeceğini kabul ediyorlar. Ne var ki yine de bunun olabileceğini
tıbbın kabul etmediği şeyi "aklın
kabul edebileceğini" savunuyorlar. Ve "aynca şu da
bilinmelidir ki, en çok 120 yıl olabileceği söylenen ömür,
tabiî (doğal yaşamdaki) ömürdür; buradaki ömür (Nuh'unki) ise, ilâhî
(Tanrı vergisi) bir ömürdür..." diyorlar. (Bkz. F.Râzî,
25/42.) Yani gerçekte, "insan aklı"nın ve "bilim"in
hiçbir biçimde "olur, olabilir" demediği şey için
Kur'an yorumcuları "olabilir", "olmuştur" diyorlar.
Böyle diyorlar, çünkü Kur'an'da var. "Tufan" öyküsüne gelince: "Nuh Tufanı", kesinlikle bir "efsane" (söylence) dir: "Tufan" öyküsünü hemen herkes bilir. Kur'an'ın anlattığı,
özet olarak
şöyle: Nuh,
toplumuna sürekli uyarılarda bulunur; Tann'nın buyruklarına
karşı gelmemelerini, Tann'ya inanmalarını ve gereğine
göre davranmalarını ister; yoksa Tann'nın kendilerini
cezalandıracağını bildirir.
Ama toplumu, Nuh'un öğütlerine aldırmaz. Tanrı cezalandırmaya,
"Nuh toplumu"nu dünya çapındaki suda boğmaya karar
vermiştir, ancak, Nuh'u ve "aile"sini kurtaracaktır. Bunun için Nuh'a,
bir "gemi" yapmasını, günü gelince
de "her cinsten bir çift"i ve "inananlar"ı ge- 209 miye
almasını buyurur. "TanrTnın dediği olur.
Gemidekiler kurtulur, öbürleri boğulur. Sonunda gemi, bir dağa (Cûdî) oturmuştur...
Bu öykü, Kuf'an'ın birçok yerine serpiştirilmiştir, (özet
için bkz. Hûd, ayet:
2547.) Bu
öykünün kaynağı: Tevrat. Tevrat'ta ayrıntılar da
var. "Ve Tann Nuh'a şöyle dedi: Tüm insanlığın sonu geldi. Çünkü
onlar nedeniyle yeryüzü zorbalıkla doldu, işte ben, onları, yeryüzüyle
birlikte yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap..."
diye başlar, sürüp
gider. (Bkz. Tevrat, Tekvin, 6:13-22; 7-9.) Ve
tüm araştırmacılar, Tevrat'taki bu öykünün kaynağının
da "SÜMER
TUFAN EFSANESİ" olduğunda birleşirler. Tevrat'tan
bin yılı aşkın bir zaman öncesinin ürünü olan
"GILGAMIŞ DESTANI". "Nulfun bu "efsane"deki
adı: "Utnapiştim (Ut-Napishtim)"dir. (Karşılaştırmak
için bkz. Gilgameş Destanı, çev. M.Ramazanoğlu, MEB yayınları,
lstanbu, 1989, s.80-85.) "NUH TUFANI" öyküsünün, Gılga-mış Destanı'ndan alınma olduğunu, araştırmacı
"ilahiyatçılar" da kabul etmek zorunda kalmışlardır. İlahiyatçı
"Dinler Tarihi Müderris Muavini" A.Hilmi Ömer, bu konuya ayırdığı,
gerçekten çaplı incelemesinde, gerçeği açık seçik
yazmıştır. (Bkz. A.Hilmi Ömer, Tufan Hikayesi,
ilahiyat Fakültesi Mecmuası, istanbul, 1932, yıl: 5, sayı:
23, s.53-64sayı:24,s.33-45.) 2000'e Doğru 18 Şubat 1990, Yıl 4, Sayı
8 210 KUR'AN'DAKÎ "AKIL VE
BÎLİM DIŞILIK-LAR
(VIII) inandırmak
için "mucize"ler - Kur'an'ın "Tann"sı insanları, dediklerine inandırmaya
çok istekli. İnsanlar inanmadıkları zaman çok öfkeleniyor; bu dünyaya
tüyler ürpertici "felâketler gönderdiğini, göndereceğini
bildiriyor; daha büyük ceza ve işkencelerin de "âhiret"te,
"cehennem"de, buranın ölümsüzlüğü ve
sonsuzluğu içinde verileceğini duyuruyor. Kiminde inandırmak için türlü
"ant"lara başvuruyor, kimindeyse "mucize"lerle
"peygamber"lerini desteklediğini "haber"
veriyor. Bütün bunlar inart-; dırmak için... iyi de bunların yerine,
insanları istediği nitelikte, değişiklik gerekliyse istediği
değişikliklerde, ama hepsini de dilediği doğrultuda
yürüyecek biçimde yaratmaz mıydı? Tüm "kul"lannın
gönüllerini istediği doğrultuya çeviremez miydi? Gücü yetmez
miydi buna? -Yeterdi. -
Peki
niye yapmadı? -
"imtihan
(sınav)" için. -
iyi
ama kime karşı "imtihan", niçin?
- "Firavun ailesi: 'Bizi sihirlemek için ne mucize gönderirsen gönder, sana inanmayacağız' dediler (Musa'ya). Bunun üzerine su
baskınını, çekirgeyi, güveyi, kurbağalan ve kanı,
birbirinden ayrı mucizeler olarak onlara musallat kıldık; yine de büyüklük taslayıp
suçlu bir millet oldular." (A'râf, ayet: 132-133, Diyanet çevirisi.) Bu
"bilim ve akıl dışılık"lann aslı
ve ayrıntıları Tevrat'ta. 1-Musa'mn değneğinin yılan olması, 2- Değnekle suya
vurunca koca ırmağın suyunu kana dönüştürmesi, 3- Değnek, ırmaklara,
kanalları, ha- 211 vuzlara
uzatılınca kurbağa sürülerinin oluşması, 4-
Değnekle yerin tozuna vurunca her yeri "tatarcık"larm (sivrisinekten küçük,
insan kanı emer) kaplaması, 5- Evlerin "at sineklerinin
saldırısına uğratılması, 6- Hayvanlarda kırgın (ölüm
salgını), 7- însan ve hayvanlarda irinli çıban, 8- Dolu
yağdırarak insanları, hayvanları öldürme, 9- Çekirge
sürüleri gönderip, ülkenin
otunu, ürününü yedirmek. (Bkz. Tevrat, Çıkış: 7-10.)
Kur'an'da Nemi Suresinin 12. ayetinde, Musa'nın mucizelerinin 9 olduğu
belirtilir. Ama Tevrat'a ve Kur'an'ın başka surelerine,
başka ayetlerine bakıldığında, Musa'nın
mucizelerinin sayısının 9'dan çok olduğu görülür. Kimi tefsirde, Musa'nın
mucizelerinin 11 tane olduğu belirtilir, (örneğin bkz. F.Râzî,
24/184.) Tevrat'ta, yukarıdaki 9 mucizeden sonrakiler de uzun
uzun anlatılır. (Bkz. Çıkış, öteki "Bap"lar.) Kur'an'ın "Tann"sı Musa'yı
"büyücülerle yanşa sokar, yarıştırır. (Bkz. Tâhâ, 64-73.) -Çamurdan bir kuş yapıp sonra
bunu gerçekten canlı bir kuş du Kur'an'a göre: "Evet". İsa, mucize olarak bunu yapmış.
(Bkz. Âlu İmran:
49; Mâide: 110.)
-Bir ölüyü insan
diriltebilir mi? Kur'an'a göre: "Evet". Peygamber olan kişi bunu yapabilir,
îsa "mucize" olarak bunu yapmıştır. (Bkz. Aynı
ayetler.) Bu "akıl ve bilim dişilik" örneğinin kökeni de
İncil'de. (İsa'nın dört günlük ölü olan Lazar'ı,
adıyla çağırıp nasıl dirilttiğini anlatan
kesim
için bkz. Yuhanna, 11: 39-44.)
-Bir dağın yerinden sökülüp kaldırılması,
insanların üzerinde tu Kur'an'a göre: "evet" ve Musa'nın mucizesi olarak olmuştur.
(Bkz.
Bakara: 63,93; Nisa: 154; A'raf
: 171.) Bu "akıl ve bilim dişilik" örneğinin kökeni de
Yahudilik kaynak-larındadır.
(Bkz. Talmut, Şabat/88.) - Aç insanlar için "gök"ten "men (Diyanet'in resmi çevirisinde: Kur'an'a göre: "evet". Ve bu, Musa'nın "mucize"si
olarak gerçekleşmiştir. (Bkz. Bakara: 57; A'raf:
160; Tâhâ: 80.) "Gök Sofrası" başlıklı yazıda
bunun üzerinde durulmuştu. Orada belirtildiği gibi, bu "akıl
ve bilim dişilik" örneğinin kaynağı: Tevrat. (Bkz.
Çıkış: 16: 13- 212 15; Sayılar, 7,31-32.)
-Aç insanlar için "gök"ten
"gök sofrası" indirilmiş olabilir mi? Kur'an'a göre: "Evet". Ve bu, İsa'nın "mucize"si
olarak gerçekleşmiştir. (Bkz. Mâide: 114-15.) Bu
"akıl ve bilim dişilik" örneğinin de kaynağı ("Gök
Sofrası" başlıklı yazımızda
belirtildiği gibi) İncil'dir.
(Bkz. Matta, 14:16-20; Markos, 6;37-44; Luka, 9:13-17; Yuhanna,
9-14,31.) - Bir insanın alev alev yanan bir "ateş"e atılması
ve onun da yan- Kur'an'a göre: Bir "mucize" olarak bu gerçekleşmiştir: Nemrud, İbrahim'i ateşe atmış, ama ateş İbrahim'i yakmamıştır. (Bkz. Enbiya: 68-69. Ayette Nemrud geçmez.) Oysa araştırmacılara göre: Nemrud'la İbrahim arasında birçok yüzyıl bir zaman var. Yeri geldiğinde konunun üzerinde ayrıca durulacak. Böylece nice "mucize"ler yer alır Kur'an'da. Bunların
"akıl ve bilim"le bağdaşabileceği söylenebilir mi? 2000'e
Doğru 25 Şubat 1990, Yıl 4, Sayı 9 213 KUR'AN'DAKI "AKIL VE BÎLÎM DIŞILIK"LAR (IX) Bir
"üfürük", bir "can" oluyor —Çamurdan bir biçim, yani bir canlının biçimi, benzeri yapılıyor. Sonra ona "ruh üfürülüyor" ve o, "canlanıveriyor". Bu türden şey olur mu? Kur'an'a göre: —Evet! Âdem'in kalıbı böyle yapılmış, yani "çamur"dan
bir "insan" yapılmış; sonra ona
"ruh üfürülmttş" ve Âdem, canlanıp bir insan
oluvermiş.
İşte ayet: (Çeviri, Diyanet'in.) —"Rabbin melekler şöyle demişti: Ben, çamurdan bir insan
yaratacağım. Onu yapıp ona ruhumdan üflediğim zaman, ona
secdeye ka-panınP(Sad,
ayet 71-72.) Âlu İmran Suresi/59'a göre de, Âdem, önce toprak"tan, yani çamurdan
bir heykel olarak yapılmış; sonra: "Ol!" denmiş;
o da "hemen oluvermiş". (Bkz. F.Râzî, 8/76.) Tüm insanlar da ondan, yani Âdem'den türeme Kur'an* göre. (Bkz. Araf: 172. Bunu anlatan başka ayetler
de var.) Tüm insanlar Âdem'den gelmeyse, insanların derilerinin rengi niye
değişik? Muhammed bu soruya karşılık veriyor: —"Tanrı Âdem'i yaratırken, tüm yeryüzünden toplayıp
avuçladı-ğı topraktan yaptı (heykelim). Tüm Âdemoğullan
da (toprağının alındığı) yerin özelliğine göre özellik kazanarak gelmiştir.
(Bu nedenle) kimi kızıl, kimi ak, kimi kara derili... olmuştur." (Bkz.
Ebu Dâvûd, Sünen, Kimbu's-Sünne/17, hadis no 4693; Tirmizi, Sünen, Kitabu Tef-siri'l-Kur'an/3, hadis no: 2955;Ahmed îbn Hanbel, Müsned, 4/400, 406.) Aktarılan kimi hadise göre, Âdem'in heykeli yapılırken
toprağın- 214 dan biraz artmış, bundan da Tanrı", bildiğimiz
"hurma ağacı"nı yaratmış. Bu nedenle de
Muhammed, "hurma"ya, insanoğlunun "HALASI olarak
saygı gösterilmesi gerektiğini" bildirir. (Hadis için
bkz. Aclûnî, Keşful-Hafa, 1/195-196,459, hadis no: 511,1223.) özgür insan aklına ve bilime göre "komik" gelebilir, ama
anlatılan böyle. Âdem, öyle yapılıp yaratılmış. Havva
da "onun kaburga kemiğinden". Muhammed'in açıklamasıdır bu. (Bkz.
Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Enbiya/ 1; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'r-Rıdâ
59-60, hadis no: 1468.) Kur'an'da da Âdem'in "eşinin, kendisinden (bir parçasından)
yaratıldığı" anlatılarak, bu anlatılmak
istenmiştir. (Bkz. Nisa, âyet: 1. Ve bu ayete ilişkin tefsirler.) Asıl kaynaksa, yine: Tevrat (Bkz.
Tekvin,
2:22..) İsa'da "çamurdan bir kuş" yapmış; "üflemiş"
ona. Ve "Tann'nm izni"yle bildiğimiz "canlı kuş"
oluvermiş. (Bkz. Âlu İmran: 49; Mâi-de:110.) İsa'nın kendisinin de bir "üfürme"nin olduğu
bildirilir. Meryem, "ferc"ini yani "kadınlık organı"nı
hep "korumuş". Sonra bu organa "üfürülmüş".
Kur'an'ın "Tann"sı diyorki:"... Ona (ferce)
ruhumuzdan üfürdük...) (Bkz. Enbiya: 91; Tahrim: 66.) Kur'an yorumcularına göre:
"Meryem'in fercine üfüren CEBRAlL"dir. Cebrail, "bir erkek
(insan) kılığına girmiş; Meryem'in fercine üfürmüş.
Ve Meryem, bu üfürükle İsa'ya gebe kalmıştır." (Bkz. Sözkonusu ayetlerle
ilgili tefsirler, örneğin: F. Râzî, 22/218.) Meryem'i
"gebe" bırakmak için, Cebrail'in bir "insan kılığına girerek" ona
yanaştığı, Kur'an'da da anlatılır. (Bkz. Meryem, ayet: 19.) İster
"Tanrı" üfürmüş olsun, ister Cebrail; burada, "üfürme"nin
bir "meni" yerine geçtiği ve Meryem'i döllediği
anlatılıyor. Araştırmalar,
bunun kökenin de, "mitoloji"ler (efsaneler) olduğunu ortaya koyar. Cahit Beğenç, "Koca-Ana" da denen "Ay-Ana"lann,
mitolojilerde hep "bereket"
simgesi olduklarını, "bâkire"yken çocuk doğurduklarını yazar ve örnekler verir: "Anadolu'da
Cybele Ana, bakiredir, babasız oğlu, hem de âşığı, Attis'tir.
Bâbil ülkesinin koca-Ana'sı: Iştar Ana, bakiredir. Babasız doğan oğlunun
adı: Temmuz'dur. Mısır ülkesinin Koca Ana'sı: Isis Ana'dır. Bakiredir.
Babasız doğan oğlunun, aynı zamanda sevgilisinin adı: Osiris'tir. Batı
Anadolu ve Güney Anadolu bölgesinin Koca Ana'sı: Artemis'tir, bakiredir. Baba- 215 sız
oğlu, aynı zamanda sevgilisi: Adonis'tir. (..) Hazreti Meryem
de Koca Ana'dır, bakiredir. Oğlu îsâ, babasızdır..."
(Bkz. Beğenç, Anadolu Mitolojisi, s. 70-71; Eren Kutsuz = Turan
Dursun, Güneş Kültü, Saçak
Dergisi, Şubat 1988, sayı: 49, s. 13.) "Üfürme" ya da "üfürük", Kur'an'ın "Tanrısının
dilinde, son derece önemlidir. "Cansız"lan
"canlandırma" ve "ölü"leri "diriltme"
aracıdır. Kıyamet günü, "ölüler"in de
"üfürme"lerle diriltilecekleri bildirilir.
Bilindiği gibi, Kur'an'da bir "sura üfürme"den sözedilir
ve "ölüleri diriltme"lerüı bu üfürmeyle gerçekleştirileceği
anlatılır. (Bkz. En'am: 73; Kehf: 99; Tâhâ: 102; Mü'minûn: 101; Nemi:
87; Yâsîn: 51; Zü-men 68; Kâf: 20; el Hakke: 13; Nebe': 18.) "Üfürme
(NEFHA)", diriltmeye yaradığı
gibi "öldürme"ye de yarıyor. Bildirilir ki, kıyamette
"SUR"a iki kez "üfürülecek". Birinci "üfdrme"yle
canlılar " ölecek"; ikinci
"üfürme"yle de "dirilecek"ler. Şöyle deniyor
ayette: —"VE SUR'a üfûrülür; Tann'nın, tersini dilediklerinin dışında,
göklerde ve yerde olan herkes ÖLÜ olarak düşer. Sonra ona bir
kez daha üfûrülür. işte o sırada herkes kalkıverir (dirilip
ayağa kalkar) ve birbirine
bakışır." (Zümer, ayet: 68.) Muhammed'in "doktorluğu"na ilişkin yazılarımda
(Bkz. 2000'e Doğru Yıl 3, sayı: 31, 32, 33) "üfiirük"le
"hasta tedavi"den de sözedil-mişti. "Üfürükçülük" denen yöntemin,
Islâm'de geçerli ve yaygın olmasında, Kur'an'ın
"TanrTsınm dilinde "üfürme"nin çok önemli oluşu
rol
oynuyor diye düşünülebilir. 2000'e Doğru 4 Mart 1990, Yıl 4, Sayı
10 216 KUR'AN'DAKI
"AKIL VE BİLİM DIŞILHC'LAR (X) Ay ikiye bölünüp yere dUşmüş İslam'da "Şakku'l-Kamer (Ay'ın bölünmesi) Mucizesi"
fliye ünlü "mucize"yi
birlikte göreceğiz: Kamer Suresinin 1. ayetine, Diyanet'in resmi çevirisinde şöyle anlam
verilir: —"Kıyamet
saati yaklaşır, ay ayrılır." Bu çevirideki "yaklaşır, ayrılır" ayetteki sözcüklere
uymuyor. Ayette, burada, "geçmiş zaman" kipi kullanılıyor.
Bu nedenle, doğrusu: "Yaklaştı, ayrıldı."dır.
"Ayrıldı" yerine de ayetteki "inşakka"
sözcüğüne uygun olması için
"bölündü", ya da "parçalandı" demek gerekir. Diyanet'in çevirisi, burada, "akıl ve bilim dişiliği
örtmek" amacıyla, sözcükler kendi anlamlarının dışına
çıkarılarak, daha sonraki ayetler, ayrıca açıklayıcı
hadisler gözardı edilerek yapılmış bir "yo-rum"a,
ibnü'l-Cevzi'nin yorumuna (Bkz. tefsiru Îbnü'l-Cevzi, 8/89.)
dayanmakta. Bu yorum, "tefsirciler"ce kabul edilmez. (Bkz. M.A1İ Sâbûnî, Safvetu't-tefâsîr, 3/284; Hâzin, 4/226.) Bu durumda
ayetin doğru çevirisi şudur: —"Kıyamet
(sat) yaklaştı; AY bölündü (parçalandı):" Bunu
izleyen iki ayetin anlamı da şöyle: —"Onlar bir mucize gördüklerinde; yüz çevirirler ve: 'sürüp giden bir büyüdür.' derler. Yalanladılar ve kendi eğilimlerine
uydular. Her
şey, yerini bulur." (Kamer: 2-3.) Görüldüğü
gibi ayetlerde açıkça, "Kıyametin yaklaştığının
da bir belirtisi" olarak, "Ay'ın bölündüğü" ve "bu
mucizeyi, inanmazların yalanladıktan" anlatılıyor. Bu
ayetlerin anlattığı "olay"ı aktaran "hadis"lere
bakalım: 217 Gökteki
Ay mı, Arabistan'daki "Hira Dağı" mı
daha büyük İlkokul öğrencileri bile böyle soruyu saçma bulur, değil
mi? Ama hadiste anlatılana bakılırsa bu soruya "saçma"
dememek gerek. "Malik Oğlu Enes anlatıyor Mekkeliler, Peygamberden bir mucize göstermesini istediler. Peygamber de onlara AY' ı ikiye bölünmüş olarak gösterdi, öylesine
ki, onlar, Hira Dağı'nı, bu iki parçanın arasında
görüyorlardı." (Bkz. Buharî, e's-Sahih, Kitabu'l-Menâkıb/36; Müslim, e's-Sahih, Kitabu Sı-fâti'l-
Münâfıkîn/46-47, hadis no: 2802.) "Abdullah
lbn Mes'ud anlatıyor: Peygamberle birlikte Mina'daydık. Birden AY iki parçaya bölündü. Bu parçalardan biri, dağın arkasında, biri de dağın
beri yanında kaldı. İşte o sırada Peygamber '(Bakın da) tanık
olun!' dedi." (Bkz. Buhari, es-Sahih, aynı yer; Müslim, e's-Sahih, aynı yer, hadis
no: 2800.) Düşünün. —İnanmazlar, Muhammed'den, peygamberliğini kanıtlamak için
bir
"mucize" istiyor. —"Tanrı" da Muhammed'e güç veriyor. Muhammed "muci-ze"sini gösteriyor: Şu gökteki, şu Amerikalıların
"ayak bastığı", şu bildiğimiz AY, iki parçaya bölünüyor. —Parçalanan Ay, YER'e düşüyor. YERYÜZÜ"nün UFACIK BÎR BÖLGESl'ne sığınıyor, düştüğünde
orada, kimseyi EZMİYOR. — Ay öylesine ufakmış ki: Hira dağı ondan daha büyük.
Çünkü geriden bakınca, Hira Dağı, AY'ın iki parçası
arasında gözükebiliyor. Ve
düşünün: —Böyle bir "olay"ı bile, Mekkeliler bir "mucize"
saymıyor. "01ay"a "tanık" oldukları halde.. —Ve dünyanın her yanından gözüken şu AY, o sırada ikiye bölünüp yere düşüyor da, dünyanın hiçbir yerinde, kimse "farkında" olmuyor. "01ay"ı ne gören oluyor, ne de yazan. Muhammed'in "Saha-bî"lerinden başka... Ayrıca: —AY'ın
"bölünmesi", haber verilegelen "KIYAMETin "yaklaş- 218 tığının bir kanıü" oluyor. Yukarıdaki ayet ve hadislere göre, bütün bunlara inanmak gerekiyor. İnanan inanır kuşkusuz. Kim ne diyebilir? Bizim burada yapağımız şey, yalnızca bir belirleme ve sergileme, Şu da unutulmamalı: İnananın nasıl "inanma hakkı" varsa, inanmayanın da "inanmama hakkı" vardır. İnsanoğlunun aklına, biüme "özgürlük" tanımak bunu gerektirir. İnsan, "kınanmasız" ve "saldırısız" bir ortam içinde insanlığına yakışır nitelikte geliştireceği düşüncesini, kişiliğini meyvelendınr. Bu köşedeki sergilemeler de bunun için... 2000'e Doğru 11 Mart 1990, Yıl 4, Sayı 11 219 doğru; "doğru" dediğiyse yanlış. Sabah'taki tartışma, Diyanet'in yalanı ve gerçek KUR'AN'DAKİ "ÖLDÜRÜN" BUYRUĞU! "Diyanet Kur'aıı'ında büyük yanlış." 8
Ocak 1990 günlü Sabah gazetesinin manşeti böyle. Altında da iki Kur'an sayfası ve
çevirisinin fotokopisi. Birinin üzerinde "doğrusu", öbürünün üzerinde
"hatalısı" diye yazılı. 9 Ocak günlü Sabah'ta. yine birinci haber: "Kur'an'daki Hata
Vahim". Orijinal Kur'an yok Bugün dünyanın hiçbir yerinde "Kur'an orijinal elyazması"
yoktur. Birinci "aslı" da (beze, kağıda, hurma dalına,
yufka taşa, deriye, kürek kemiğine, kaburga kemiğine, ağaç
kabuğuna yazılı olan), bundan alınıp oluşturulan
ikincisi de (Hafsa'nm sandığındaki) ve bundan yararlanılarak
birkaç nüsha yapılan üçüncüsü de bugün bulunmuyor. Birinci ve ikincisi "yakıldığı" için yok.
Üçüncüsüyse ne "hikmet"se, bulunması gerekirken
bulunmamakta. Bununla birlikte var gösterilmekte. Bugün eldeki
Kur'an, Muhammed'in "vahy" diye yazdırdığı
Kur'an'ın ne "aynı"sıdır;
ne de "tamamı"dır. îbn Ömer, şunları söyler:
_ "Hiçbiriniz Kur'an'ın tümünü elimde bulunduruyorum demesin. Biliyor mu ki, Kur'an'ın çoğu, yokolup gitmiştir..." (Bkz.
Celâluddin Suyûti, el Itkân fi Ulûmi'l-Kur'an, Mısır, 1978,2/32.) (Ayrıntılı
bilgi için:
"Asıl Kur'an yakıldı" başlıklı
yazı.) Sabah, "Kur'an'daki vahim
hata"dan sözederken, "Kur'an"ın kendisinden,
"Kur'an'daki yanlışlardan, tutarsızlıklardan,
çelişkilerden, akıl ve bilime aykırılıklardan" söz etmiyor.
Diyanet'in resmi çevirisinde "yanlış" bulduğu
bir "anlam"dan sözetmek istiyor. "Kur'an çeviri-sindeki yanlış"
diyecek yerde, "Kur'an'daki yanlış" diyor. Yani "Kur'an"la
"çeviri"yi ("meal") birbirine karıştırıyor. Sabah'm
ortalığı "heyecan"a boğan
haberinde "yanlış" dediği 220 "Sabah"taki iddia çürüyor Sabah'm sözünü ettiği ayetin
Diyanet'in yayınladığı çevirisi yanlış mı, değil mi? Bakara Suresi'nin 54. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyledir: "Musa, milletine: "Ey milletim! Buzağıyı TANRI
olarak benimsemekle kendinize yazık ettiniz. Yaradanınıza tevbe edin,
tevbe etmeyenlerinizi öldürün. Bu, yaradanınız katında
sizin için hayırlı olur. O, dâima, tevbeleri kabul ve
merhamet eden olduğu için tevbenizi kabul eder/
demişti." Sabah'm haberinde üzerinde durulan nokta,
"tevbe etmeyenlerinizi öldürün!"dür. Sabah, bunu yanlış
buluyor. Bu söz, ayetteki "fektulû enfüseküm." sözünün karşılığı
olarak yer
alıyor çeviride. Burada, biri "NEFS", öbürü de "KATL" olmak üzere iki sözcük var. "Nefsinizi katledin." demek. Sorulacak soru şu: Buradaki
"NEFS" ve "KATL" sözcüklerinin anlamı nedir?
FAHRUDDÎN-I
RAZI ET-TEFSIRUE- 221 Sabah, buradaki "nefs"i, kimi
zaman Türkçe'de kullanılan "nefsi ıslah etmek"
deyimlerindeki "nefs" anlamında alıyor. Başvurduğu
"islam bilginlerinden bu bilgiyi almış. Buna göre ayetteki "nefs",
Türkçe'de kullandığımız "nefsi yenmek", "nefse .uymak"
gibi deyimlerde hangi anlamdaysa o anlamdadır. Buradaki "kati"
de, "öldürmek" demekse
de, gerçek anlamında değil, "soğanı tuzla ezip
öldürmek"teki, "bu iş bizi öldürdü"deki, "bugünü, bu zamanı
öldürdükteki gibi "mecaz" anlamındadır. Acaba gerçekten de, bu sözcüklerin, sözkonusu ayetteki anlamları
böyle midir? Bunu öğrenmek için önce, Kur'an'daki hangi sözcüğün hangi anlamda
ya da anlamlarda kullanıldığını incelemiş
olan, İslam dünyasında da tam güvenilen uzmanların
("ulemâ") kitaplarına bakalım: de
şu anlamda olduğu belirtiliyor: _
"Buzağıya tapmamış olanlar, tapmış
olanları öldürsünler. (Ya da buzağıya tapmamış olanlarınız, tapmış
olanlarınızı öldürsün.)" (Bkz. Abdurrahman İbnü'l-Cezvî, Nüzhetü'l-A'yüni'n-Nevâzır,
Beyrut, 1985, s.596; Damığânî, el Vücuh ve'n-Nezâir, "Nefs";
Islâhul-Vücûh, "Nefs".) Bu kitaplarda, "tüm müfessirler"in,
şunda birleştikleri belirtilir. "Nefs",
Kur'an'da 8 anlamda yer alıyor. 4. anlamı EHL'dir. Yani, halkı
oluşturan bireyler. Bakara Suresinin 54. ayetindeki NEFS de, bu
anlamdadır." (Bkz. Abdurrahman Ibnü'l-Cezvî, aynı yer.) Yani çok açık bir biçimde, "halktan suçlu olanların öldürülmele-ri"nin
"buyurulduğu" belirtiliyor. Rağıb'm
"müfredat"'!: İsfahana Rağıb, tüm İslâm dünyasında son derece önemli ve güvenilir bulunan ünlü "el Müfredat fî Ğarîbi'l-Kur'an" adlı, Kur'an'daki sözcükleri tek tek ele alıp anlamlarım verdiği kitabında, bu ayetteki "nefs"e "kişi anlamını veriyor. "Katl"i de "mecaz" anlamıyla değil, kendi gerek anlamıyla alıyor. Bu durumda ayetteki "nefsi katletmek", herkesin bildiği "adam öldürmek" anlamındadır. Râğıb, ayette yer alan: "fektulû enfüseküm"e, "li yaktül ba'daküm ba'dan", yani "kimimiz kiminizi öldürsün!" anlamım veriyor. Sonunda ayetteki sözcükleri "mecaz" anlamında kullanan da bulunduğunu belirtiyor. (Bkz. el Müfredat, "K-T-L" maddesi.) Kur'an'daki çok anlamlı sözcükleri inceleyen kitaplar Kur'an'da, aynı sözcük bir yerde bir anlamda, bir başka yerde başka anlamda yer alır. En azından böyle görülür. Bunu
inceleyen ki-talar da vardır. Bu konudaki bütün kitaplarda, Bakara'nın 54.
ayetindeki "NEFS"e, bir toplumdaki ya da bir yöredeki "halk"ı
(ahali) oluşturan "birey, kişi" anlamı
veriliyor. Ve ayetteki "fektulû enfüseküm"ün 222 Tefsirlerde
de aynı anlam 20. yüzyılın ünlüleri de içinde olmak üzere, tüm ünlü
"tefsir"ler, yani "Kur'an yorumculan", Sabah'm
"yanlış" dediği anlamı veriyor sözkonusu
ayetteki sözlere. Tann
seslenerek buyuruyor: _ "... fektulû enfüseküm!" Sözcük
sözcük tam karşılığı şudur: _"... Hemen kendinizi öldürün!" "Hemen", "fektulû" sözcüğündeki "fe"nin;
"kendinizi", "enfüse-küm"ün; "öldürün"
de; "fektulû"daki "uktulû"nun karşılığıdır.
Kur'an yorumculan, "hemen kendinizi öldürün!" denirken de, şunun
demek istenmiş
olabileceğini belirtirler: _ "(Buzağıya taparak suç işlediğiniz için)
kendinizi öldürün! İntihar
edin." _
"(Ey buzağıya taparak suç işlemiş olanlar!)
Haydi birbirinizi öldürün!" _"(Ey buzağıya tapmamış olanlar ya datevbe etmiş
kişiler!) Kendi halkınızı (buzağıya tapmış ve tevbe
etmemiş olanları) öldürün!" Kur'an
yorumlannda "nefsinizi ıslah edin (ya da temizleyin)" anlamı değil; bu anlamlar var. Diyanet'in resmi çevirisindeki anlam
da Kur'an yorumlanndaki bu anlamlara uygun. Olmayabilirdi, ama uy- 223 gun işte. Bu resmi çeviride, başka yerlerde bir dolu yanlış
var ama buradaki yanlış değil. Bunu kanıtlayan
kaynakların listesi yandaki sütunlarda. Dahası
da var. Asıl kaynak Tevrat Kur'an'ın birçok yerinin kaynağı gibi, Bakara'nın sözü
edilen 54. ayetinin kaynağı da "TEVRATtır. Muhammed'in öğretmenleri
(bunlar arasında en çok adlarından sözedilenler, Addas, Yessar, CEBR
adlı kölelerdi. Bkz. FJRâzî, 24/50.), kendisine, birçok şeyi gibi
buradaki öyküyü de Tevrat'tan aktarmışlardır. Ama eksik olan ya da
biraz değiştirerek,
Tevrat'ta şöyle anlatılır "Ve dağdan inmek için Musa'nın geciktiğini kavm görünce,
Harun'un
yanına toplandı. Ona şöyle dediler _ Bizim için ilah yap..." (Tevrat, Çıkış, 32:1.) "Ve
Rab (Efendi Tann), Musa'ya şöyle dedi: _ Git, aşağı in! Çünkü Mısır diyarından çıkardığın
kavmin bozuldu. Onlara emrettiğim yoldan çabuk saptılar;
kendileri için dökme bir buzağı yaptılar; ona secde kıldılar, ona kurban
kestiler..." (Çıkış, 32; 7-8.) "Ve
Musa döndü." (Çıkış, 32:15.) "Ve Musa'nın öfkesi alevlendi, elinden levhaları attı..."
(Çıkış, 32:19.) "Ve Musa, kavmin dizginsiz olduğunu gördü. Ordugahın kapısında
durup, şöyle dedi: _
Rab'den yana olan bana gelsin. Bütün Levi oğullan, onun yanma toplandılar. Musa onlara şöyle
dedi: _ Herkes kılıcını beline kuşansın; ordugahta
kapıdan kapıya dolaşsın! Ve herkes kendi kardeşini,
kendi arkadaşını, kendi komşusunu öldürsün. Levi oğullan, Musa'nın söylediği gibi yaptılar. Ve o gün
kavinden 3 bin kadar kişi düştü (öldü)." (Çıkış,
32:27-28.) Musa, "öldürün" buyruğunu, "Rab", yani Efendi
Tann'sı adına 224 veriyordu. Bakara'nın 54. ayetinde anlatılan da işte bu.
Demek ki, "fektulû enfüseküm"ün anlamı, Sabah'ta açıklamalan
çıkan "bil-gin"lerin ileri sürdüğü gibi "nefsinizi
ıslah edin!" değil; "kendinizi (ya da içinizden suçlu
olanlan ya da tevbe etmeyenleri) öldürün! "dür. Kur'an
yorumlanndan kiminde de, kaynağın Tevrat olduğu anlatılır.
(Bkz. Meraği, 1/102; Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru'l-Menâr,
1/ 320;
Tantavî, el Cevahir, 1/73; Ömer Nasuhî Bilmen, Kur'an-ı Ke-rim'in
Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, 1/54.) Sabah'm Kaynağı kimdir ve nedir? Bunca temel eser varken, Sabah'ın yayınlanna kaynaklık
edenler nedir? "Nebioğlu yayınları" Arapça'yı, hele
Kur'an ve hadis Arapça-sı'nı bilmeyen Abdulbaki Gölpmarlı'nın
uydurma çevirisi, "Türkiye'nin en ünlü Kur'an Tefsircisi"
diye sunulan, aslında bir "tefsirci (müfessir)"
olmayan Hasan Basri Çantay'ın "Meâl"idir. Hasan Basri Çantay'ın Arapça'yı bilmediği söylenemez kuşkusuz. Türkçe "Meal"i de genellikle, Kur'an'ın aslına bağlı
kalınarak yapılmış bir çeviridir. Bunu kabul
etmek bir dürüstlük gereğidir. Ama, Hasan Basri Çantay bu alanda bir kaynak olamaz. Kimi
yerde, akıl ve bilim karşısında,
Kur'an'ın dediklerini "kurtarma" çabasını göstermiş,
bu çabalan gösterdiği yerlerde de, sözkonusu ayette olduğu
gibi, zorlamalı yorumla yanlışa
düşmüştür. Sabah bir de Lütfi Doğan'ı
kaynak gösteriyor. Diyanet işleri Başkanlığı
da yaptı diye, MSP eski Milletvekili olan Doğan'ın bir
kaynak olabileceği düşünülebilir. Güngör Mengi de, köşesinde, bu kişiyi
"din bilgini" diye niteliyor. Lütfi Doğan'ın kendisini
"din bilginleri"nden sayacağı kuşkulu.
Kendisini bir başvuru kaynağı sayacağı da... Temel kaynaklara karşı,
Râzî gibi eski "müfes-sir"ler şöyle dursun; bir Hamdi Yazır, bir Ömer Nasuhi
Bilmen karşısında
bile "edeb" dışına çıkmak isteyeceği
de..Hüseyin Hatemi de "ünlü
dinbilimcisi" diye sunulamaz. 225 Zeybek'in Din-Islam kurtarıcılığı: Bakan Zeybek diyor ki: _ "Dini yanlış anlatanlar kadar, dine zarar veren kimse
olamaz. Kufan'ı bilmeyen insanlara Kur'an'ın tercüme ettirilmemesi lazım.
Bunu tercüme eden, demek ki NEFİS kelimesinin anlamını
bilmiyor. Binlerce kitap basılmış. Şimdi, bu hata
nasıl düzeltilecek? Bu tip tercümeleri, Kur'an'ı bilmeyenlere yaptırmak çok büyük hata."
(Sabah, 9.1.f990) Prof.Dr. Hüseyin Atay, oku bunları! Oku da Bakan Zeybek'in neler söylediğini gör. Sen, ne "Kur'an"ı, ne de "NEFS"
kelimesinin anlamını biliyormuşsun! Öğrenmek
istiyorsan, işte kaynak, git öğren! Diyanet'in yalanı Diyanet işleri Başkanlığı 9 Ocak> 1990 günlü Sabah'ta
yer alan açıklamasında
şöyle diyor: "Ayet-i kerimede iki defa geçen 'enfüs' kelimesi, 'nefs' kelimesinin çoğuludur. 'Nefs' Arapça'da, sözlük anlamında, 'ruh, kan
ve bir şeyin kendi, aynı' anlamlarında kullanılır.
Bu itibarla, ayet-i kerimedeki 'nefislerinizi öldürünüz' ifadesinin,
sözlük anlamda, 'kötü duygularınızı öldürünüz' olarak anlaşılması mümkün olduğu
gibi, "kendinizi öldürünüz'
olarak anlaşılması da mümkündür." Oysa, "nefs"e burada birinci anlamı vermek mümkün değildir.
Çünkü: 1- Ayetteki öykü bu anlamı vermeye elverişli değildir. 2- Bu öykünün geldiği asıl kaynak olan Tevrat'taki anlatılan
biçimi
bu anlama uygun değildir. Ve
açıklamada deniyor ki: _ "Bu ayet-i kerimedeki 'nefislerinizi öldürünüz' ifadesi de, mü-fessirler tarafından genel olarak "kötü duygularnızı
öldürünüz' şeklinde anlaşılmıştır." işte bu "yalan". Bunun "yalan" olduğunu yukarıda
sunulan "tefsirler" kesin olarak kanıtlamakta. Büyüğü, küçüğüyle tüm "tefsirler", Diyanet'in bu
açıklamada ile- 226 ri
sürdüğünün tersini dile getiriyor. Buyursunlar, "tefsirler" ne diyormuş; birlikte görelim. Birçok
konuda olduğu gibi bu konuda da Diyanet, gerçeği örtüyor.
Ve hem görevini, hem de kamuoyundaki "Diyanet dini konularda
daha iyisini bilir"
biçiminde özetlenebilecek koşullanmayı kötüye kullanıyor.
Eğer bu konuda Diyanet'in ileri sürdüğü "doğru"ysa, Râzî'nin,
Zemahşe-ri'nin, Beyzâvi'nin, Kurtubi'nin, Alûsi'nin, Menar'ın,
Tantavî'nin ve ötekilerin dedikleri, yazdıkları, savundukları
yanlıştır. Ve eğer Diyanet'in dediği doğruysa, hem bu kaynaktakileri, hem de Tevrat'ta
yazılı olan öyküyü kazıyıp, çıkarmak
gerekir. Buyursunlar tartışmaya. "Ulemalarını
toparlayarak gelsinler, işte meydan. Diyanet'i Yalanlayan 17 Arapça ve 5 Türkçe Kaynak "Tefsir"ler "NEFS"e ve "KATL"e burada
"mecaz" değil; gerçek (hakikat) anlamlarını
vermekte birleşiyorlar. Bunu kanıtlayan işte 17 Arapça
ve 5 Türkçe kaynak. Arapça tefsirler: 1-Fahruddin Râzî,
e't-Tefsiru'1-Kebr, Beyrut, 3/81-82. islam dünyasında herhangi bir kimse çıkıp da,
"Fahruddin R. de kim
oluyormuş?" diyebilir mi? 2-Zemahşerî, Keşşaf,
Kahire, 1977,1/69. 4- Taberî, Camiu'l-Beyân, Beyrut, 1972,1/226-229. 5-Ibn Kesîr, Beyrut, 1966,1/161-162. 6-Celaleyn, 1/8. 7-Abdullah Ibn Ahmed e'n-Nesefi, Tefsiru'n-Nesefî, istanbul, 1/ 48-49. 8-Merâğî, Mısır, 1974,1/120. 9-Kurtubî, 1/342-343.' 10.
Muhammed Reşid Rızâ, Tefsir'l-Menâr, 1/319-320. 1!-
Âlûsî, 1/216. 12-
Muhammed Ebu's-Suûd, Tefsiru Ebi's-Suûd (Irşadu'l-akli's- 227 Selîm
ilâ Mezâya-1-Kur'an'il-Kerim), Mısır, 1928,1/81-82. 13- Hâzin, Lubâbu't-Te'vîl, istanbul, 1371,1/48. 14- Tantâvî, el Cevahir fî Tefsiri'l-Kur'an, Mısır, 1350,1/72-73. 15- ismail Hakkı (Bursalı), Ruhul-Beyân, istanbul, 1306, 1/93-95. 167 Ebu't-Tayyib Sıddîk, Fethu'l-Beyân, Mısır,
1300,1/111. 17- Muhammed Ali e's-Sâbûnî, Safvetu't-Tefâsir, 1/58. Türkçe tefsirler: islam dünyasında saygı gören (muteber) Türkçe tefsir sayısı
çok değil. En çok tutulan, ünlü olanlar ve başvurulup bakılacak
yerleri de şöyle: 1- Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul,
1960,1/ 354. "... fektulû enfüseküm"e "hemen kendinizi katlediniz"
anlamı veriliyor. "Nefsinizi öldürünüz" de aynı
anlamda. Yani "kendinizi öldürün" anlamında. Yani
"enfüsiküm"e ("nefsiniz"e) "KENDİNİZ"
anlamı
verilmekte. 2?
Mehmet Vehbi, Hulasetul-Beyân, 1/128-129. 3- Ayıntâbi Mehmet Efendi, Tefsir-i Tibyan, istanbul 1324, 1/ 39-40. 4- Ferah Efendi, Tesfir-i Mevâkib, Tefsir-i Tibyan'm kenarı, 1/ 30-31. 5- Ömer Nasûhi Bilmen, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Âlisi ve
Tefsiri. 1/54. Bir de Arapça'dan Türkçe'ye çevrilmiş olan bir "tefsir"i
gösterelim: Prof. Seyyid Kutub, fî Zılâli'l-Kur'an, çev. Emin Saraç,
I.Hakkı Şengüler, Bekir Karlığa, istanbul,
1970,1/148-149. 2000'e Doğru 14
Ocak 1990, Yıl 4, Sayı 3 228 KUR'AN'IN
NE DEDİĞİ Derginin iki hafta önceki sayısında yer verilen ve Diyanetin yalanını içeren tartışmayı okumuşsunuzdur. Bir
hafta önce de, Diyanetin yalanını desteklercesine kaleme alınmış bir
yazı, Prof.Dr. Hüseyin Hatemi'nin yazısı da mektuplar
kesiminde yer almıştı; onu da okumuşsunuzdur. Bu yazıya
bir karşılık vermek gerekiyordu. O nedenle,
"Kur'an'daki akıl ve bilim dışılıklar"
dizisini bölüp, araya girdim. Sabah gazetesi açmıştı tartışmayı. 8-10 Ocak
1990 günlü sayılarındaki önemli "haber"iyle... Bakara Suresinin 54.
ayetindeki bir söze ilişkin Diyanet çevirisinin "yanlış"
olduğu savunuluyordu. Hem de "Kıyamet haberi" verircesine... Oysa
Diyanetin resmi çevirisinde nice yanlışlar vardı.
Gelin görün ki, buradaki "yanlış" değil;
"doğru"ydu. Bunu
belirtmeye çalıştım. Dayandıklanmsa şunlardı: _ Kur'an sözcüklerinin nerede, hangi anlamlara geldiğine ilişkin
uzmanlarınca kaleme alınmış ve islam dünyasında
yüzyıllar boyu "mu'teber" yani geçerli ve güvenilir
sayılagelmiş kitaplar. (Bu konuda temel kaynak niteliğinde
bulunan 4 kitap sunulmuştu.) _ Yine geçmişte ve bugün, islam dünyasında güvenilir, sayılagelmiş
17 Arapça "tefsir". _ Türkiye'de, Türkçe olarak bilinen, güvenilen hemen tüm "tef-sir"ler. _ Ve "tefsirler"de de belirtildiği gibi asıl kaynak olan
"Tevrat'ln ilgili
bölümü. Buna karşılık, "çevirinin yanlış olduğu"
ileri sürülerek "Kur'an'a karşı Kur'an'ı kurtarma
çabası" gösterilirken dayanılan neydi? Doğu'da da, Batı'da da hiçbir biçimde "kaynak" sayılamayacak
olan
bir-iki "Türkçe meal" ve bir-iki kişi. Bu "bir-iki kişi" arasında da Sabah'ın "Türkiye'nin
ünlü dinbilim-cisi ve islam tarihçisi" diye niteleyip sunduğu
Prof.Dr. Hüseyin Hate-mî. Hatemî, dergimizde yayımlanan
yazısında, böyle nitelenmesine karşı çıkağını,
yalnızca bir "müslüman" olarak tanıalmak istendiğini, 229 buna
da "tanık,,lanmn bulunduğunu yazıyor.
"Tanık" gerekli değil; olabilir; buna birşey dediğimiz yok. Bu
arada "aklı başında" olduğunu da yazıyor. Buna da birşey
diyemeyiz. Buradaki "alçak-gönüllülük" müdür,
Övünme midir? Bunun da üzerinde duracak değiliz. Ama bir başka
çelişki var ki; işte, konunu özü nedeniyle onun üzerinde
durmak gerekir: Profesörümüz madem ki "sadece bir müslüman"dır; üstelik
de "aklı
başında"dır; nasıl oluyor da: 1- Şimdiye dek İslam dünyasında, "Kur'an dili"ni
"en iyi bildikleri" kabul edilegelmiş olan "dilci ve yorumcu"lann (örneğin
bir Ra-ğıb'ın, bir Ibnü'L-Cevzi'nin, bir Nâbıgânî'nin...)
ve de en ünlü, en güvenilir "milfessirlerin verdikleri
anlamı kabul etmeyebiliyor; dahası "yanlıştır" diyor? Nasıl? 2- Yine nasıl oluyor da, "kendi re'yi"ne dayanarak "Kur'an
tefsir" etmeye, ayete anlam vermeye kalkabiliyor? Hem de
"tefsir" alanındaki uzmanları, (profesörümüz
lütfen hoşgörsün) güldürecek nitelikte bir "Kamus"u
(Kamus'un Kur'an sözcükleri konusunda kaynak olamayacağını
çok sıradan kimseler bile bilir), bir "Ahmediye
Mezhebi"nin şunun, bunun çevirisini ya da şunun bunun
"meâTini "KAYNAK" diye göstererek? Nasıl yapıyor bunu? 3- Ayrıca nasıl oluyor da "doğru yorum için Kur'an'ı,
Kur'an ile tefsir ilkesine başvurulmalıdır" türünden, gerçekten
çok, ama çok büyük
bir söz edebiliyor? "Kur'an'ı Kur'an'la tefsir" ilkesi sözkonusu olunca profesörümüze
Tmrada hemen anımsatmak gerekiyor: "Tefsir Usûlü (Usûlü't-Tefsir)"
konusuyla ilgilenenler çok iyi bilirler ki, bu ilkeyi uygulamanın
"kurallar" vardır. Başında da. "Kur'an dili"ni,
âyetlerden hangisinin "mü-fessir", hangisinin "müfesser"
olabileceğinin bilinmesi gelir. Ve daha nice bilgiler gereklidir.
Profesörümüz, karşılaştırdığı âyetlerden,
hangisinin hangisini
"tefsir eder" nitelikte olduğunu nasıl bilebiliyor? Hem de "sade bir müslüman" olarak? Biliyorsa, lütfen söylesin.
Bu köşede yer vermeye hazırım. Ama
"vukufla, yerini, yurdunu (kaynağını? göstererek çıksın
ortaya. Ciddi kaynaklar göstersin. Yoksa, "bü-külemedik
el" ne yapılır; çok iyi bilir. Konumuza ilişkin sözün özü: Bakara 54'te "(Tevbe için)
kendinizi
(ya da birbirinizi) öldürün!" deniyor. 230 Kur'an'da, 13 yerde "nefsi katletmek"ten sözedilir. (Bkz. Bakara:
54; 72, 85,; Nisa: 29, 66; Maide: 32; En'an: 151; îsrâ:
33; Kehf: 74; Tâhâ: 40; Furkan: 68; Kasas: 19, 33.) Bunların
tümünde de, tüm "Kur'an elfâzfna ilişkin
kaynaklara ve tüm "tefsirler"e göre, "adam öldürmek,
cana kıymak" anlamındadır. Diyanet çevirisinde,
bunlardan birine, Nisa Suresinin 29. ayetindekine "yanlış"'
anlam verilmiştir, ille de "yanlış" arıyorsanız,
işte buyurun. (Bu yanlışı görmek için örneğin
bk?. F.Râzî, 10/72.) Bununla birlikte, şunu da belirtmek gerekir:
Diya-net'in resmi çevirisinin sahibi sayılan Prof.Dr. Hüseyin Atay, Arapça'yı
da, "Kur'an bilimleri"ni de, "gerçekten bilen kişi"dir.
Profesör Hâtemî de, Diyanet işleri Başkanı da, bu
konuda olsa olsa, onun öğrencisinin öğrencisi olabilir. Doğrusu bu. Atay'ın konumuza
ilişkin bir küçük açıklaması bundan önceki sayımızda, Hâtemi'nin
yazısından sonra
yer almıştı. Hâtemî'ye birşey daha: Kur'an, kendisini, tüm ayetlerde, Hâtemi'nin yazısında ileri sürdüğünün tersine,
"Tevrat"ın "düzelticisi" değil; "onaylayıcısı" diye tanıtır. (Kimi yerde görmek için bkz. Bakara: 41,91, 97, 101; Nisa: 47; Mâide:
48; En'am: 92...) "Buyursunlar, tartışalım, 'ulemâ'lanm toplayıp
gelsinler. İşte meydan...' demiştik. Ama 'sadece bir müslüman" geldi. Diyanet
nerede? 2000'e Doğru 28
Ocak 1990, Yıl 4, Sayı 231 ŞERİAT TANRISININ HİLESİ Buradaki "hile"yi Türkçe'deki anlamında kullanıyorum.
"Düzen, aldatmaya, oyuna getirmeye yönelik yapılan iş,
tuzak..." anlamında. Çokları
"Şeriat'ın Tannsı"nı iyice tanımaz.
Kendi kafasında geliştirdiği, "sonsuz güzellikler kaynağı" ve
"iyilik, güzellik,dürüstlük yolunu gösteren, bunu inanırlarına
aşılayan varlık" diye görür. Savunduğunda da öyle
savunur. İslâm'ın, İslâm Şeriatı'nın
"TanrTsı mıdır konu?
Konuşurken, tartışırken kafasındaki bu
"TanrTya uyacak biçimde
konuşup tartışır. Onun için İslâm "kelâm"ında da zamanla, duruma, göre,
"kafalardaki TanrTya uygun düşecek biçimde yorumlar oluşturmaya çaba-lanmıştır. "Şeriat TannsTnın orası burası
budanmış, orasına burasına eklemeler yapılmış
ve bu "TanrTda "tadilât" yoluna gidilmiştir. Bu yapılırken, Şeriat'ın kendisindeki, temel kaynaklan
olan Kur'an'daki, "hadis"lerdeki "Tanrı"; olduğu
gibi kalmıştır kuşkusuz. Yani değişmeden... Gelişen,
değişen her şeye, zamana, çağa, yeni durumlara, yeni anlayışlara,
yeni yaşama biçimlerine "meydan okumuştur. Böyle
gelmiştir çağlar boyu. "Hile" sözkonusu olunca da
"Tann"ya yakıştırılmaz. Gelip
"kafalardaki TanrTya çarpar çünkü. "Tann'nın hile yapmıyacağı"
düşünülür. "Tanrı da hile yapar mı? Hâşâ!"
denir. Gelin görün ki "Şeriat Tanrısı", âyetlerin,
hadislerin çok açık açıklamalarına göre; hem kendisi "hile" yapar; hem de
"hile" yapılsın diye "Peygamber"ine öğütler verdirir. Kur'an'da "hile (düzen.tuzak)" anlamına gelen "hud'a"nın türe-viyle bir yerde (bkz. Nişe, ayet: 142.); aynı anlama gelen "mekr" sözcüğü ve türevleriyle de altı yerde (bkz. Alu İmran: 54: A'raf:99; Enfal: 30: Yunus: 21; Ra'd: 42, Nemi: 50.), "Tanrı'nı hile yapar olduğu" anlatılır. Kur'an'ın "TanrTsı birtakım kasabaları nasıl yokettiğini uzun uzun anlattıktan sonra sorar: —"Onlar, Tann'nın hilesine karşı kendilerini güvenlikte mi görüyorlardı?" (A'raf: 99.) Sonra
şöyle der: 232 —"Tann'nın düzenine karşı, yalnızca zararlı çıkan bir toplum kendisini güvenlikte görür." Yine Kur'an'ın "Tannsı" herkese şunlan duyurur: —"... De ki: 'Tanrı, hile yapmakta, herkesten daha hızlıdır.'
" (Yunus: 21.) Bunun tam karşılığı olan sözlere,
"Tann"ya yakıştınlma-dığı için
Diyanet'in resmi çevirisinde, kendi anlamının dışında
bir anlam verilmiştir. Bu, hep yapılır. —"Onlar hile yaptılar; Tann da hile yaptı. Tann, hile
yapanlann en
hayırlısıdır." (Alu imran: 54.) —"... Onlar hile-tuzak kurarlar. Tanrı da hile-tuzak kurar. Tann
hile-tuzak
kuranların en hayırlısıdır." (Enfal: 30.) Muhammed de "inanır"lannı, "inanmaz"lanyla
savaşa yöneltirken şu öğüdü verir: — "El hambu hud'atun = savaş hiledir." (Bkz. Buhari,
e's-Sahih, İslam
Şeriatı, tüm dünyayı bir savaş alanı görür.
Bu savaş, "İslam inanırlan"yla "inanmazlar" arasındadır.
Şeriat, güçleninceye dek, "mümaşat" yolunu, yani
"birlikte banş içinde bulunma"yı kullanır. Bu da bir çeşit
"hile"dir. Ama güçlenince, iki yoldan birinin seçilmesini ister
insanlardan: —
Ya
ölüm, —
ya
da İslâm. İnanç
ve düşünce özgürlüğünün soluğu kesilmiştir o
zaman. İslam, hiçbir "din"i "din" olarak tanımaz.
Kur'an'ın "tanrTsı: "Tann"nm dininden başka bir din mi
istiyorlar? (Yani hiç olur mu?)" diye sorar. (Alu imran: 83.)
sonra: "kim islam'dan başka bir din isterse, onunki kabul
edilmiyecektir hiçbir zaman?" der. Ve yine şöyle açıklamada
bulunur: "Tann katında din, kuşkusuz, yalnızca
islam'dır." Güçleninceye dek şöyle demiştin "Senin dinin sana, benim dinim
bana." (Kâfirim: 6.) "dinde zorlama yoktur..." (Bakara: 256.) Güçlendikten
son-raysa, inanmazlar gösterilerek Müslümanlara şu
buyruk verilmiştir: 233 —
"... Onları nerede bulursanız orada öldürün!"
(Bkz. Bakara 191;Nisâ:89,91;Tevbe:5.) İran'da mollalar, Şah'a karşı, sol kesimle "mümâşat"
yapmıştır (barış içinde birlikte yürümüştür, Şah'a karşı
birlikte savaşmıştır). Ama ne zaman ki güçlenmişlerdir; daha önce "ittifak"
kurduklanna ne yaptıklarını herkes bilir. Mollalar, İslam
Şeriatı'ndaki "hile" yöntemini kullanmışlardır. Ülkemizdeki "molla"lann, din çevrelerinin, "çifte standart olmasın", "demokrasi, inanç ve düşünce özgürlüğü" diyerek sol kesimin karşısına çıktıkları, birçoklarını istedikleri çizgiye getirmeyi başardıkları ve Türk Ceza Yasası'nın 141,142. maddeleriyle birlikte 163. maddesinin tartışıldığı şu sıralarda bunların bilinmesinde, unutulmamasm-da yarar var. "Görüş"lerin soluğu kesilmesin diye... Ekonomi ve
Politikada Görüş
Şubat 1990, sayı 39 234 163. MADDENİN KALDIRILMASI 141. ve 142. maddelerle birlikte 163. madde de kaldırılsın.
"Düşünce suçu" diye bir şey istenmiyorsa, bu
maddelerin tümünün kaldırılması
istenmeli ve sağlanmalı. "Demokrasi" için, "düşünce özgürlüğü" için
bu gerekli, zorunlu. 141. ve 142. maddelerin kaldırılması
istenirken, "163. madde kalsın." denemez, denirse "çifte standart olur... Böyle
dene geldiğini biliyoruz. Yani böyle diyenlerin bulunduğunu,
dahası az olmadığını... Bu
savın bir gelişmesi var; öyküsü var. Sağ kesimdeki
"mol-la"lar, bir kesim "sol"la "ittifak" girişimleri
ve bunu, sonunda başarmaları... Bu yazıda, bunlar üzerinde
durulacak değil. "163. madde kaldırılsın" denirken neyin
"olmayacağı"nı belirlemek gerekir. En başta
bu yapılmalı. Şu sorunun karşılığı
bulunmalı burada: —163.
maddenin "hükmü" kaldırılabilir mi? 163.
Maddenin hükmünü
kaldırmaya meclisin
gücü yetmez: Bu, şaşılası gibi gelebilir. Ama gerçek. Bir
düşünelim: 163.
madde ne tür bir hükmü içine alıyor? Bilindiği gibi, bu madde: "laikliğe aykırı
olarak... " diye başlar. Ve "laikliğe aykınlıklar"ı
bir takım ceza hükümlerine bağlar. Bu madde hükmünün kaldırılması
demek, "laikliğe aykırılığın serbest
bırakılması"
demektir. Bunu, yasama organı^ yani TBMM yapabilir mi? Yapamaz;
çünkü: Yasama
organı, "DEVLET"in "3 erk"inden biridir.
Devlet, bu' gücünü, "laikliğe aykırılık" eylemini
"serbest bırakmak"ta kullanamaz. "Laik" olmasaydı
kullanabilirdi. Ama herkesin bildiği gibi "la- 235 ikntir.
(Anayasa, Madde:2.) Bu nitelik "değiştirilemez"
ve"değiştirilmesi
önerilemez"
(Anayasa, madde: 4.) Konu,
bu denli açık. Tartışması bile olmayacak ölçüde... Demek
ki "kaldırılsın" denen madde hükmü,
"kaldırılamaz". Tüm
Partiler biraraya gelse bile, buna güç yetirilemez. "Şeriatçı
bir darbe"
olmadıkça... Devlet,
hem "laik" olacak; hem de "laikliğe aykırılığın
serbest olması"
için "irade" gösterecek; gücünü kullanacak. "İsteyen
laikliğe aykırı
görüş ileri sürsün, bu doğrultuda davransın,
partisini kursun, yapabiliyorsa
gelsin, iktidar olsun. Olabiliyorsa Şeriat devleti
kurulsun..." diyecek!!!
Olmaz, olamaz böyle şey. Devlet, "laik" olarak
"laikliğe aykırılığı
serbest bıraktığı" zaman, "laik olma
niteliğini yitirir. Ayrıca da,
"Kendi yıkıcısı"nı kendi elleriyle
hazırlayamaz. Ve
böyle bir şey istenemez de, Onun için 163. maddenin kaldırılması
istenemez. Ne "insan haklarını" savunma adına
istenebilir; ne "hukuk"
adına istenebilir, ne "demokrasi" adına
istenebilir; ne de "Çağdaşlık"
adına islenebilir. "İnsan
hakları"nı savunma adına istenemez: İstenemez
çünkü: "Laikliğe aykırılığı
serbest bırakmamak", en geniş
anlamıyla "insan haklarTm güvence altına almanın
bir gereğidir. Laikliğin olmadığı yerde,
"insan"ın temel "hak"lanndan olan "düşünce
özgürlüğü", "inanç özgürlüğü" olamaz. Ayrıca:
163. maddenin yasakladığı "Şeriat iktidarında
"insan haklarfnda
değil; "İslam'a inanan insan haklarından sözedebilir
olsa olsa.Bu
da tam değ»; bir ölçüde... Çünkü İslam Şeriatı,
İslam "fıkh"ı, Islamdan
başka hiç bir "din"i "din" saymayanın yanında,
"ırk ayrımı" yapar (Kur'an'a göre: Tek muhatap ırk Arap'tır, Araplar içinde
de En'am/
92'ye, Şûrâ/7'ye göre de "Mekke ve cevresi"nde
bulunanlardır.); "soy-sop aynmı" yapar (hadislere
ve fıkha göre: "en üstün olan, Kureyş
Kabilesi"dir.); "mezhep aynmı" yapar (Şiilerin
etkin olduğu yerde sünnilere, sünnilerin etkin olduğu yerdede şiilere ve ötekilere
değer
verilmez.);" Müslüman ayrımı" yapar
("dindar"ı varken, dinde biraz zayıf olanın değeri yoktur.)... Muhammed'in kendi
arkadaşları 236 arasında
bile ayrım yapmış; dahası bir kesim öbür kesimle kıyasıya
savaşmış,
656 yılında bir savaşta bile (Cemel Savaşm'da) iki
kesimden 15 bin kişi öldürülmüştür.
Bu tür savaşlar, öldürmeler, İslam şeriatının
egemen olduğu yüzyıllar boyu olmuş süregelmiştir. İslam
Şeriatı, "insan"ın en temel "Hakkı"
olan "yaşama hakkı"nı elinden
alır kendi ölçüleri içinde. Ve kendi inanırlarına,
"inanmazlar" gösterilerek: -Nerede
bulursanız, orada öldürün!" der. (Bkz. Bakara: 191; Nisa:
89,91; Tevbe: 5.) "İnsan Haklan" yaşıyabilir mi böyle bir ortamda? Bu "terörlerin terörü" ortamında?! "insan
Haklan" için evrensel nitelikte, "uluslararası"
kabul edilmiş "bildirge"ler var. Bunlardan hangisi böyle
bir ortama "evet" diyebilir? Hangi maddesi hangi hükmü?!! "Hukuk"
adına da istenmez istenmez
çünkü: "Laikliğe aykınlığı", ne ülkemizdeki
hukuk sistemi benimser; ne de
"hukukun genel ilkeleri" buna uygun. 1982 Anayasası
bile kesin olarak "laik" dediği devletin bu niteliğini,
sağlam güvenceye bağlayan hükümler içeriyor.
"Yaptınmı"ysa Türk Ceza Yasası'nda. Ve işte
163. maddesinde. Aynca
Türkiye Cumhuriyeti'nin 2 numaralı yasası olan bir Hiya-neti
Vataniye Yasası var. Türk Ceza Yasası'nın 163.
maddesiyle yasaklananlar, bu
yasada "vatan hainliği" sayılmıştır.
Yaptırımı da: idam ve bu yasa, bugünde geçerli.
Türk Ceza Yasası'ndaki 163. maddenin kaynağıdır bu
yasa. Laiklik, insanlığın ileri uygarlığı ve gelişmişliğiyle yakından ilgilidir. Ulaşılmış olan bir aşamadır. "Hukukun genel ilişkileri"yle içice olan, ayrılmaz nitelikte bulunan bir aşama... Bu aşamadan geri dönülmez. Geri dönülmesi de istenemez. Hele "hukuk" adına... Kaldı
ki, yukanda da değinildiği gibi, islam Şeriatı,
kendi ölçüleri
dışında hiçbir hakka yer vermeyen bir hukuksuzluk düzenidir.
Adam öldürmenin türlü biçimlerinin, türlü işkencelerin de
bulunduğu bir düzen... Başlı başına bir terör
mekanizmasıdır. 163. maddeyle yasaklanan mekanizma işte
budur. Bu maddenin kaldınlmasını istemek, 237 bu mekanizmaya "serbestlik" vermektir. "Demokrasi"
adına da istenmez istenmez çünkü: 163. madde, demokrasiyle hiç bir biçimde bağdaşmayan
bir eylemi "laikliğe aykırılık" niteliğindeki
eylemi yasaklıyor. Yine bu meddeyle yasaklanan "Şeriat" düzeni
"demokrasi" için bir ölümdür. Bu konuda yeterli bilgi almak isteyenler, "yüzyılımızın
kitabı" nitelikteki kitabın, Şeriat ve Kadın'ın
yazan, an-duru bilim adamlığıy-la yürekliliğin örneğini veren değerli insan Prof. Dr. îlhan
Arsel'in, bir hukuk anıtı niteliğindeki "Teokratik Devlet Anlayışından
Demokratik Devlet Anlayışına" adlı kitabını
okuyabilirler. Ve okumalıdırlar. 163. maddenin kaldırılmasını istemek,
"demokrasi"yle bu maddenin yasakladığı şeyin
ne olduğunun bilincinde olanların tüylerini ür-pertmeye yeter sanırım. Elverir ki ikisi de iyi bilinsin. "Çağdaşlık" adına
da istenemez: istenemez çünkü: Laiklik, çağdaşlığın en
"olmazsa olmaz" lann-dandır. "Çağdaşlık"ta, "laikliğe
aykırılık" eylemi hoşgörülmez. Çünkü/^^ bu eylemin hoşgörülmesi,
"düşünce ve inanç özgürlüğünü yok etm^ eyleminin
hoşgörülmesiyle eşanlamlıdır. ffele "Şeriat" sözkonusu olunca... Şeriat'm
"iktidar" olmasına kapı açmak, insanı, "orta çağ
karanlığına hapsetmenin yani sıra, insan boğazlamanın, işkencenin
bir sistem durumuna geldiği düzen için "buyursun, olabilirse
iktidar olsun!" demektir."Çağdaş" insan bunu
diyemez. "MOLLA" başlıklı yazıyıda
okuyacaksınız derginin bu sayısında. Bu yazıyı yazdığım
zaman, Prof. Dr. Muammer Aksoy, daha öldü-rülmemişti. 163. maddenin kaldırılması istemine karşı
sürekli savaşmış olan 238 bu hukuk ve bilim adamının öldürülmesinden sonra, sağ
kesimden şimdilik "mümaşaf'çı davranan kimi
"molla" ile, sol kesimden kimileri, "terör"e karşı "ortak bir bildiri" yayımladılar.
(7. 2.1990 günlü gazetelerde.) Bence bu
"ittifak"ın "terör"e karşı olmak yönünden
hiç, ama hiç bir önemi yoktur. Çünkü, sağdaki "Molla"lann
savunduklan düzen, islam'dır, islam Şeriatı'dır. Bu düzenin,
kendini güçlü bulduğu zaman, baştan sonra bir terör durumunu aldığıysa,
kimsenin yadsımayacağı bir gerçek. "Terör"le "terör"e karşı
çıkabilirler mi? Ne var ki, "çağdaşlığımızdan kimileri,
"mollalarla ittifak"ta di-renmekteler. Bence yanlış
bir yoldur bu Unutulmamah ki, İran'da da bu yola gitmişlerdi ve durum şimdi
ortada. Kısacası: 163. maddenin yasakladığına, "düşünce
suçu" demek, "özgürlük düşmanhğı"yla "terör"le
"cinayetlerle "düşünce"yi birbirine kanştırmaktadır bence. Sosyal Demokrat Şubat
1990, Sayı 22 239 ÎSLAM ÖNCESİ DÖNEMDE "KIZ ÇOCUKLARININ DİRİ DİRİ
GÖMÜLDÜĞÜ"
YALANI Tekvîr Suresinin 8. ve 9. ayetlerinde bir değinme. Bu ayetleri, Hamdi Yazır, biraz duygusal olarak, dilimize şöyle çevirir: — "Ve o diri gömülen, hangi günahla öldürüldü? Sorulduğu
va Diyanet'in
resmi çevirisinde de ayetlerin anlamı şöyle: —"Kız çocuğun, hangi suçtan
öldürüldüğü kendisine sorulduğu islam'ın "kadın"a nasıl "üstün yer ve değer
verdiği"ni anlatan islamcılar, ikide bir de şöyle derler: — "Cahiliyet (islam öncesi) döneminde, kadına değer
verilmedi Bir kez islam Şeriati, "kadına üstün yeri verdiği"nden,
"kadın haklan"ndan sözedemez. Edemez çünkü: 1- Kur'an'ındaki "kadın"la ilgili ayetler, hep kadının
zararına, kadını küçültücü doğrultudadır, örnek: —
Bakara
Suresinin 228. ayetinde: "Erkeklerin, kadınların zararına,
onlardan üstünlüğü (derece) vardır." deniyor. —
Kur'an'ın
"Tann"sı, hep "eril" sözcüklerle
("huvella- hu..." gibi) anlatılır. Sözcükler, bu
"TanrTnın "erkekliği"ni anlatır
niteliktedir. Onun
için de "erkek"lerin "üstün" ve "kadın"lann
"aşağı (dahası aşağılık)" görülmesi doğaldır. —
"Erkek"lerin
"derece'lerinin, "kadınların zararına"
olacak biçimde "üstün" olduğunu anlatan "ayet"le ne demek
istendiğine ilişkin "tefsir"lerin, "fıkıh"lann
yazdıkları, gerçeği çarpıcı biçimde
sergiler: örneğin Fâhruddîn Râzî şöyle der: "Erkeklerin derece üstünlükleri.
Erkeklerin kadınlara karşı birçok üstünlükleri vardır:
Birincisi: Erkek, akıl yönünden üstündür, ikincisi: Diyette (öldürme
olayındaki kurtulmalıkta) erkeğin.üstünlüğü vardır.
(Kadın için ödenecek diyet, 240 erkek
için ödenecek diyetin yarısı kadardır.) Üçüncüsü: Miras konularında
erkeğin üstünlüğü vardır. Dördüncüsü: Devlet başkanı
ve kadı (yargıç) olmaya elverişlilikte ve tanıklıkta
erkeğin üstünlüğü vardır. Beşincisi:
Erkek, kadının (karısının) üstüne
evlenebilir, cariye alabilirken kadının böyle bir hakkı yoktur. Kocasının üstüne
evlenemez, kocanın cariye alıp kullanması türünden köle alıp
kullanamaz. Altıncısı: Kocanın mirastaki payı, kadının mirastaki payından
çoktur. Yedincisi: Koca, karısını boşayabilir, boşadıktan sonra
da dönüş yapabilir. Kocasının bu eylemi, kadın istemese de gerçekleşir. Kadınsa,
kocasını bo-şayamaz. Boşandıktan sonra da, dönüş
yapamaz... Sekizincisi: Ganimette, erkeğin payı, kadının payından çoktur. Erkeğin
kadına karşı üstünlüğü böylece ortaya çıkınca, kadın, erkeğin
elinde güçsüz bir tutsak gibidir..."(Bkz. F. Râzî, e't, Tefsiru'l-Kebîr, 6195.) öteki tefsirlerde de benzer açıklamalar yer alır ve kiminde, kadına
karşı erkeğin daha başka ayrıcalıkları
sıralanır. (Bkz. Taberî, Câmi-u'l-Beyân, 2/275-276; İbn Kesir, 1/271; Şevkâni, Fethu'l-Kadir,
II 237; Kasımi, Mehasinu't-te'vMl, 3/585; Tefsiru'l-Merâğî, 2/167.
Ayrıca bkz. Dr. Kâmil Mûsâ, Kâmusu'l-Mer'e Derece, Beyrut, 1987, s. 15-26.) — Hiçbir hukuk sisteminde, ilkel hukuklarda bile olmayan bir şey var: Nisa Suresinin 34. ayetinde, kanlarının kendilerine
başkaldıracaklarına ilişkin kuşkuya, kaygıya düşen
kocalara şu yol gösterilmekte: "O kadınları dövün!" Ortada "suç"
olmadan "ceza" verilmesi, hangi hukuk sisteminde
bulunabilir? "Onları dövün!" deki ilkellik de Kur'an'daki "kadın" ların zararına olan "hüküm"leri
sıralamaya buradaki yerimiz el vermez. Mirasta oğlana 2, kıza
1 pay verilmesi eleştirilirken, islamcılar, islam öncesi dönemde, "kadın"a
bu kadar da pay verilmediğini, kadının, mirasta
hemen hiçbir hakkı olmadığını ileri sürerler. Bunun, "gerçek"le
hiçbir ilgisi yoktur. Kur'an'da, hadisler de, "kadın'a "yeni hak"lar vermek şöyle dursun,
islam öncesi haklarının birçoğunu da elinden almıştır
kadının. Bu, ayrı bir yazı konusu olabilir. 1-
"Hadis"lerde, "kadın" son derece aşağılanır.
Hor görülen şeylerle bir tutulur, uğursuz görülür. Bu
konudaki hadisleri genişçe görmek için, her bir kitabıyla karanlığın
belini kıran ve aydınlara, bilim 241 adamlarına
örnek olan Prof. Dr. ilhan Arsel'in "Kadın ve Şeriat"
adlı kitap mutlaka okunmalıdır. Bu kitapta, kaynaklar da açık seçik
gösterilmiştir. Kitabm sonunda bir de "indeks" vardır ve
konular, kitapta kolaylıkla bulunabilir. Kız
çocukları ve İslam öncesi dönem Şimdi gelelim "kız çocuklarını, islam öncesi dönemde
diri diri gömüldijkleri"
yalanına: Böyle bir şey gerçek olamaz, çünkü: 1- Kız çocuklarının neden "diri diri gömüldükleri",
Kur'an yo —
Kız
çocukları, "yoksulluk yüzünden diri diri gömülüyordu." —
Kız
çocukları, "ailelerine leke sayıldığı için
diri diri gömülüyordu." —
Kız
çocukları, "meleklere katılsınlar diye diri diri gömülüyordu. Çünkü Melekler de Tann'nın kızları diye
niteleniyordu." "Tefsirlerde yer alan "neden"ler böyle. (Bkz.. Râzî,
31169.) Sonuncu nedenin komikliği ortada. Çelişkiside.
Düşünün "Me-lek"lere "Tann'nın kızlan"
diye inanılıyor olacak, hem de kız çocuğu, "ailesi
için leke" sayılacak. "Melek" son derece
"kutsal bir varlık" görüldüğüne göre, kız çocuğu
ailesi için "leke, utanç verici" olamaz. Tersine,
son derece "övünç kaynağı" sayılması
gerekir "kız"ın. Ayrıca, "meleklere katılsınlar"
diye diri diri gömmeye niye gerek görülsün? Bunun için "ölmek"
ille de gerekli görülüyorduysa "diri diri toprağa gömmek" niye? "ölme"nin
başka türlüsü yok muydu? Tüyler ürpertici cinayet
niçindi? 2-
ileri sürülen "neden'leri
"gerçek" olduğu varsayılmış olsa, 242 "gerçek" olsaydı, Araplarda "kız" kalır
mıydı? Ve "kadın" olurmuydu? Oysa belgeler ortaya koyuyor
ki, Araplarda "kadın çokluğu" vardı. 3- "Kız
çocuklarının diri diri nasıl gömüldükleri"ni de
tefsirler —
"...
Kız çocuğu 6 yaşına gelince, adam karısına:
'haydi bunu temizle,
süsle, hısımlanna gezmeye götüreceğim.' derdi. Oysa
çölde bir
kuyu kazmıştır onun için. Kızı alıp oraya
götürür; 'bak şunun içine!' der; sonra da arkasından iterek çocuğu o çukura düşürür
ve-üzeri-ne
toprağı döküp yığardı." —
"
Ya da gebe karısının doğum günü yaklaştığında,
koca bir kuyu
kazardı. Ağrısı tutunca kadın o kuyunun basma
giderdi, kız doğurursa içine atardı kuyunun." (Bkz. Tefsirler, örneğin
Arapçalardan F. Râzî, 31/69; Türkçelerden Hamdi Yazır, Hak
Dini Kur'an Dili, 81 5603, 5604.) Araplarda, hem de "yaygın biçimde" yaşandığı
ileri sürülen bu olaylann olduğu apaçık yalan. Ne bir baba, ne de bir anne burada
ileri sürüleni yapar. Bu tür şeyin olması, insan doğasına
aykın olduğu gibi, hayvanlarda bile görülmez, ilkellerde, "çocuklann Tannlara kurban edildikleri"ni biliyoruz. Ama, Araplar, o sıralarda,
"ilkellik" dönemini çoktan gerilerde bırakmışlardı,
islam döneminden daha ileri bir uygarlığa
sahiptiler. Bunun tersine, yalanlar uydurulmuş olsa da... Kaldı
ki burada sözkonusu olan "Tann'ya kurban" da değil.
Aktarmalarda da bu ileri sürülmüyor. Yani "kız çocuklannın,
Tannlara kurban etmek için diri diri gömüldükleri"nden sözedilmiyor. Böyle bir şey,
yani "çocuğu Tann'ya kurban etme" de hangi dönemde
ve nerede yaşanmış olursa olsun; "çok yaygın"
değil, tek tük olurdu. "Tann'ya kurban etme" durumu da sözkonusu olmayınca,
işin mantığı büsbütün ortadan kalkıyor.
"Kız çocuklannın yoksulluk için, ya da leke sayıldığı
için... diri diri gömüldüklerini" ileri sürmek ve bunu kabul
etmek, "annelik, babalık" ne demek; bilmemektir. Aynca
"insan"ı, insanın doğasını tanımamaktır,
insanlar, ileri sürülen türden şeyi yapmış olsalardı,
türlerini
sürdüremezlerdi. Araplarda, "kız çacuklannı diri diri
gömme" geleneği bulun 243 Tefsirler, Ferezdak'ın iki dizesi üzerinde durur. Ne var ki, tefsirlerde
bu iki dizi de hep aynı sözcüklerden oluşmuyor, iki dizi de
değişik biçimde yer alıyor. (Karşılaştırarakbkz.ArapçalardanTaberi.Câ-miu'l-Beyân, 30/46; F. Râzî, 31169; Türkçelerden Hamdi Yazır, Hak Dini
Kur'an Dili, 815604.) Dizelerin değişik olması gözönünde tutulursa, sonradan
uydurulduğu bile düşünülebilir. Kaldı ki, Ferezdak'ın olduğu
ileri sürülen bu iki dize, bize "kız çocuklarının diri diri gömüldüklerini"
açık açık anlatıyor. Kimi tefsirde yer alan biçiminde
dizeler şu anlamda: — "Bizden öyle kimse çıkmıştır ki VÂÎDAT'ı
önlemiş ve VEÎD'i Hamdi Yazır, "VÂÎDAT'a, "çocuklarını gömen vaideler (anneler)" anlamını veriyor. Sözcüğün kökü olan "ve'd" eğer "gömme"yse, "nasıl bir gömme"dir; belirtilmiyor. H. Yazır da yalnızca "gömme" anlamını veriyor; "diri diri gömme" demiyor. Varsayalım ki buradaki "gömme", tefsirlerde anlatılan türden "diri diri gömme"dir; o zaman dizelerdeki "VÂİDAT" niye? Bu sözcük, "çocuklarını diri diri gömen anneler" demekse, tefsirlerde anlatılana uymuyor. Çünkü tefsirlerde, "kız çocuklarını diri diri gömen"in "anneler" değil; "babalar" olduğu anlatılıyor. Bir başka terslik de şu: Tüm tefsirlerdeki biçimlerinde, dizelerde "gömülen"i anlatmak için "veîd" sözcüğü yer alıyor. "Veîd"se eril (erkeğe ait) bir sözcüktür, anlatılan eğer "kız çocuğun diri diri gö-mülmesi"yse niye dişili olan "veîde" ya ayetteki gibi "me'ûde" yer almıyor? Yani şiirde, "gömülen"in "dişi" değil; "erkek" olduğu anlatılıyor. Bundan, "kız çocuklarının diri diri gömüldükleri" anlamı çıkarılabilir mi? Elbette ki hayır. Muhammed'in şöyle bir hadisi var: — 'Vâid de, mev'ûde de cehenemdedir." (Bkz. Ebu Davud, Sü Sözcükleri,
İslam dünyasındaki anlamıyla diümize çevirelim: —
"Kız çocuğunu diri diri gömende, diri diri gömülen kız
çocuğu da cehennemdedir." "Adalet anlayışı"na
bakın siz! —
"Kız çocuğunu diri diri gömen kimsenin CEHENNEME gitmesini
anladık, ama o zavallı kız çocuğunun cehennem de işi
ne, o niye cezalandırılıyor?" diye
sorabilirisiniz, "kız çocuğunun, zulme uğra- 244 mış
olanın ve de kadının hakkı. İslam'da böyle mi
korunuyor?" diye de ekleyebilirsiziniz. Ama bu alanda kafa yormaya gerek yok. Nasıl olsa
hepsi bir "yalan" üstüne kurulu. Sosyalist Birlik Mart
1990, Sayı 11 245 İSLAMCI
NEDEN MÎNTÎKAMCI"DIR? 10 Şubat 1990 günü kimi gazetelerde (örneğin Cumhuriyet'te), Hamaney'in, Salman Rüşdi'ye ilişkin bir açıklaması yer
aldı. Tahran Radyosu'nun yayınladığı bir habere
göre, Hamaney, eski dini lider Humeyni'nin, Rüşdi hakkında verdiği "ÖLÜM FETVASF'nın
geçerli olduğunu
açıklayıp yerine getirilmesini istemiştir. Bu,
"İslamcı intikamı"nın nice örneklerinden
biridir. İslamcı, her zaman "intikamcı" olur. Bu, İslam'ın
özünden, Kur'anından, "hadis"inden, tarih boyunca süregelen geleneğinden
kaynaklanır. Yahudilik'te olduğu gibi... "İntikam", bilindiği gibi, "öç" anlamındadır. Öfke, kin, hınç ürünüdür. "Öfke (gazap)" dolu, "kin" dolu bir "Tann" düşünebilir
misiniz? Etnoloji bize kesin olarak bildirir ki, ilkellerde bu vardır.
Yine araştırmalar gösterir ki, bu tür "Tanrı"
anlayışı, ilkellerden Yahudilik kaynaklarına, başta
Tevrat'a, yorumlarına, oradan da Kur'an'a ve islam'ın bütününe geçmiştir.
Kur'an'da tam 4 kez, Tanrı için "zü'ntikam", yani "intikam
sahibi, intikamcı" deniyor. Diyanet'in resmi çevrisinde de "öcünü alır", "öcahcı", "öcalan",
"öcalabilen" anlamlan verilmiştir. (Bkz.
Alu İmran: 4; Maide: 95; ibrahim: 47; Zümer: 37.) Bir
ayetin Diyanet'in resmi çevirisindeki anlamı şöyledir: - Sakın, Allah'ın peygamberlerine verdiği sözden cayacağını Bu
ayet, "peygamber"lerin de "intikam" istediklerini,
"Tann"nıri, buyruklara karşı gelenlerden
"intikam" alacağına "söz verdiğini"
ve bu "sözünden de caymıyacağı"nı,
Tann'nm hem "Güçlü", hem de "Öcahcı"
olduğunu açık seçik anlatıyor. Secde
suresinin 22. ayetinde de şöyle denir: -"Rabbinin ayetleri kendisine hatırlatılıp da
onlardan yüz çevi "Rabb"in,
yani "Efendi Tann"nm, "suçlu"lardan, "günahiriardan
öc alacağını bildirdiği anlatılırken,
"Biz kesinlikle, onlardan öc alaca- 246 ğız
ya da öcalıcılanz)" dediği, iki ayette daha anlatılmakta:
Zuhruf, ayet:
41; Duhan, ayet; 16. "Tann"sının "öcalıcı",
"peygamber"inin "öcahcı" diye sunulduğunu
görüyoruz. "Tann"sı, "peygamber"i öyle olur
da, "mü'min"leri, yani
"inanır"lan öyle olmaz mı? İslamcı, bunun için "intikamcı"dır işte. "Tann için sevmek, Tann için kin beslemek", islam'ın temel
ilkelerinden biridir. Muhammed'in, bunu dile getiren sözlerine dayanır bu. Muhammed
şöyle der: — "işlerin en üstünü, Tann için sevmek ve Tann için öfkelenip Bir başka kez de Muhammed'in şöyle dediği görülür: — "içinizden kim bir MÜNKER görürse, eliyle onu değiştirsin; Buradaki "münker"in anlamı "tanınmayan,
benimsenmeyen şey"dir. Demek ki Muhammed, her müslümana şu görevi
veriyor: Müslüman kişi, islam Şeriatı'nca "tanınmayan, benimsenmeyen bir şey"mi gördü; hemen "elini", yani "yumruğunu" kullanacak. Diyelim ki yumruğu yeterli olamadı, bununla karşı çıkamadı; "diliyle" karşısına çıkacak. Kötüleyecek, kınayacak, aleyhte propaganda yapacak. Diyelim ki ortam buna de elverişli değil. O zaman da "kalbiyle" yöne-lip "kin besleyecek". islamcı ortamı elverişli bulana dek "kin besler"
karşısında olduğu kimseye, duruma, düşünceye, davranışa.
Ve "intikam" için zamanını kollar. Bu, kendisine verilmiş bir görevdir. islam'ın "Tann"sı, "intikam"ı, kimi zaman
"bu dünya"da, kimi zaman da "öbür dünya"da
yani, "ahiret"te alacağını bildirir. Her ikisinde
de durum korkunç olarak bildirilir. Hele "ahirefte "işkence"
olacağı da anlatılır, "ölüm yok, sürekli işkence
var." En sadist insanın bile kabul edemeyeceği türden bir "azap (işkence".
Bunu anlatan ayetlerle doludur Kur'an. Demek ki islam'ın "Tann"sı, "intikam" alırken
"işkence"siz ol- 247 muyor "intikam"ı. İslamcı böyle bir eğitimle eğitilmekte. Yani İslamcı
da "işken-ce"yi, doğal bulur ve "intikam"ın doğal gereği
sayar. Bu durumda İslamcıdan beklenebilecek tutum, bu doğrultudadır.
Başka bir deyişle, islamcı, "Tanrı için intikam" alacağı kimseye
"işkence" uyguladığı zaman, "kutsal görev"ini yerine getirmekte
olduğuna inanır. Karşılığında, "Tanrı'dan
sevap, mükafat" alacağını düşünür. Coşkulanır
bundan. Muhammed'in
"işkence"yi yasakladığını anlatan
hadis de var. (Bkz.
Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Megazi/30; Ebu Davud, Sünen, Kita-bu'l-Cihad/120, hadis no: 2667.) Ama, yasaklandığı bildirilen
şey, işkencenin yalnızca bir biçimidir "Müsle" denir bu biçime. Vücudun
kimi organlarını, özellikle de bumu, kulakları kesmek, gözleri
oymak anlamında.
"Yüzü dümdüz etmek". Kaldı
ki Muhammed'in kendisi de "müsle (işkence)" yaptırmıştır: Muhammed'in Ureynelilere
yaptırdığı işkence: Ukl, Ureyne kabilelerinden bir kaç (7-8) kişi, Medine'ye gelmişler; biraz hastalanmışlardır. Kır insanları olduğu
için Medine'nin havası kendilerine yaramamıştır.
Muhammed'e başvururlar. Muhammed, "tedavi" için kendilerine "deve sütü" ile "deve
sidiği" içirir Sonra da "zekat develeri"nin
bulunduğu yere (kırlara) gönderir. Burada da "deve
sütü" ve "deve sidiği" içeceklerdir. Kırda
iyileşir adamlar. Sonra develerin çobanını öldürürler;
develeri de önlerine katıp götürürler. Muhammed bunu (her nasılsa) öğrenir. Onların ardından,
yakalasın diye adam gönderir. Sonunda katil ve hırsızların tümü
yakalanır. Ve Muhammed'in
verdiği ceza: Muhammed, yakalananların ellerini, ayaklarını kestirir; gözlerini
oydurur ve Harre denen (son derece sıcak) yere attırır.
Adamlar sızlanırlar, su isterler. Su verilmez. Adamlar taşlan
kemirirler. Ve sonunda ölürler. (Buhari'nin 7 yerde ve 9 yoldan aktarıp
yazdığı bu hadis için bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'z-Zekat/68; Tecrid, h. no: 172; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'l-Kesame/9-14,h. no: 1671; Ebu Davud, Sünen, Ki-tabu'l-Hudud/3,
hadis no: 4369.) Muhammed'in
uygulattığı bu korkunç işkence, Maide suresinin 248 33. ayetine dayandırılır. (Bkz. Aynı kaynaklar) Bu
ayetin, Diyanetin resmi
çevirisindeki anlamı şöyledir: "Allah ve peygamberleriyle savaşanların ve yeryüzünde
bozgunculuğa uğraşanların cezası: Öldürülmek veya asılmak
yahut çapraz olarak el ve ayaklarını kesilmesi ya da yerlerinde sürülmektir.
Bu, onlara dünyada rezilliktir, onlara ahirette büyük azab vardır." "lşkence"yi Muhammed yaptırmış olunca, İslamcı
kişi, "insanlık dışı" bulmaz kuşkusuz.
"Haklı" bulur. Bugünkü İslamcıların üreyip
yetişmelerinde
en başta rol oynayanlardan Babanzade Ahmed Naim (1872-1934. Bkz.
ismail Kara, Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi,
İstanbul, 1987, 1/273-308) de olayı
haklı buluyor, savunuyor, olay nedeniyle
şöyle diyor: —"Biz müslümanlarca, Peygamberin yaptığı şey ne
olursa olsun; doğrudur. Tanrı hoşnutluğuna da uygundur..." (Bkz.
Diyanet yayınlarından Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecridi Sarih Tercemesi, 173.
hadisin açıklaması.) Kısacası:
Birşeyin "insanlık dışı" olması,
İslamcının umurunda değildir. Elverir ki "islam
dışı" olmasın. "IntikanTa, "Tanrı
için işkence etme"ye de böyle bakar İslamcı. Emeğin Bayrağı 3
Mart 1990, Yıl 3, Sayı 23 249 VE KADINA DAYAK islam'ı savunanlar hep şöyle derler: —
"islam, insanlık dinidir, insan haklarına önem verir.
Kadını da yüceltmiştir..." Birçokları islam'ın kendisini bilmedikleri, tanımadıkları
halde, yapılan propagandalara ya da kendi kafasında oluşturduğu
islam'a göre konuşur, islam'ın kendisine, içyüzüne bakıldığı
zamansa gerçek ortaya
çıkar. islam Şeriatı, "din" ayrımı yapar; kendinden
başka bir dini tanımaz. (Örneğin bkz. Âlu Imran: 19, 83, 85) "Irk" ayrımı
yapar; Arap toplumuna seslenir, (örneğin bkz. Meryem: 97) Bu
nedenle Kur'an'ın "Arapça" olarak gönderildiğini
bildirir, (örneğin Bkz. Yusuf: 2; Ra'd: 37; Tâhâ: 113; Şûra: 7; Nahl:
103) "Oymak (kabile)" ayrımı yapar, hukukunda,
"Peygamber"inin diliyle, "HALİFELİK"
kurumunu yalnızca "Kureyş Kabilesi"ne verir. (Örneğin bkz. Ahmed Ibn
Hanbel, 5/220-21.) "Kent-yöre" aynmı yapar; Kur'an ve
"peygamber"in yalnızca "Mekke ve çevresi"ni
uyarmaya yönelik olduğunu bildirir. (Bkz. En'an:92 Şûra: 7) "Zengin-yoksul"
aynmı yapar; "nimet"leri "Tan-rı'nın bölüştürdüğü"nü,
işçinin, çalışanın yanında, bunları çalıştırsınlar
diye
herzaman "patron"un da bulunması gerektiğini,
"Tann"nın kimi insanlara karşı "derecelerle üstün kıldığını"
anlatıp aşılar, (örneğin bkz. Zuhruf: 32.) Yani
"zengin"den, "patron"dan yana ağırlığını
koyar. Ganimetleri paylaştırırken de, "peygamber"i
eliyle bunu yapmıştır. (Buhari'nin de yer verdiği ilgili
hadisleri. Diyanet Yayınlarından Tecrîd'de görmek için,
1040, 1296, 1299-1303. nolu hadislere bkz.) "Müellefetü'l-Kulûb" (gönülleri
islam'a kazandırılmak istenenler) adını verdiği
kimselere, "müslüman" olsunlar ya da bu dinde kalsınlar
diye
"ganimeften rüşvet verdiği gibi, zengin olmalarına
bakılmaksızın, "zekaf'tan da rüşvet vermiştir. (Bkz. Tevbe: 60.)
"Efendi-Köle" aynmı yapmıştır,
insanlann bir kesimini "alman-satılan mal" durumuna sokmuştur.
(Kur'an da sayısız ayetiyle.) Ve "cins" aynmı
yapmış, "erkeği kadına derece ile üstün kılmıştır."
(Örneğin bkz. Bakara: 228.) Bakara
Süresindeki "derece"yle anlatılmak istenenin ne olduğu- 250 Genç Aleviler Harekatı |