251.sayfadan- 303. sayfaya

nu, Kur'an yorumculan ve islam hukukçulan açıklarlarken şu görüşle­ri savunmuşlardır:

"Erkek kadından birçok yönden üstündür:

1- Erkeğin akılca üstünlüğü vardır.

2-   Diyette (kurtulmalıkta) üstünlüğü vardır.

3-   Miras konularında üstünlüğü vardır.

4-   Erkek, "kadı (yargıç)", hükümdür olur, kadın olamaz. Erkek tanıklığa da daha elverişlidir.

5-   Erkek, kadının üstüne evlenebilir. Dilerse kansının, kanlannın üstüne cariye de alabilir. Kadın için kocasının üstüne    evlenmek gibi bir hakkı yoktur.

6-   Mirasda erkeğin payı daha çoktur.

7-   Erkek kadını boşayabilir; kadın erkeği boşayamaz. Erkek kan-sını boşadıktan sonra da süresi içinde dönüş yapabilir, kadının bu yön­de bir hakkı yoktur.

8-   Erkeğin ganimetten payı, kadınınkinden çoktur..." islam dün­yasının ünlü ve en yetkili Kur'an yorumcularından Fahruddin Râzî böyle sayar. (Bkz. F. Râzî, e't-Tefsiru'

1-Kebîr, 6/95) Öteki yorumcular da benzer Sıralamalar yaparlar ve Bakara Suresinin, "erkeğin, kadından derece yönünden üstün oldu­ğunu" anlatan 228. ayetini böyle yorumlarlar. (Bkz. Taberi, Camiu'l-Beyân, 2/275-276; Tefsiru Ibn Kesîr, 1/271; Dr. Kâmil Musa, Derece, Beyrut, 1987, s. 15-26.)

Kur'an'ın "Tann'sı, "erkeği kadına üstün yaptığını" duyurmakla kalmıyor; erkeklerin kanlanna nasıl davranmalan gerektiğini de bildi­riyor:

Dünyanın en ilkel hukukunda bile bulunmayan hüküm:

Nisa Suresinin 34. ayetinin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle: "Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkeklerin, mallanndan sarf etmelerinden dolayı, erkekler, kadınlar üzerine ha­kimdirler, iyi kadınlar, gönülden boyun eğenler ve Allah'ın korunmak-sını emrettiğini, kocasının bulunmadığı zaman da koruyanlardır. Ser­keşlik etmelerinde endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklannda

 

251

 

onlan yalnız bırakın, nihayet DÖVÜN! Size itaat ediyorlarsa onlann aleyhine yol aramayın. Doğrusu Allah Yüce'dir, Büyük'tür."

Çeviride geçen "serkeşlik", ayetteki "nuşûz"un karşılığıdır. "Ser­keşlik", Türkçe Sözlük'te şu anlamdadır: "kafa tutma, baş kaldırma."

Kur'an'm "Tann"sı erkeklere şunu diyor:

—"Eğer karılannızın size baş kaldırmalanndan, kafa tutmalann-dan kaygılanıyorsanız, bu tutumu göstereceklerinden kuşkulanıyorsa­nız, şunu, şunu yapın, sonra da dövün onlan."

"İslam'da kadını dövmenin bulunmadığını" savunanlar, ayetteki bu hükmü görmelidirler. Ayeti okuyup, "... ve sonunda karılarınızı dövün!" buyruğunu unutmamalıdırlar. Ve aynca "kanlar"ın hangi "suçtan" dolayı dövülmelerinin buyurulduğunu da hak-hukuk ve ada­let ilkeleri içinde değerlendirmelidirler.

Düşünün: "Kocaya baş kaldırma suçu" (!) daha işlenmemiş. Ko­ca yalnızca bir "kaygı" ve "kuşku" içindedir. Yani, "kansının kendisi­ne baş kaldıracağından kuşkulanıyor." İşte bu, ayetin hükmüne göre, "kanyı cezalandırmak" için yeterli görülüyor. Dünyanın hangi hukuk sisteminde olursa olsun, "suç"la "ceza" ilişkisi önemlidir. "Suç"a göre, "ceza" verilir. "Suç" azsa, "ceza" da azdır. Ve "ceza", yalnızca "suç iş­lendikten sonra" verilir. En ilkel hukukta bile, işlenmedik bir suçtan dolayı ceza hükmü yoktur. Kur'an'daki bu ayetteyse son derece açık ve seçik olarak bu var.

"insan Hakları"na ilişkin "evrensel bildirinV'lerin kabul edilip be­nimsendiği bir dünyada, İslam Şeriatı'nı savunma çabası içinde olan­lar, bu ayet hükmü karşısında da bocalıyor ve durumu kurtarmaya ça­lışıyorlar. Kuşkusuz, bunu yaparken son derece gülünç durumlara da düşüyorlar, örneğin diyorlar ki:

— "Kur'an'da kadını dövme var, ama bu dövmenin bir koşulu da var: İncitmeden (eza vermeden) dövme." (Bkz. Dr. Kâmil Musa, Me-sail fi'il-Hayati'l-Zevciyye, Beyrut, 1985, s. 126)

Ayette sözü edilen "koşul (şart)" yok. Aynca, "incitmeden döv­me" nasıl olabilir? "Ceza" için başvurulması istenen "dövme", ceza verilen kimseyi "hiç incitmeyecekse", bir anlamı kalır mı?

"Kadının incitilmeden dövülebileceğini" savunanlar, ayetteki "dövme"nin gerekçesini anlatırken, bunun bir "ilaç" olduğunu da sa­vunurlar. "Kadını yola getirmenin bir ilacının da DÖVME olduğunu"

 

252

yazarlar. (Bkz. Muhammed Ali e's-Sabuni, Revayiu'l-Beyan Tefsiru Âyati'l-Ahkâm, 1/474-475.)

Ve düşünün Şeriat savunuculan, ilkellerdekinden daha ilkel olan hukuklanyla uygar dünyanın karşısına çıkıp "biz de vanz" diyebiliyor­lar. Kur'an'lannda, kocaya, daha suç işlememiş olan kadını göstererek: "döv, onu dayakla yola getir!" denip dururken bile...

Emeğin   Bayrağı

17 Mart 1990, Yıl3, Sayı 24

253

 

'ŞEHVET

Türkçe Sözlük'te "şehvet (kösnü)" için şöyle denir:

— "Erkek ve dişinin birbirine karşı duydukları istek", "istek" ama "coşkunca bir istek".

Şerif Cürcanî'nin ünlü "e't-Ta'rîfât"ında "Nefsin, kendisine yatkın olanı isterken gösterdiği harekettir." diye tanımlanır. (Bkz. "Şehvet" maddesi.) Buradaki "nefs", "öz varlık"tır, ya da kişinin "doğal eğili-mi"dir.

Müslüman ahlakçıların sözlerinde "el kuvvetu'ş-şehevâniyye" (şehvet gücü, şehvete ilişkin güç.) diye bir deyim vardır. Eski Yunan düşünce dünyasındaki "erdem (fazilet)" konusundan aktarılma bilgi­lerle "dört ana erdem (adalet-hikmet-iffet-şecaat)" anlatılırken geçer, anlatıldığına göre, eğer kişi, "iffet" erdemini elden bırakmak istemi­yorsa, "Şehvet gücü"ne tutkun olmamalıdır. (Bkz. Saduddin Teftâzânî, Telvih, istanbul, 1310,2/511.) "iffet", özellikle cinsel konuda "dürüst­lük" diye Türkçe'ye çevrilebilir.

Kimi de "Şehvet"i "köpeksi olan ve olmayan" diye ayırır. "Kö-peksi şehvet (e'ş-şehvetu'1-kelbiyye )" şehvetin hem çok aşın olması hem de sürmesidir. (Bkz. Muhammed Ah" Tehanevi, keşşâfu Istılâha-tı'1-Fünün, 1/788.) Buna göre, aşm şehveti olan kimsede, "köpekçi (köpeklere özgü) şehvet" var demektir. (Bkz. Aynı yer.)

Muhammed'in "30 erkek gücündeki şehveti":

Buhari'nin de yer verdiği bir hadise göre, "Muhammed, .günün belirli saatinde, 9 ya da 11 olan karılarını cinsel birleşim için dolaşır ve hepsiyle de birleşimde bulunur"du. Buna nasıl güç yetirebiliyor-du?" sorusuna da şu karşılık verilmiştir:

— "... Ona 30 erkek gücü (30 erkeğinki kadar şehvet) verilmiş­ti."

Bu hadis, Diyanet işleri Başkanlığı yayınları arasında yer alan "Sahih-i Buhari Muhtasar Tecrîd-i Sarih tercemesi" adlı kitapta, 192. hadis olarak yer alır.

Herşeyi "mucize" gibi gösterilmeye çalışılan Muhammed'in "şeh-

254

 

vet"i ve "erkeklik gücü"de öyle sunulmuştur inanırlanna. Kimi hadis kaynaklarında da, Muhammed'de "40 erkeğinki kadar şehvet" bulun­duğu belirtilir.

Kur'an'da "şehvet" tekil olarak iki kez (Bkz. A'râf: 81; Nemi: 55.), çoğul olarak da 3 kez (Âlu Imran: 14; Nisa: 27; Meryem: 59.) ge­çer. Kur'an'da "Şehvet" anlamında "heva"nın da yer aladığı görülür. Tekil ve çoğul olarak çok yerde ve kimi türevleriyle birlikte yer alır. Kur'an sözcükleri uzmanı Râğıb'ın ünlü "el Müfredatında "heva", ay­nen şöyle tanımlanır: "Nefsin, şehvete eğilimi." (Bkz. El Müfredat, H-V- Y.)

"Muhammed'in hevası", en çarpıcı biçimde, kanlanndan Âişe'nin şu sözünde dile getirilir

— "Görüyorum ki senin Rabbin (Efendi Tann'n), senin HEVAN (senin şeyinM keyfini yerine getirmek) için koşuyor." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Tefsir/7; Tecrid, hadis no: 1721; Müslim, e's-Sahih, Rıda'/ 49,50, hadis no: 1464. ve ÖL hadis kaynaklan.)

Hadiste belirtildiğine göre, Âişe bu sözü, Kur'an'm "Tann"sının Muhammed'e seslenerek: "O kanlardan dilediğini geriye bırakır, dile­diğini öne alabilirsin..." dediği, Ahzab Suresinin 51. ayetine bir tepki olarak söylemiştir. (Bkz.Aynı kaynaklar.)

Demek ki Muhammed'in "30 erkeğinki kadar" olan "şehvefini dilediğince doyurması için çok özel önem veriyor "Tann"sı. aynı sure­nin 50. ayetinde, (Diyanet'in resmi çevirisiyle:) "Ey Peygamber! Me-hirlerini verdiğin eşlerini (kanlarını), Allah'ın sana ganimet olarak verdiği cariyeleri, seninle birlikte hicret eden amcanın kızlannı, hala-lannın kızlannı, dayının kızlannı, teyzelerinin kızlannı... almanı helâl kılmışızdır." deyip sayarken "kendisini Peygambere vermek isteyen inanır kadını almasını da, öteki mü'minlerden ayn olarak ve yalnızca Peygambere özgü olmak üzere helâl kıldığını anlamakta. Ve sonunda Muhammed'e verdiği ayncalığın gerekçesini bildirmekte. Bu gerekçe­ye göre, Muhammed'in "bir zorluğa uğramaması içindir" herşey! Yani Muhammed "Şehvet"ini öylesine doyurmah ve bu konuda güçlükler­den, engellerden öylesine uzak kalmalı ki, kendini vahye adamakıllı verebilmeli. Sağlıklı "vahiy" alabilmek için bu gerekli görülüyor. (Bu doğrultudaki yorum için Bkz. F. Râzî, e't-Tefsiru'1-Kebir, 25/220.)

Muhammed'in o "30 erkeğinki kadar" olduğu bildirilen "Şeh-

255

 

vet"ini doyurmasına "TanrTsı hiç mi bir sınır koymuyor?

Aynı surenin 52. ayetine bakıldığı zaman, bir "sınır" koyduğu söylenebilir. Bu ayetin, Diyanet çevirisindeki anlamı şöyle:

— "Ey Muhammedi Bundan sonra, sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana, güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini başka bir eşle değiştirmen helal değildir. Allah, herşeyi gözetlemektedir."

O sırada Muhammed'in "karı" türünden ne kadar "kadın"ı olduğu tartışmalı. Kimine göre kan sayısı 9. (Bkz. Tefsirler, Örneğin: Taberi, Camiu'l-Beyan, 22/21; Celaleyn, 2/111; Tefsiru'n-Nesefi, 3/310...) Ki­mine göre 11. (Hadislere, örneğin Tecrid'de 192 numaralı olarak yer alan hadise bkz.)

52. ayeti ele alan yorumculardan bir kesimine göre; ayette, "(Ey Muhammedi) Bundan sonra sana, cariyelerinin dışında hiçbir kadın helal değildir..."denirken Muhammed'in "kan sayısı"na bir sınır kon­muş, o sıradaki kanlanndan başka bir kan alamayacağı bildirilmiştir. (Bkz. aynı kaynaklar.) Kimi yorumcuya göre de ayette öyle denirken bir "sınır" konmuş oluyor, ama bu sınır, 50. ayette sayılanlar yönünde­dir. (Bkz. F. Râzî, 25/222; Taberi, 22/21-22.)

"52. ayette, Muhammed'in kan sayısına sınır konmuştur." denir­se, o zaman 50. ayette, kendisine bir güçlük çıkanlamayacağı konu­sundaki açıklamayla çelişmiyor mu; buna nasıl bir açıklama getirilebi­lecek?

F. Râzî'nin açıklamasına göre şöyle demek gerekiyor: — "Muhammed, başlangıçta vahye tam alışık değildi. O zaman kendisini vahye daha iyi verebilsin diye gönül işlerinde kendisine daha bir ser­bestlik verilmişti. Ama vahye iyice alışınca, buna gerek kalmadı ve sı­nırlama ondan sonra oldu." (Bu doğrultudaki yorum için bkz. F. Râzî, 25/222.)

Netleştirilecek olursa 52. ayette şunlar söylenmiş oluyor Muham-

med'e:

— "Bundan böyle başka kan sana helal değildir. Ama dilediğin ölçüde cariyelerin olabilir. Kan değiştirmen de olmayacak. Herhangi bir kamun güzelliği seni çekse, imrendirse bile yasağa uymalısın."

Oysa kendisine daha önce, "gönlünün çektiği her kadın"ı alma yetkisi verilmişti. "Tefsir"lerde, bu arada Fahruddin Râzî'de şu çok il­ginç açıklamayı buluyoruz:

256

 

—        "Peygamberin gözü bir kanyı görmüş olsa da gönlü o kadına
düşmüş, o kadını sevmiş bulunsa, o kan, artık kocasına haram olur ve
kocasının o kanyı boşaması gerekir." (Bkz. F. Râzî, 25/222.)

Peki "sınır" konmuşsa, o sınır öylece kalmış mıdır, yoksa sonra­dan kaldınlmış mıdır?

Bu soruya kimi yorumcu, bu arada İmamlardan İmam Şafiî, şu karşılığı verir:

—" 52. ayetteki hüküm yürürlükten kaldınlmıştır (sınır kalkmış­tır)." (Bkz. F. Râzî, 25/223.)

İyi ama "sınırlama" neyle kaldırılmıştır? Yani 52. ayetteki hük­mü yürürlükten kaldıran nedir?

Kimilerine göre, ayetteki hükmü yürürlükten kaldıran bir "ha-dis"tir:

Muhammed'in kanlanndan Âişe şöyle der:

—        "Peygamber, kadınlar kendisine (sınırsız olarak) helal kılın­
madan ölmedi."

Bu hadis, islâm dünyasında en sağlam kabul edilen hadis kitapla­rında da vardır. (Bkz. Tirmizi, Sünen, Kitabu Tefsiri'l-Kur'an/34, ha­dis no: 3216.) Kuşkusuz tefsirlerde de... (Örneğin bkz. Taberi, 22/23-24; Râzî, 25/223.) Hadis kitaplanndan olsun, tefsir kitaplannda olsun, bu hadise, Ahzab suresi'nin 52. ayeti nedeniyle ve ayetteki sınırlama­ya ilişkin hükmün kaldınldığını anlatmak için yer verilir.

Buna göre "hadis", Kur'an'daki "ayet"in hükmünü yürürlükten kaldırmış oluyor.

Peki bu olabilir mi?

Hanefi mezhebine göre: "Evet!" Şafii mezhebine göreyse: "Ha­yır!"

"Usulü'1-fıkh", yani İslam hukuku kitapların, "ayet hükmü"nün "hadis"le kaldırılabileceğine bu hadis örnek verilir, ama Şafiî'nin kar­şı görüşü de açıklanır, (örneğin bkz. Sadru'ş-Şerîa- Teftâzânî, tavdîh-Telvîb, İstanbul, 1310, 2/488-489; İbn Melek, Mebariku'l-Ezhar fi Şerhi Menari'l-Envar, istanbul, 1308, s. 246.)

Şafii'ye göre, Muhammed'in "kan sayısı ve kan boşaması" konu­sunda sınırlama getirmiş olan 52. ayetteki "hüküm", yürürlükten kaldı­nlmıştır, ama "hadis"le değil; 50. ayetle... Bu durumda bu iki ayetin öncelik sırası,Kur'an'daki gibi değildir. Yani 52. ayet Kur'an'da daha

257

 

sonra yer almışsa da, aslında 50. ayetten öncedir. (Bkz. Aynı kaynak­lar.)

Sözün özü: Muhammed'in "Şehvet"ini belirli sayıdaki "kanlar"la ve sınırı çizilmemiş olan "cariyeler"le doyurması yeterli görülmüyor bu açıklamalara göre.

 

İslam hukukuna göre 9, hatta 5 yaşındaki bir kız da "şehvet" konusudur:

İslam hukukunda "müştehât" diye bir sözcük yer alır. Ve çok önemlidir. Anlamı da: "şehvet konusu olacak yaşa gelmiş olan kadın." "Kadın"ı hep "şehvet aracı" olarak gören İslam Şeriatı'ndaki hüküm şöyle:

"9 yaşma gelmiş olan kız, şehvet konusudur, onunla evlenilebilir. İmam Azam Ebu Hanife'den ve Ebu Yusuf tan aktarılan bir görüşe gö­re de 5 yaşındaki bir kız da Şehvet ve evlilik konusu olabilir." (Bkz. Tehanevi, Keşşaf, 1/788.)

İslam dünyasında en sağlam hadis kitaplarının yer verdiği hadis­lere göre, Muhammed de, Âişe!yle, Âişe 6 yaşındayken evlenmiş, 9 yaşındayken de gerdeğe girmiştir. (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu Me-nakıbi'l-Ensar/44; Tecrid, hadis no: 1553; Müslim, e's-Sahih, Kita-bu'n-Nikah, hadis no: 1422...)

Emeğin   bayrağı 15 Nisan 1990, Yıl 3, Sayı 26

258

DÎN DUYGULARINI İNCİTMEK SUÇ MUDUR?

 

Daha güzel bir dünya için her zaman daha ileri bir hukuk gerekli. Prangalı olmayan, dinamik, canlı ve gereken hızla yürüyen, çağdaş bir hukuk.

Türk Medeni Kanunun'nun kabul edilişindeki gerekçesinde din ve şeriat hukukunun neden bırakıldığı çok açık biçimde anlatılır. En temel neden şöyle özetlenebilir: Din - şeriat kuralları "değişmez" özel­liktedir. Dinamik değildir. Yaşamsa sürekli değişir. Beliren yeni ge­reksinimler, yeni karşılıklar ister. "Değişmeyen" kurallarla kolay iler-lenemez, çağdaş olunamaz. Oysa yeni Türk Devleti, her yönden ileri ve çağdaş olmaya yönelmiştir...

"Hukuk" var ki, ayakları "pranga"lıdır.

Hukukun prangaları türlüdür. Bunlardan kimi, geleneklerden, be­lirli din ve inançlardan kaynağını alır. Bunlarla bağlı olan hukuk, kimi zaman kötürüm, kimi zaman aksaktır.

Gerçek anlamıyla bir "hukuk devleti"nde ve çağdaş toplum yaşa­mında, etkinlik, egemenlik geleneklere, din ve inançlara verilemez. Verildiğinde de "hukuk"tan, "çağdaşlık"tan söz edilemez.

Durum bu olunca, "din duygularını incitmek"ten kaçınılabilir mi?

Bir gerçektir: "Yeni" geldiğinde, "eski"ye bağlı olanlar, sevimli bulmayabilirler onu. Yararlı bile olsa; zararlı, kötü ve düşman görebi­lirler. Karşısına geçip onunla savaşabilirler. Ve her karşılaştıkça on­dan incinebilirler.

Din - şeriat inanırları, bağımlıları için ters, "rahatsız edici" ve "incitici" olanlardan kaçınıhrsa işin içinden çıkılamaz, hiçbir yere de varılamaz. Bu kesimdekilerin "dinsel duygularını inciten" çok şey var­dır yaşamda.

"Dinsel duyguların incitilmemesi" gerektiğini savunanlardan ki­mileri amaçlıdır. "îslami düzen"in, yani şeriatın yeniden gelmesini is-

259

 

mileri amaçlıdır, "tslami düzen"in, yani şeriatın yeniden gelmesini is­terler. Çeşitli kılıklara bürünerek bunu sağlamaya çabalarlar. Savunan­ların kimileriyse "iyi niyetli"dir. insanca duygular taşırlar, "incit-mek"ten, "incitilmek"ten yana olmadıkları için savunurlar bunu. Ne var ki yanlışa, hem de tehlikelisine düştükleri açık.

Kimi hukukçular da, Türk Ceza Yasası'nm 175. maddesiyle, "di­ni duygulan incitme"nin "suç" sayıldığı görüşündedirler.

Bilindiği gibi bu madde, 1986'da, ancak bir İslam şeriatı mollası­nın kafasından, kaleminden çıkma olabilecek türden bir metinle değiş­tirilmiştir. Hele gerekçesi!... Siyaset tarihçisinin, incelemecinin, gele­ceğin hukukçusunun bu değişikliği ele alırken, hele gerekçesi üzerinde durup düşünürken; anayasasında"... laik ... bir hukuk devleti" olduğu yazılı bir devletin yasama organına nasıl getirilebildiği- ne ve kabul edildiğine şaşmaktan kendini alamayacağını düşünüyorum. Ama iyi ki, Anayasa Mahkemesi bu değişikliği "iptal" etti (4.11.1986). Bugün yürürlükte olan biçimi, 20.5.1987 tarihlidir. Kuşkusuz, çağın gerisinde olmayanlann üzerinde çok şey söyleyebileceği noktalar yine vardır içeriğinde.

Bununla birlikte, bu maddede ve gerekçesinde bile, "dini duygu-lann incitilmesi"nde sözedilmiyor ve bunun suç sayıldığına ilişkin bir hüküm yer almıyor.

Öyleyken ve ünlü hukukçu Prof. Dr. Faruk Erem, söz konusu maddedeki hükümleri ele alırken; yazık ki "tezyif edilen (değersiz gösterilen) din ve mezhebe mensup kimselerin "dini hislerini rencide edecek" (dinsel duygulannı incitecek) türden yayının ve başka davra­nışın önlenmek istendiğini ileri sürüyor.1 Erem, görüşünü, Yargıtay'ın bir karanna da dayandınyor.^ Erem'i kaynak gösteren Abdullah Pulat Gözübüyük gibi aynı sonuca varan başka hukukçular da var.3 Ve ya­zık ki Anayasa Mahkemesi'nin karannda da, bu görüş doğrultusunda

sayılabilecek sözler bulunuyor.

Burada dayanak alınan maddenin üçüncü fıkrasının üzerinde du­rulan hükmü, yasanın alındığı yasada yok. Yapılan ilk çeviride de bu­lunmuyor.^ Yani sonradan eklenme. Belki de bu nedenle hangi amaca yönelik olduğu iyice bilinmiyor.

Erem, "bugünkü devletin, dinin müdafiiliği (savunuculuğu) göre-

260

 

vini üstlenmiş olamayacağını" belirtiyor.0 Bu, çok doğrudur.

Yasanın koruduğu, din ve mezheplerin kendisi olamayacağına göre nedir?

Erem'in de içinde bulunduğu kimi hukukçular, yukanda da belir-  , tildiği gibi, "dini duygulardır" karşılığını veriyorlar. İşte bence, yanlı  ;şın kaynağı burada. Bence yasa, "dini duygular"ı değil; insan onurunu,   kişiliğini güvence altına alıyor. Hiç kimsenin, "din"inden, inancından dolayı da olsa, aşağılanamayacağını, kınanamayacağını hükme bağlı-  yor. isteniyor ki herkes dinini, inancını özgürce seçsin. Bölüm başlığı-    nın: "Din Hürriyeti Aleyhinde Cürümler" olması da amacının bu oldu­ğunu, suçun konusunun "dini duygulan incitmek" değil; "din - inanç özgürlüğüne saldın" olduğunu gösterir. Erem de bunu kabul etmek zo­runda kalıyor, ne var ki "kanunun sistematik taksimindeki bir eksikli-    ğe" bağlıyor.' Oysa başka yasa maddeleri, en başta Anayasanın 24. maddesinin 1. ve 3. fıkralan da bunu dile getirir niteliktedir. Kimse ne dininden, inancından; ne de inançsızlığından, düşüncesinden dolayı   kınanabilir. Bu evrensel ilke de anayasal güvence akında. Erem, şunu  belirtmekten de kendini alamıyor: "Kanunun gayesi, dinleri ve mez-hepleri her türlü tenkit dışı bırakmak, onlara neşriyat (yayın) sahasın­da bir dokunulmazlık tanımak değildir."** "Dini duygulan incitme­den"    din ve mezhebi "tenkit" etmek (eleştirme) nasıl olabilir? Olabilir mi?

Anayasa Mahkemesi'nin karannda şunlan okuyoruz: "Modern devlette din, kimi halclara sahip olmanın şartı değildir. (...) Laik dev­lette herkes dinini seçmekte ve inançlannı açığa vurabilmekte tanın­mış olan din ve vicdan özgürlüğünün sınırlan içinde serbesttir. Hiçğ l bir dine itikadı olmayanlar için de durum aynıdır.""

Anayasanın 174. maddesinde, "Türk Toplumunu çağdaş, uygar-
lık seviyesinin üstüne çıkarma ve Türkiye Cumhuriyeti'nin laiklik ni- 
teliğini koruma amacı"nın, her türlü yasa girişiminin üstünde olduğu, açıkça belirtilir. Bu amaç, "dini duygulan incitme"ye götürdüğünde durum ne olur? Amaçtan vaz mı geçilir, ya da sapmak mı gerekir?

Yasada da, gereçesinde de yer almadığı halde, "dini duygulan in-citme"yi "suç" saymak, "cezalandırma yoluna gitmek, Türk Ceza Ya­sası'nm 1. maddesindeki genel ve evrensel hukuk ilkesine de aykındır.

261

"Yasa"sız "suç" olamaz ve "yasanın   açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez"

Sonuç:

Çağ, çağdaş uygarlık, uygarlığın gerekleri ve kimi temel, evren­sel ilkeler bir yana bırakdmadan, "dini duyguları incitmek" suç sayıla­maz.

Ekonomi   ve  Politikada   Görüş

Nisan 1990, Sayı 41

262

SÜLEYMAN ATEŞİN MEKTUBU VE KARŞILIĞI

Gönül ister ki mektuplar bir bir ele alınsın, hepsine yer ve karşı­lık verilsin. Ne var ki, gönlün istediği her zaman oluyor mu? Derginin sayfalannın sınırları ortada. Bu köşe, daha da sınırlı. Mektuplara yanıt için iki sayfa ayrıldığı halde... Ancak olabildiğince oluyor.

Diyanet tşleri Eski Başkanı

Prof. Dr.  Süleyman  Ateş'in  mektubu

Mektuplar arasında Süleyman Ateş'inki de var. Ateş, hem bu alandaki çalışmalarıyla tanındığı, hem de ve belki de daha önemlisi Diyanet İşleri Başkanı olarak görev yaptığı için ayrı bir önemi, özelli­ği var. Mektubuna da bu nedenle ayrı bir önem verilmesi gerekir.

Ateş'in mektubu şöyle başlıyor:

"2000'e Doğru Dergisi'nin 11 Mart 1990 sayısının Turan Dursun imzasıyla yayımlanan bir yazısında: 'Kur'an'da AY'ın bir mucize ola­rak ikiye bölündüğünün söylendiği, gerçekte böyle bir şeyin olamıya-cağı, bu ifadeyle Kur'an' in bilime ters düştüğü anlatılıyor. Ömrünü Kur'an'la geçirmiş bir insan olarak bu sathî yorumu düzeltme ihtiyacı­nı duydum"

Ateş, "Önce şunu kesinlikle belirteyim ki Kur'an'ın kendi orijinal vahyinde bilimle ters düşen hiçbir şey yoktur." diyor. Buna göre, Ba­kara Suresinin 259. ayetinde anlatılan "eşeğiyle birlikte ölen bir kişi­nin bulunduğu yerde YÜZYIL ölü olarak kaldığı, sonra önce kendisi­nin dirildiği; sonra eşeğinin kemiklerinin birleştiğini ardından kemiklerin etle kaplandığını ve sonunda diriliverdiğini gördüğü "bili­me ters düşmüyor". 260. ayette anlatılan "îbrahim"in dört kuşu parça­layıp her bir parçayı bir dağın üzerine koyduğu, sonra bu kuşları çağır­dığı, kuşların dirilip İbrahim'in çağrısına uyarak uçup yanına geldiği", bilime "ters düşmüyor". Âlu Imran Suresinin 49. ve Maide Suresinin

263

 

110. ayetlerinde anlatılan "İsa'nın "kuş heykeli' yaptığı, bu heykele üfürdüğü, çamurdan kuşun, canlanıp kuş olduğu, İsa'nın ölüyü diriltti­ği" bilime "ters düşmüyor". Kur'an'da anlatılan, Sümer söylencelerin­den Tevrat'a, oradan da Kur'an'a geçtiği, artık "îlahiyatçılar"ca bile ka­bul edilen "Nuh Tufanı" ve Ankebût Suresinin 14. ayetinde anlatılan "Nuh'un-toplumu içinde 950 yıl kaldığı", bilime "ters düşmüyor"...

Süleyman Ateş, sonra, Kur'an'ın "ilmiliği"ne, kendi deyişiyle bir Hıristiyan bilim adamının Kur'an'a hayranlığı"nı tanık gösteriyor ve sonra konuya giriyor.

Süleyman Ateş'e göre Kur'an'da, "AY'ın (ikiye) bölündüğü" anla­tılmıyor. Ateş, "Kur'an böyle bir şey söylememiştir, ama çürük riva­yetleri gerçek sanan yorumcular, Kur'an'ı rivayetlere göre yorumlayıp hataya düşmüşlerdir." diyor.

Demek ki, Süleyman Ateş'e göre: Kamer Suresinin ilk ayetlerin­de anlatılan "AY'ın bölünmesi"ne ilişkin "rivayetler", yani "hadisler", tümüyle "ÇÜRÜK"tür.

"Bu rivayetler çürüktür" diyebilecek bir "Hadisçi"   gösterilebilir   mi?

Süleyman Ateş, lütfen bir "hadisçi" bulsun. Evet arasın, tarasın yalnızca bir "hadisçi" bulsun ve o hadisçi, konumuza yani "AY'ın iki­ye bölünmesi"ne ilişkin "hadisler"in "rivayetler"ine "çürük" desin. Ateş, bunu diyen, kitabında böyle bir sava yer veren bir hadis uzmanı bulsun yeter. İşte meydan, Süleyman Ateş bunu başarırsa, konumuz-daki tartışmayı kazanmış sayılacaktır.

Konuya ilişkin "hadis"lerin yer aldığı kaynaklar, Buhari'nin, Müslim'in "e's-Sahih"leri gibi sağlamlıkları İslam dünyasında benim­senen hadis kitaplarıdır. Bunlardaki hadisler de "çürük" değil; "sağ­lam" olarak kabul edilir. Ayrıca, konuya ilişkin hadislerin sağlamlık derecesinin "şöhret" basamağında olduğu da hadis uzmanlarınca belir-tilegelmiştir. Dahası, kimilerince bu hadislerin, "mutevatır" olduğu ya­ni sağlamlığın en yüksek bsamağında bulunduğu savunulmuştur.

İslam'ın ateşli savunucularından ve zorlamalı yorumlarıyla Kur'an'ı bilim dünyasındaki gelişmeler karşısında savunmaya çabala-

264

 

yan Süleyman Nedvi ve onun kitabını dilimize çeviren ve yine zorla­malı yorumlarıyla tanınan Ömer Rıza Doğrul bile, bu konuda Süley­man Ateş'in yaptığını yapmıyor. Nedvi'nin kitabında (Doğrul'un çevi­risinde) şunları okuyoruz:

"Kıyamet alametlerinden biri, KAMER'in (AY'ın) ikiye bölün­mesidir. Bu alamet Resul-u Ekrem tarafından gösterilmiştir. Kur'an di­yor ki: 'Kıyamet yaklaştı, KAMER bölündü; fakat onlar bir ayet (mu­cize) gördükçe yüzçevirirler ve bu ânzî bir sihirdir (büyü) derler.' Akliyyundan olan bazı müslümanlar, şakk-ı kamer (Ay'ın bölünmesi) mucizesinin peygamberimiz zamanında vuku bulmadığını, belki bu­nun Kıyamet alametlerinden biri olduğunu söylerler. Bunu kabul için (Kıyamet yaklaştı ve Kamer (Ay) bölündü' nazm-ı celilindeki mazî fi­illerin (geçmiş zaman kiplerinin), müstakbeli (geleceği) ifade ettiğini kabul etmek icap eder ki bu doğru değildir. (...) Şakk-ı kamer (AY'm bölünmesi) hadisesi, Buhari, Müslim Tirmizi, İbn Hanbel, Tayalisi, Hâkim, Beyhakî, Ebu Naim tarafından en sarih (açık) surette kaydo­lunmaktadır. Bu hadisenin ravileri 'ashab'dan Abdullah İbn Mes'ud, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Ömer, Enes İbn Mâlik, Cübeyr İbn Mut'im, Ali İbn Ebi Tâlib, Huzeyfe Îbnü'l-Yemân ile sair zevattır..." (Süleyman Nedvî, Asr-ı Saadet, çev. Ömer Rıza Doğrul, istanbul, 1928,2/1605-1606.)

"Ay'ın.Muhammed zamanında bölündüğünü" anlatan Peygambe­rin arkadaşlannm, Kamer Süresindeki ayetleri açıklamaya yönelik söylediklerini yalanlayabilirsiniz. "Bunlar, yalan söylüyorlar, böyle birşey olmamıştır." diyebilirsiniz. Nasıl ki böyle diyenler olmuştur. Kaynaklarda belirtildiğine göre Nazzam da (ölm. 845.) bunlar arasın­dadır. İbn Kuteybe (828-889) Nazzam'ın, "Ayın Muhammed dönemin­de mucize olarak bölündüğünü gördüğünü" söyleyenlerden Abdullah İbn Mes'ud'u yalanlamasına değiniyor ve şunlan yazıyor. (Arapçasın-dan aynen çeviriyorum):

"Nazzam, İbn Mes'ud'a yalancılık suçunu yüklüyor. Buysa, ger­çekte İbn Mes'ud'u yalanlama değil; Peygamberlik simgesini küçült­mektir; doğrudan Kur'an-ı Azîm'i yalanlamaktır. Çünkü Tann: 'Kıya­met yaklaştı, Ay (ikiye) bölündü.' diyor. Eğer Ay o zaman ikiye bölünmeyip de Tann'nın bunu söylerken amacının 'Ay gelecekte bölü­necek' demekse, ardından 'Onlar (inanmazlar) bir mucize gördüklerin-

 

265

 

de, yüzçevirirler ve bu, bir büyüdür derler...' demesinin anlamı ne olur? Bu söz, bir topluluğun, Ay'ı bölünmüş olarak gördüklerinin bir kanıtı değil midir?" (İbn Kuteybe, Te'vilu muhtelifi'l-Hadis, Mısır, 1326, s. 30-31.)

Süleyman Ateş'in  yorumu

Süleyman ateş, "işin gerçeği şudur" deyip şunları yazıyor:

"Kamer Suresinin birinci ve ikinci ayetlerinde kıyametin çok yaklaşmış olduğunu belirtmek üzere: 'Kıyamet saati yaklaştı, Ay yarıl­dı. (İnsanlar böyle) bir mucize görecek olsalar dahi yine yüzçevirirler. Ve süregelen bir büyüdür derler.' buyurulmaktadır. Bu ifade, âyetlerin indiği zaman AY'ın yarılmış olduğunu değil; Kıyamet arefesinde dü­zenin bozulup Ay'ın yarılacağım anlatır. İleride olacak işlerin kesinli­ğini belirtmek için, olayın geçmiş zaman kipiyle anlatılması Arapça'da olduğu gibi Türkçe'de de vardır. Meselâ fakültenin son sınıfına gelmiş bir öğrenciye: 'Sen artık fakülteyi bitirdin!' denir. Bu tabir, öğrencinin fakülteyi bitireceğinin kesinliğini anlatır."

Ateş'in dediği gibi, geleceği kesin olan bir olaydan, "geçmiş za­man kipi"yle sözedilmesi vardır. Ama yerine ve sözdizimine göre olur bu. Her yerde ve her söz için bu olmaz. Kamer Suresinin sözü edilen ayetlerinde de bu olamaz. Olamayacağı için de "müfessir"ler Ateş'in ileri sürdüğü anlamı verme yoluna gitmemişler, gidememişlerdir. Arapça'daki "hakikat"i, "mecaz"ı, Arapça'nın her türlü özelliğini çok iyi bildikleri için...

Ateş'in dediği anlam verilecek olsa, Kamer Suresinin "Kıyamet yaklaştı ve Ay bölündü" diyen birinci ayetinin anlamı şu olacaktır:

"Kıyamet yaklaşacak ve Ay bölünecek". "Kıyamet yaklaşacak" demenin saçmalığı ortada. Bunu uzun uzun anlatmaya gerek yok. Öy­leyse "Kıyamet yaklaştı" anlamında kullanıldığını kabul etmek gere­kir. "Ve Ay bölündü.", anlamındaki sözle "ve Ay bölünecek." demek istendiğini düşünelim. O zaman ayete şu anlamı vermek gerekecek:

"Kıyamet yaklaştı ve Ay bölünecek."

İşte bu olamaz. Bunun olamaycağınm gerekçesi "tefsir"lerde şöy­le açıklanır:

266

 

"Geçmiş zaman kipine, gelecek zaman anlamı yüklemek çok uzak bir olasılığa zorlanmaktır." (Bkz. Hâzin, 4/226; F. Râzî, 29/28.)

Fahruddin Râzî şöyle diyor:

— "Müfessirler tümüyle derler ki, 'anlatılmak istenen şudur: Ay, bölünmüştür. Ve bu (ikiye)bölünme geçmiş zamanda (Peygamber dö­neminde) olup gerçekleşmiştir." Hadisler de, bölünme olayını kanıtla­mıştır. Buhari'nin e's-Sahih'inde de sahabeden bir topluluğun aktardığı "meşhur bir hadis yer alır". (Bkz. Râzî, aynı yer.) Tefsirlerde, "Ay bö­lündü" anlamındaki söze, "Ay (ileride) bölünecek" diye anlam verme­nin "bâtıl" olduğu belirtilir. (Örneğin bkz. Hâzin, aynı yer.)

Süleyman Ateş, "geçmiş zaman kipi"yle "gelecek zaman" da ola­cakların anlatıldığına Kur'an'dan örnekler vermeye çalışıyor, ama o verdiği örneklerin sözdizimleri gelecek zaman anlamı vermeye elve­rişlidir. Kamer Suresinin konumuza ilişkin ayetlerindeki sözdizimiyle gelecek zaman anlamı vermeye hiçbir biçimde elverişli değildir.

Süleyman Ateş, ikinci ayetin başındaki sözlere de olduğundan başka anlam veriyor

Süleyman Ateş'in kaynakları

Kısacası: Süleyman Ateş'e göre, "Kur'an'da, Ay'ın (ikiye) bölün­düğüne" ilişkin bir anlatım yok. Kur'an'da böyle bir şey anlatılmıyor. Dahası, Kur'an'da "böyle bir şeyin olmadığı" anlatılıyor. Ateş bunu ileri sürerken: "Esasen büyük müfessirler, olayı böyle açıklarlar" di­yor. Ateş'in anlatmasına göre, islam dünyasında "büyük ve muteber müfessirler" olarak bilinegelmiş olanların hiçbiri "büyük müfessir" de­ğil. Ateş iki kaynak veriyor Mehasinü't- Te'vil. Ve E't- Tefsiru'l-Hadis. İkincisinin de konuya ilişkin yerini yanlış yazmış. "2/61-62" demiş. Doğrusu: "1/61-62". Bu iki kaynağın yazarlarını da belirtme­miş. Biz belirtelim: Birincisinin yazarı: Muhammed Cemaluddin el Kâsımî. İkincisinin yazanysa: "Büyük müfessir" olması şöyle dursun, İslam dünyasında, ilgili olanlarca bile pek tanınmayan: Muhammed İzzet Derûze. Şunu da belirtelim: Süleyman Ateş, bu kişinin, islam dünyasında konunun uzmanlarınca ciddiye alınmayan zorlamalı yo­rumlarını, kendisinin özgün görüşleri, yorumlan imiş gibi yazıyor. Bi-

 

267

 

rinci kaynaksa (Kâsımî), kendisini doğrulamıyor. Yalnızca, "Ay"ın Muhammed döneminde bölündüğünü" kabul etmeyenlerin, "kâfir, din­siz" sayılamayacaklarını anlatıyor.

 

Süleyman Ateş'e bir çağrı

Süleyman Ateş'i yüzyüze tartışmaya çağırıyorum: Kendisinin se­çeceği yerde, konunun uzmanları önünde, kaynaklan ortaya koyarak tartışalım. "Ömrünü Kur'an'la geçirmiş" olduğunu söyleyen ve Diya­net İşleri Başkanlığı da yapmış olan Profesör kabul ederse buyursun "minder"e.

Önümüzdeki hafta öteki mektuplara geçilecek. Birkaç mektup ve karşılığına yer verilecek.

268

 

MEKTUPLAR

Bu köşe elvermediği için gelen mektuplara karşılık verilemiyor. Uzun zaman aradan geçtikten sonra ancak birkaçı ele alınabiliyor. Oy­sa gönül isterdi ki, hepsi tek tek ele alınsın ve hepsine yer ve karşılık verilsin.

Gelen mektuplar ya islamcı çevrelerden "küfür", "tehdit" biçi­minde oluyor; ya da laik çevrelerden övgü biçiminde... Eleştiri niteli­ğinde pek olmuyor.

"Küfür"ler, "tehdit"ler hemen hemen aynı biçimde, aynı havada, öylesine ki, başı okununca ardından ne geleceği belli oluyor. Çoğu imzasız; kimi de "acayip" adlarla. Belli ki "takma ad"lar... Oysa eleş­tiri olsun isterdik. Şöyle soğukkanlı ve uygarca...

Küfürler ve tehditler:

istanbul'dan Osman Blada P.I.T. adına yazdığını belirtiyor. Bu harflerin ne anlama geldiğini de açıklıyor: "Puştları İtlaf Tugayı" de­mekmiş.

Mektubun altında "not" anlamında "Hamiş" denerek şu not dü­şülmüş:

"Eğer paçanız sıkıyorsa, bu mektubu dergi zanettiğiniz o paçav­rada neşretmekten çekinmezsiniz. Lâkin nerede sizin gibi yavşaklarda o cesaret?"

Mektup şöyle başlıyor:

"Eya mütedeyyus-ı müntehip Turan Dursun dümbüğü,

Eya fâcir-i fâsık-ı kâzib-i mel'un sıfatını hakkıyla iktisâb etmiş hamam oğlanı,

Eya hâmil-i tac-ı şeytanî, lâbis-i libası katranı ile telebbüs etmiş Athenegoras kılıklı Selman Rüşti mukallidi nadide pezevenk,

Eye nâr-ı cehennemin yağlı kütüğü,

Cenâb-ı Hakk'ın kahn, laneti ve intikamı üzerine olsun; Resulünün ve ashabının şefaati senden ırak olsun. Dibace kabilinden

269

 

olmak üzere haşr gününde dinozorla hamam böceği beynindeki bil­cümle haşarat ve sürüngen takımıyla birlikte haşrolunarak, cehenne­min en mutena semtinde Ebu Cehil ve Ebu Leheb misillu cümle yara­nınla ebediyyen komşu olmanı niyaz ederiz."

Ve "Ulan ey tenasül cihazlarımızın daimi atış poligonu mevkiini ihraz etmiş olan müstesna yavşak..." diyerek sürüp gidiyor. Tam "âdab-ı îslâmiyye''ye uygun olarak... Bu kesimde "şaheser" olur umu­duyla yazılmış olsa gerek. Ama bence o denli de değil. Çünkü neler neler var bu alanda.

Bu "küfürname"nin tümüne yer verilebilirdi. Ama bu, öteki okur­lara haksızlık olurdu. Onun için hoşgörüle...

"Âdab-ı tslamiyye"ye tam uygun mektup kaleme alıp göndermiş olanlardan biri de yine İstanbul'dan, Zarfın üzerinde: "Ahmet Akar"ın gönderdiği yazılı. Ama mektupta ad yok, imza yok.

Bu İslam "kahraman"ı da "Ey Amerikan uşakları, namussuzlar!" diye başlıyor. "Namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz, adi, köpek, Ameri­ka'nın ve Rusya'nın besili köpekleri..." türünden sövgüler sergiliyor. Bu arada da tehditler:

"Ey sen alçakların ta alçağı Turan Dursun! (O köpeklerin nasıl gebertildiğini gördün mü? Sen de öyle köpek gibi sürüne sürüne ge­bertileceksin. (...) Senin o adi abin Rüşti'yi ingiltere koruyor; ya seni kim koruyacak? Alçakların ta alçağı. Mektubuma istemeyerek son ve­rirken Allah'ın büyük harieti üzerin olsu!!! Bütün bela ve musibetler üzerinizde olsun. BÎJÎ islam! Yaşasın islam!"

"Cihadü'l-Islam li Felahi'l (yani Kürdistanın Kurtuluşu için Isla-mi Cihâd) yazısı eski harflerle ve imza yerine (amblem) konmuş bir mektupta da "Turan Bey, siz Salman Rüşdi'nin yaptığından daha beter yapıyorsunuz. Çünkü Salman Rüşdi'nin yaptığı, sizinkinin çeyreği ka­dar değildir. Biz insanların düşüncelerine saygı gösteren insanlarız. Ama insan da bu saygınlığını lekelememeli! Lekelediği zaman bizler de onun saygınlığını lekeliyebilecek güçte olduğumuzu ve her zaman sizin gibi yüreksizlerin üstesinden gelebileceğimiz peşinen söyleye­lim. Sonunda bizi uyarmadı demeyesiniz..." Tehdit ve aşağılamalar sürüyor.

"As Bıçakçı" adını kullanmış olan bir müslüman da köşemdeki bir yazımı kesmiş, resmimdeki kaşımla gözümle oynayıp kendince

270

 

"şeytan"a benzettikten ve bir hançeri boğazıma sapladıktan sonra bir zarfın içinde bana (2000'e Doğru kanalıyla) göndermiş. Üzerinde de küfürler, tehditler. "Bana bak şeytanın çocuğu! Herşey iyi, tamam da, müslümanlarla dolup taşan bir ülkede bu din bilgisi diye saçma sapan yazmak senin neyine. Yoksa canından bezip hayatından vaz mı geç­tin? Eğer bir an önce geberip cehenneme gönderilmek istiyorsan der­ginizin gelecek sayısında (15 Ekim 1989'daki sayısında) da yaz da bir yolunu bulup icabına bakanz. O konuda hiç şüphen olmasın. Hiç acı çektirmeden cehenneme postalarız. Eğer bu sayfayı dergiden çıkarma­yıp da yazmaya devam edersen bunu böyle bil ki, Selman Rüştü gibi kendi ölüm fermanını kendi elinle vermiş olursun."

Sövgüler, korkutmalar içeren mektuplar sürüp gidiyor.

Küfür ve tehditler boşuna...

"Küfür" de, "tehdit" de yüreksizliğin, tükenmişliğin ürünüdür. Ve boşunadır. "Tabu"lar üzerine gidiş sürecek, şimdiye dek "ya-lan"larla örtülegelmiş, karanlıklarda —güçlülerin yararına— saklana-gelmiş ne denli "mesâil-i müstetire (gizli-saklı din konulan)" varsa, bir bir ortaya dökülüp sergilenecektir. Buna kimsenin kuşkusu olma­sın. Daha güzel bir dünyanın, ışıklı dünyanın, özgürlüklerin, insan aklı ve bilimin tüm boyutlarıyla geçerli olduğu bir dünyanın kurulması için bu tür çabalar, su kadar, hava kadar... gereklidir. Ve şu da unutulma­malı ki, bunun, korkulagelen, ürkülegelen "izm'lerle de hiçbir ilgisi yoktur.

Övgüler

Bu köşede çıkan yazılardan övgüyle sözeden mektuplar da az de­ğil. Bu mektuplann tümüne yakın bir bölümünde dile getirilen bir is­tek var: "Turan Dursun"un yazdığı yazılar, bir kitap olarak basılıp ya­yımlansın." Önce bu ortak isteğe karşılık vermek gerekiyor:

271

 

Yazılar, bir kitap olarak yayımlanacak

Bu köşedekilerin de içinde bulunduğu ve "din" konularına ilişkin yazılar bir kitapta toplanacak. İlk kitap yayımlanacak. İkinci, üçüncü, dördüncü kitaplar da ardından gelecek. Böylece, "din karanlığı"nın ve içinde beslenegelen "tabu"lann hakkından gelmeye çalışılacak. "Kay-naklar"la, "akıl ve bilim" ışığıyla... İnsanca ölçülerin geçerli olduğu daha güzel bir dünya için... Bekleyin lütfen...

Köln'den yazan Halis Altunsoy, mektubunda şöyle diyor:

"Din Bilgisi sayfasında çıkan yazılarınızı ilgi duyarak okuyorum. Sizden iki ricam var. Birincisi: Bu konuda çıkan yazılarınızı içeren bir kitabınız varsa onu istiyorum. İkincisi: Zebur ve özellikle Tevrat'ın Türkçesini nasıl temin edebilirim? Yardımcı olabilirseniz müteşekkir olurum.

Sevgili okur. Kitabın çıkması uzun sürmez. Çıktığı zaman öğre­neceksiniz. Böylece birinci isteğiniz yerine gelecek, ikinci isteğinizi oluşturan sorunuza gelince:

"ZEBUR" diye bir kitap yok

Bu sözcük, Kur'an'da tekil olarak üç kez geçer: Nisa: 163; îsrâ: 55; Enbiya: 105. Birinci ve ikinci ayette, Kur'an'ın "Tanrı"sı şöyle di­yor:

—"Ve Davud'a Zebur'u verdik." (Nisa: 163; îsrâ: 55.)

Üçüncü ayetteyse şöyle dendiği görülüyor

— "Andolsun ki Tevrat'tan sonra Zebur'da da yazdık ki, 'Yeryü­züne, iyi kullarım mirasçı olacak'." (Enbiya: 105.)

"Zebur" sözlük anlamıyla "kitap yazma", "kitap", özellikle de "içinde hikmet (yararlı Tanrısal bilgiler) bulunan kitap" anlamlarında­dır. (Bkz. Râğıb el Müfredat, Z-B-R.) Çoğul olarak geçtiği yerlerde kullanıldığı dört anlamdan biri de bu sözlük anlamıdır. (Bkz. Ibnü'l-Cevzî, Nüzhetü'l-A'yüni'n-Nevazır, Beyrut, 1985, s. 338.)

Davud'un "Zebur" diye bir kitabı yoktur. Davud'un "Mezmurlar"ı vardır. "Mezmurlar", bugün "Ahd-i Atik (Eski Ahd, Eski Ahit)" diye

272

 

bilinen bütünün içinde yer alır. "Tevrat" dendiğinde de tümü birden amaçlanır. Buna göre Davud'un kitabı, yani "Mezmurlar", Tevrat'ın bütünü içinde yer almıştır. Bu kitaba, Kur'an'da "Zebur" denmesi, Mu-hammed'in ya da öğreticisi durumunda olanların bir yanlış okumala­rından ve o yanhşlıgın Kur'an'a geçirilmesinden ya da daha sonraki eklemelerden kaynaklandığı düşünülebilir. Enbiya Suresinin 105. aye­tinde yer alan alıntıyı, Mezmurlar'da buluyoruz. (Bkz. Tevrat, Mez­murlar, 25: 13; 37: 11,22,29,39; 69: 36; 102: 28.) Bu, İncil'de de var. (Bkz. Matta, 5: 5.)

"Tevrat", "Kitab-ı Mukaddes" diye yayımlanan kitapta var. Her yerde bulunabilir. Kıbrıs'tan yazan Mehmet Emin Panel, dinsel gerili­ğin altedilmesi için girişilen savaşımında, yazılarımızın kendisine bü­yük destek sağladığını yazdıktan sonra "aydınlanmak için", Aziz Ne-sin'in, "herkesin Kur'an'ı okuyup anlamasını" önerdiğini anımsatıyor, Kur'an'ı anlamak için de hangi kaynaklardan izlemek gerektiğini ve "en bilimsel Türkçe Kur'an"ı nasıl edle edebileceğini soruyor.

Kur'an'ın Türkçesi

Her yerde bulunabilir. Kimin çevirisi olursa olsun okunabilir. Birkaç çeviriden karşılaştırmalı olarak okunması daha iyidir.

Ama sıradan bir çeviri okunduğunda da, Kur'an'ın bir "mucize" olduğu yolunda şimdiye dek ileri süregelen savın ne denli uydurma ol­duğu, Kur'an'daki çelişkiler, akıl ve bilim dışılıklar anlaşılabilir. Elve­rir ki, "iman" koşullanmasıyla değil de, akılla, mantıkla, eleştirici göz­le okunsun.

Mehmet emin Panel, Muhammd'in yaşamını öğrenmek için en yararlı kaynakların hangileri olabileceğini de soruyor.

Muhammed'in yaşamını öğrenmek için Türkçe Kaynaklar

Türkçede çevirilmiş olanlardan Leaoni Caetano'nun islam Tarihi (Hüseyin Cahit Yalçın çevirisi) oldukça objektif sayılabileceklerin ba­şında salık verilebilir. Ne var ki, eski harflerledir. Güvenilebilecek bir

273

 

Türkçe kitap bulmak kolay değil. Dahası, olanaksız gibi. ancak Mu­hammed, inancı, dünyaya bakışı konusunda sağlıklı bilgi için başvuru­labilecek kitaplar hiç yok değildir. Olanların başında Prof. Dr. ilhan Arsel'in kitapları gelir. Özellikle de "Şeriat ve Kadın" adlı kitabı. Ce­mil Sena'nın "Hz. Muhammed'in Felsefesi" adlı kitabından da, dikkatli okunursa yararlanılabilir. Olabilse de, temel kaynaklardan, Arap­ça'sından ve birinci elden okunup izlenebilse... Bu köşede yazılanlar böyledir.

Okuyucu, mektubunu şöyle bitiriyor: <     "Şimdi de en çok istediğim: 2000'e Doğru Dergisi'nde yazdıkları­nızı ve daha başka yerde yazmışsanız onları toplayıp bir kitap haline getirirseniz, gerek Türkiye halkına, gerek Kıbrıs Türk toplumuna çok büyük hizmet etmiş olursunuz."

Yusufeli'nden yazan Nusret Ateş, "...Siz Türkiye'de bilinçli ola­rak ve öz kaynağından kanıtlar ve somut delillerle bir tabuyu yıkmaya çalışıyorsunuz. Sizi yürekte^ kutluyorum." diyerek ve burada yer ve-remiyeceğim türden övgüyle giriyor mektubuna.

Ardından şunları yazıyor:

"... Yolu, okulu olmayan bir köydeyim. Yine de sağ olsun gazete bayii arkadaş, fırsat buldukça 200Q'e Doğru ve Teori dergilerini yol­lamayı ihmal etmiyor. Teori 'de daha geniş yazma olanağınız olduğu içindir ki, daha detaylı bil- gi alabiliyoruz. Sorularıma geçmeden ön­ce, bu çalışmalarınızı kitap olarak yayınlasınız da biz de yararlansak nasıl olur acaba? Bunu beklemek hakkımızdır sanırım."

Nusret Ateş'in sorularının özeti şöyle:

— Kur'an'da "6666 ayet olduğu" doğru mu?

— Kur'an'a sonrdan eklemeler olmuş mudur?

-Kutuplarda"namaz ve oruç" ibadetlerinin nasıl yerine getirile­ceğine ilişkin Kur'an'da bir açıklama var mı?

Kur'an'da "6666 ayet" bulunduğu söylentisi   gerçeğe   dayanmıyor

Bu konuda bilgilenmek için 2000'e Doğru'nun  25 Mart 1990 günlü sayısındaki bu köşeye bakılabilir. "Kur'an'lı Bir Skandal" başlıklı yazıya bkz."

274

Muhammed dönemindeki Kur'an'ın orjinali hiçbir yerde yoktur

Muhammed dönemindeki "Kur'an ayetleri"nin ne tümü, ne de ay­nı bulunuyor elde. 1. ve 2. orjinallerinin yakılmış olması nedeniyle hiç kimse aslını, tam olarak bilemez. Orjinal diye yutturulagelen "yaz­makların da bu bakımdan bilimsel temeli yoktur. Osman döneminde yapılan derleme ve yazmalar da bugün dünyanın hiç bir yerinde bu­lunmuyor. Geniş bilgi için 2000'e Doğru ' nun 29 Mayıs 1988 günlü sayısına, kapak konusu olan yazıya bakılabilir.

"Kutuplarda namaz ve oruç" hakkında ne ayet, ne de hadis var

İslam'ın açığını kapatmak ve durumu kurtarmak için yorumlara başvuruluyor. Ama boşuna. Niceleri gibi bu açık da yorumlarla kapa­tılamaz. Kur'an'ın "Tanrı"sının "kutsal kitaplara geçtiği dönemlerde "kutuplar" biliniyordu ki... Dahası her şey (tüm ibadetler), "yıldız üta-pımı"ndan, "Güneş" ve "Ay" kültlerinden alınmadır. Bu konuda daha geniş bilgi için bkz. Saçak Dergisi, Şubat 1988, Eren Kutsuz, (Turan Dursun) Güneş Kültü, s. 462.

"İslâm'a zarar verilemez"

İsmail Nacar'ın mektubu.

Nacar daha önce de bir mektup yazmıştı. 37. sayımızda olabildi­ğince yer ve karşılık verilmişti. Ne var ki, sevgili okur, bunu yeterli bulmamış. Saldırılar da içeren anlatımlarla üzüntüsünü belirtiyor. Her mektuba, tümüyle yer vermeyi isterdik. Yazık ki, buna olanak yok.

"Bir müslüman olarak, ipesapa gelmez bu tip söz ve yazılardan, İslâm adına en ufak bir üzüntü ve rahatsızlık duymadığımı bilmenizi

275

 

isterdim. Çünkü bırakın Turan Dursun gibileri, tarihte, burnundan kıl aldırmayan nice kudret sahibi Firavun ve krallar, dengeyi sağlayama­mış nice ideolog ve düşünürler, İslâm'a olmadık çamur attılar da, o yi­ne de tüm asaletiyle kucağını bütün insanlığa açık tutarak hep tebes­sümle yoluna devam etti." diyor Nacar.

Cevap: Gerçek Ortada:

Gerçeği, yalnızca gerçeği gözler önüne sermeye çalışıyorum.

Gerçeği ortaya serenler hiç olmadı mı şimdiye dek?

Kuşkusuz oldu. Ama ayetleriyle "nerede bulursanız orada öldü­rün!" diyen (bkz. Bakara: 191; Nisa: 89,91; Tevbe: 5.) İslam'ın tüyler ürperten acımasızlığıyla yok edildiler. Örneğin: İbnü'l-Mukaffa (8. yy). "Kulumuz Muhammed'e indirdiğimizden kuşkulanıyorsanız, siz de onun benzeri bir sure meydana getirin'." diyen (Bakara: 23.) Kur'an'ın "Tanri'sma karşılık verip "nazire (benzer)" yazdığı için bu ünlü düşünür ve edebiyatçı da aynı acımasızlıkla yakılarak yok edilen­lerden.

Bu köşede ne yazılıyorsa, en sağlamlarından KAYNAKLAR'a dayandırılıyor. Son derece ilgi görmesi de bundan. "İslam'a olmadık çamur atılıyor" suçlanmasının gerçekle bir ilintisi yok.

276

ELEŞTİRİ MEKTUPLARI

Burada üç eleştiri ve karşılıklarını (Cevap) bulacaksınız. Eleştiri­lerden biri sövgü olduğu halde hoşgörülmüş eleştiri sayılmıştır.

I- İSMAİL NACAR'ın mektubu

20 Ağustos 1989 tarihli sayınızda, Turan Dursun imzasıyla ya­yımlanan "Kur'an'ın Tannsı nerede?" başlıklı yazı, akıl ve bilime ters düşüyor. Örneğin, Mülk Suresi 'nin 16. ve 17. âyetlerine getirdiği yo­rum, Ortaçağ'm sıradan insanlarını bile çok gerisindedir. Âyetlerde "Gökte olan" tabiriyle kastedilen Allah,-ki pekçok müfessir: Beyzavi, Celaleyn, H. Basri Çantay vs. melek şeklinde aktanyorlar- sanıldığı gibi belli bir mekanda, yani yukarıda değildir.

T, Dursun— Mülk suresinin 16. ve 17. ayetlerindeki "GÖK­TE OLAN (Men fi's-Semâ)" için H. Basri Çantay'm "melek" dediği doğru. Bu yorumu yapanlar, Kur'an yorumculan arasında azınlıkta. Bu yorum, Kur'an'ın kendi "Tanrı"sı için yakıştırdığı konumu, akla, mantığa ters bulup durumu yorumla kurtarma çabasına dayanır. Cela-leyn'de -ileri sürüldüğü gibi- "GÖKTE OLAN" için "melek" denmez. Bir başka yorumla kurtarma amacı güdülerek "O'NUN (TANRININ) SALTANATI, KUDRETİ" denir. (Bkz. Celaleyn, 2/229.) Kâdî Bey-zavî'deyse "melekler", ya da Tann'mn buyruğu -yargısı, ya da Arap inanışına göre Tann'nın kendisi..." diye açıklanır. (Bkz. Kâdî Beyzâvî, 2/535.)

1. Nacar — Dünyamız küre şeklinde olduğuna göre, "Se-ma"nın bunun üzerinde olduğunu iddia edebilir miyiz?

T.Dursun— Elbette ki "iddia" edemeyiz. Bunu " iddia etmek "BİLİM" e ters olur. Ama Kur'an'ın anlattığı öyle. "Bilim"e ters olan; Kur'an'ın anlattığı "SEMA (yedi kat gök)". Onun anlattığını "bilim"e uydurma çabasıysa boşuna. Kur'an'ın "SEMA"sı "eskilerin" yani geliş-

277

 

melerin ilkellik aşamasında olduğu dönemlerin göğüdür. Kur'an'ınki de, "kutsal" bilinen öteki "kitap"lannki de böyledir. Kur'an'da "..semavat ve'lart" geçer birçok yerde. "Gökler ve yer anlamında. "Yer"le amaçlanan "dünya"dır. Yani bir yanda "dünya", öbür yanda evrenin öteki kesimini oluşturan "gökler". Bunun böyle denmesi ilkel­ler düzeyindeki anlayışa uygun bir anlatım biçimi. Çünkü milyarlarca güneşi, gezegeni olan evrenin içinde "dünya"mız nedir ki? Gelin gö­rün ki "eskilerin göğü" sözkonusu olunca bilimsellik aranmaz. Voltai-re, ünlü Felsefe Sözlüğü'nde "Eskilerin Göğü" maddesinde bunu çok güzel dile getirir. (Bkz. Lütfi Ay'ın çevirisi, inkılap ve Aka Yay. 1/ 288 ve öt.) "Kutsal kitaplar"ın anlattığı "gök" ve "göklerle mitoloji-lerdeki "gökler" aynıdır. Mitolojilerde de "gökler", inanılan "TAN-RI"nın, "TANRILAR"m oturdukları "apartman, katları" gibidir. Murat Uraz, kitabındaki bir bölümünün başında şöyle der: "Tanrısal ikamet­gâhlar, katlara ayrılmış göklerdedir. Başka bir deyimle gökler büyük tanrılarla iyi ruhların, perilerin ve meleklerin kâinat çapında bir apart­manı halindedir...( M.Uraz, Türk Mitolojisi, istanbul, 1967, s. 66.) Araştırmalar ortaya koymuştur ki "kutsal kitaplar"ın kaynağı, "mitolo-jiler"dir. Bu durumda "bilimsellik" aranır mı?

t. Nacar— Kuzey yan küresinde üzerimizde diye isimlendirdi­ğimiz, güney yan küresinde altımızdadır.

T.Dursun— Bu, neyi anlatır ki? Bunun, Kur'an anlatımların­da bir yeri ve değeri yoktur. Men Fi's-Sema"dan bu anlamın çıkmıya-cağı açık. Tanrı'nın "her yerde hâzır ve nazır olduğu" genel bir inanış-sa da Kur'an'm bu anlatımına uymaz.

t. Nacar— "Men fi's-Sema" tabiriyle insanın idrakine sunulan Allah, bütün mesafelerin, noktaların, aşağı ve yukarıların, uzaklık ve yakınlıkların tamamında hazır ve nazırdır. Nitekim şu ayetler, bu ko­nuyu yeterince açıklamışlardır: "And olsun ki insanı biz yarattık; nef­sinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız." (K., 50:16),"... Nerede olursanız olsun, O, sizinle beraber­dir..." (K., 57/4),"... Hükümranlığı, gökleri ve yeri kaplamıştır"... (K 2/255).

T. Dursun— Tanrı'nın "kullarına yakınlığı", Kur'an'ın gösterdi­ği konumuna, "tahtında, sarayında (göklerde)" oluşuna ters düşmez. Bir "kral", "tahtında, sarayında" bulunur da, öyleyken herkese "ben si-

278

 

ze çok yakınım" diyebilir. "Sizinle birlikteyim" de diyebilir. "Hüküm­ranlığım her yanı kuşatmıştır" demesi de doğal.

t. Nacar— Bugünkü modern bilimin ışığında konunun anlaşıl­ması bu denli açık iken, Bay Turan Dursun'un kafası, çağlar gerisinde yaşamış bazı akl-ı evvellere veya cahiliye dönemi Araplarına takılmış.

T. Dursun— Cahiliyet çağı Araplarına takılı olan benim kafam değil; o çağın, hatta kökeni nedeniyle çok daha önceki çağların bir ürünü olan Kur'an'dır. Ve de bağımlıları. Ben, yalnızca Kur'an'ın an­lattıklarını sergiliyorum, islam dünyasında sağlam kabul edilen "ha-dis"lerle birlikte, ilgili kaynaklar (muteber sayılan kitaplar) da göste­rerek.

t. Nacar— Kendisine destek getirdiği müfessirleri; örneğin, El­malı Hamdi Yazır'ı da, hiç mi hiç anlamamış. Yazar, buradaki "Gökte olan" tabirini, mutlak yükseklik ve üstünlüğün sembolü olarak anlıyor ve Allah'ın, bütün mahlukatın, mekan ve zamanın fevkinde olduğu şeklinde yorumluyor.

T. Dursun— Hamdi Yazır'ı kendime "destek" olarak göstermiş değilim. Yer verdiği sorulan aktarıp kitabını gösterdim. Biliyorum ki Yazır da Kur'an'daki anlatımların yolaçtığı durumu kurtarma çabasın­da olanlardan. Kimleri niçin kaynak gösterdiğim açık. Ben "yorum" yapmıyorum, yalnızca sergiliyorum. Karanlığa aydınlık getirmek için.

î. Nacar—Aktardığı değişik görüş sahiplerinden hiç kimse de, Sayın Dursun'un, Diyanet'in mealinden anladığı gibi, "Kur'an'ın Tanrı­sı gökte asılıdır" demiyor.

T.   Dursun— "Kur'an'ın Tanrısı gökte asılıdır" diyen yok. Ama Kur'an'ın kendisi, "Tanrı"smm "gökte" olduğunu söylüyor. "Menfi's-Sema", yani "GÖKTE OLAN" diyerek ve başka anlatımlarla...

Kur'an'ın anlattıklarına ve Muhammed'in açıklamalarına dayana­rak Tanrı'nın "yerinin göklerde, arşta olduğunu" söyleyenler de olmuş­tur İslam dünyasında. Yani bu ilkel inanca, Kur'an'ın ve hadislerin an­lattıkları yüzünden saplanmışlardır. Bir "Kerramiyye" bunlardandır. Tanrı'yı "cisim" gören bir "mücessime", "insana benzeten" bir "Mü­sebbibe" topluluğu olmuştur islam'da. Bunlar ayete, hadise de uygun.

t. Nacar— ... Eğer, "Bizim mücadelemiz islam'da değil, salt gericilikledir" diyorsanız, o zaman Allah, Kur'an ve Peygamberle uğ­raşmayın ki, size yardımcı olalım. Şu an Türkiye'deki büyük kavram

279

 

kargaşası bir yana, tarikat ve tasavvuf adı altında öyle ahlaksızlıklar, öyle ilkel şeyler işleniyor ki...

T. Dursun— Yalnızca "tarikat"la savaşmak gericiliğin bir kesi-tiyle savaşmaktır. Bence gericiliğin asıl kaynağı olan karanlıkla, İslam Şeriatının bütünüyle savaşmak gerekir. Atatürk Şeriatı yürüklükten kaldırmakla Türk insanına çok önemli bir çığır açmıştır. "Çağdaş uy­garlık düzeyi"ne ve daha güzel bir dünyaya ulaşmamnı yolu, karanlık­la bir bütün olarak savaşmaktan geçer.

t.Nacar— Örneğin; Ahmet Eflaki'nin Ariflerin Menkibele-ri kitabında, Şeyh Hariri, kendisine mürid olmak isteyen Halife'nin karısının eline tenasül aletini uzatır.. Diyanet İşleri eski başkanların­dan Lütfi Doğan'ın sadeleştirip piyasaya sürdüğü Romuz el-Ehadis 'te, cennetlik bir adama 4 bin bakire, 8 bin dul ve 100 huri verileceği ha­dis olarak aktarılıyor..

Bu saçmalıkları nasıl dine maledebiliriz? Şahsen bunları kendisi­ne yakıştırmadığım eski milletvekillerinden Şener Battal, birgün büro­ma gelerek, bu konudaki mücadelemden "Müslümanların rencide ol­duklarını" söyledi. Dedim ki: "Bu hurileri anladım; bir ölçüye kadar bakirelere de sesimizi çıkarmayalım. Ama şu 8 bin dul ne oluyor? Eğer bunlar daha dünyadayken dul hale getirilmişlerse, kocaları nere­de? Yok eğer Cennet'te bu hale gelmişlerse, haşa ırzlarına kim geç­miş? islam'a ve insanlığa yakışmayan cehalet ve gericiliği üzerine, akıl ve bilimin ölçüleriyle gidelim de kim rencide olursa olsun."

T. Dursun— Verilen örnekler ilginç. Daha başkaları da sırala­nabilir. Ama islam budur işte. Ayetleriyle, hadisleriyle ve "fet­valarıyla bir bütün. Halkımıza aşılanagelmiş olan da bu. islam'ı, "akıl ve bilim"le bağdaştırma çabalan var olagelmiştir. Ama bir sonuç ver­memiştir. Vermez de. islam "akıl ve mantıkla, bilimle" bağdaşmaz çünkü.

I. Nacar — Bu son cümledeki çağrı size de yönelik. Bunun dı­şındaki yöntemler, sadece ilticanın işine yarar. Sonuçta da kimin kârlı çıkacağı bence meçhul değildir.

T. Dursun-^— Daha güzel bir dünya için IŞIK gerekliyse karan­lığın üstüne gitmekten başka bir yolu yok.

280

 

II-  MUSTAFA  GÜNEŞ'in  mektubu

Yazınızın son paragrafındaki Hadis-i Şerif oldukça ilginçtir. Si­neğin bir kanadı altında zehiri, diğer kanadı altında panzehiri olduğu­nu kimin ispatladığını ve hangi ansiklopediye geçtiğini bana söyleye­bilir misiniz? işte bu yüce insan, bunu asu-lar, yüzyıllar önce biliyordu. Acaba o zaman bunu hangi teknikle denemiş ve öğrenmişti? Ayrıca, Peygamberin eliyle, üfürüğüyle ve duasıyla insanlara şifa ver­mesi çok doğaldır. Nitekim o Allah-u tealanın en sevgili kulu ve de peygamberiydi. Örneğin Hz İsa'nın ölüleri diriltmesi hadisesi de ger­çektir. Bundan dolayıdır ki ilkel yöntem dediğiniz bu mesele manevi doygunluğun meyvesidir.

Mustafa Güneş I Erzincan

T. Dursun— Sineğin bir kanadını alünda "zehir", öbür kanadı­nın altında da "panzehir" bulunduğu, bilimsel yönden önemsenecek bir sav değildir. Bilimi "din"e kurban etmek isteyenlerin dışında hiçbir "bilim adamı" da tersini söyleyemez. "Üfürüğün yaran" naysa yalnız­ca "üfürükçüler"e belbağlıyanlar inanır.

III- MAHMUT  SİLVANÎ'nin mektubu

Mektubuna Allah'ın laneti ve azabını senin üzerine atmakla baş­lamak istiyorum. Çünkü sen ve senin gibilere sunulacak en iyi şey dal­kavukluğunu yaptığınız bu batıl davaya yakışanlar da bunlardır. Sen, hangi ateist mihraklara köpekçe hizmet ettiğini idrak edemeyecek ka­dar cahil ve kazancının ne olacağım bilmeyecek kadar zavallı bir mah­luksun.

Nasıl ki hayvanlar arasında namusunu diğer hayvanlardan kıs­kanmayan bir tek domuzsa, siz de Allah'a ve O'nun elçisini koruma­yan, aksine o kopasıca dilinle kötülemeye kalkan bir "insanlık domu­zusunuz". Sana bir şey yapmak elimden (şimdilik) gelmediği için seni huzuru mahşere havale ediyorum. Allah'ın gazabı üzerinde olsun.

Mahmut Silvani

T. Dursun— Kur'an'ın Tannsı ve Muhammed de kızdıklanna "lanet" okur. (Tann'nm Beddualan başlıklı yazıyı okuyacaksınız.) Onun için okurun beni lanetlemeleri doğal

281

 

ZAMAN GAZETESİYLE GÖRÜŞME

Zaman: Şimdi ilk sorumuz şu. Geçmişinizi ana hatlarıyla anlatır mısınız? Bu yere gelişinizin hikayesi nedir?

T.D.: Önce doğumumdan başlayarak özetlemeye çalışayım. 1934 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesinin Altın Köyü'nde doğmuşum.Şimdi Gümüştepe adıyla anılıyor. 5 yaşındayken babam anamları alıp baba­sının topraklarının bulunduğuna inandığı Ağrı'nın Tutak ilçesine gö­türdü. Fakat oraya gittiğinde baktı ki, ağalar bu topraklarını almışlar, sahiplenmişler. Ortada kaldı, biraz dini bilgisi vardı. Onunla imam ol­maya koyuldu, Tutak'ın kimi köylerinde imamlık yaptı. Sonra Muş'un köylerine geçti ve ben daha altı, yedi yaşıma gelirken -ki, ben okula verilmedim. Babam bu ilkokulları gavur okulları sayıyordu ve vermi­yordu.- Beni götürüp Kürt hocaların içine bıraktı. Ağrı'nın Tutak ilçe­sine bağlı Kargalık Köyü'nde Şeyh Ramazan diye biri vardı. Onun hi­mayesinde, öğrenciler okuyordu. Arapça okuyorlardı. Ben, Molla Nâdir Efendi bir de Hafız vardı Türk, esasen başlangıcı onda okumuş­tum. Sonra hafız oradan gitti, ben Kürtçe'yi öğrendim.

Zaman: Kürtçeyi sonradan mı öğrendiniz?

T.D.: Evet. Çok kısa süre sonra öğrendim Kürtçeyi.

Zaman: Anadiliniz değil yani?

T.D.: Değil. Kürtçeyi Öğrendikten sonra başladım hocadan Arap-çayı Kürtçe anlamıyla okumaya ve giderek ben Türkçeyi unuttum. Sü-rekfi Kürtçe konuşuyordum çünkü. Kürt öğrenciler arasında. Orada Kürt öğrenciler yani çevreden gelen öğrenciler köylü tarafından idare edilirdi. Camide yatıp kalkardık. Ve RÂTlP denen bir yöntem vardı. O yöntemle kazanlar içerisinde besin maddeleri, yiyecekler toplanırdı ve karıştırılırdı. Etli, sütlü, tatlı hepsi aynı kazanın içinde karıştırılırdı. Sonra bölüştürüldü. Herkes tabağına, tabağı olmayan ekmeğinin üzeri­ne, lavaş denen bir açık ekmek vardı. Bu şekilde bir geçim sağlanırdı. Oradaki öğrenciler, oradaki mollalar tarafından yetiştirilirlerdi, okutu­lurlardı. Bir usul vardı o zaman. Safilerin uyguladıkları, izledikleri bir

282

 

usul. O usule göre okutulması gereken derslerin tümü, okutulmak iste­nirdi, ama tümünü sonuna kadar götürmek mümkün olmazdı, çünkü, oradaki yöntem çok ağır ve yavaş giden bir yöntemdi. SARF ve NAHV ile yani bir Arapça gramerle onbeş yıl uğraşılırdı. Yani onbeş yıl ona harcandıktan sonra okutulacakların tümünü bitirmek mümkün olmazdı. 12 İLİM sayarlardı çünkü. O 12 İLMÎ sonuna kadar götür­mek mümkün olmazdı. Ama benim bir hedefim vardı. Babam belirle­mişti o hedefi. Kafama aşılamıştı. "Basra ve Kuffe'de olmayacak ölçü­de ÂLÎM olacaksın". Öyle bir hedefe ulaşmak için zamanım da yoktu. 15 yıl vereceksiniz; gramerle uğraşacaksınız. Ben çok kısa aralıklarla sarfı, nahvi bitirdim. Onların 12 İLlM dedikleri ilimlerin tümünü bir-iki yıl içerisinde bitiriverdim.

Onların en son kitapları olan Cem-Ül Cevamı'i okudum. Cem-ül Cevami usulü'l-Fıkıhtan. Onu bitirdim. Fakat ben kendimi hep Türk olarak bilirdim. Türkçeyi bilmediğim halde... Söverlerdi: ne kadar Türk varsa anasını avradını diye. Ben de o zaman başlardım "ne kadar Kürt varsa anasını avradını" diye. Böyle birşey aşılanmıştı bana. Ben madem ki, Türküm, öyleyse Türklerde geçerli olan Hanefi mezhebi­nin usulüne göre okumalıyım dedim. O nedenle çıktım Kayseri, Ada­na. Sivas'ta bulabildiğim hocaların yanına gittim okumaya. Onlar güç­lük çekerlerdi dilimden dolayı, çünkü Türkçeyi çok az biliyordum. Fakat o usulle de yani Hanefi usulünce de MÜCAZ oldum. İcazet ve­rilen kişiye MÜCAZ deniyor, icazet alınacak düzeye Hanefi Usulünce de ulaştım. Bu arada askerliğim gelmişti. Askerlikten önce gittim gir­dim Müftülük vaizlik sınavlarına. Dediler ki, sen çocuksun; çok iyi bi­liyorsun ama biz çocuğu müftü, vaiz yapamayız. Sen şimdi askerliğini yap gel, ondan sonra... Ben askerliğimi yaptım bu arada Türkçeyi öğ­rendim, askerlikte. Askerlikte Türkçe'ye çalışmıştım. Çünkü askerli­ğim biraz iyi olmuştu.

Zaman: Nerede askerlik yaptınız efendim?

T.D.: Kütahya'da ve Adana'da İncirlikte yapmıştım.

Zaman: Hangi yıllar olduğun hatırlıyor musunuz ?

T.D.: 55-57 başlarında olmuştu.

 İyi Türkçe konuşmayı askerlikte elde ettikten sonra İstanbul'a geldim. İstanbul'da Üçbaş ve Ismailağa medreseleri vardı. Bir derneğin organizasyonunda Arapça eski usulle talebe yetiştiriyorlardı. Müftü, vaiz yetiştirme yoluna gidiyorlardı.

283

 

Zaman: Karagümrük'te değil mi efendim?

T.D.: Çarşamba'da. Orada kimi derslere hoca bulunamamış. Me­sela Mantıktan, kelâmdan Usûl-u Fıkıhtan falan hocalar bulunamamış. Kendimi orada buldum. Orada yüksek düzeyde sayılan dersleri okut­maya başladım, birkaçını bir arada okutmaya çalıştım. O zaman Mah­mut Bayram vardı. Vaizdi, oranın hocaları arasındaydı. Hatta sonra al­çakgönüllülükle benim derslerime de devam etti. Ben de okumuştum ama böyle okumamıştım diyerek. Salih Şeref vardı. Yani istanbul'un ileri gelen hocaları ile de görüşüyorduk. Onlar da kimi derslere geli­yorlardı ama aşağı düzeydeki derslere geliyorlardı. Orasını o şekilde götürdükten sonra gidip bir de müftülük vaizlik sınavlarına katılmayı düşündüm ve katıldım öğrencilerimle birlikte onlardan da birçoğu ka­zandı. Fakat ortaya birşey çıktı: İlkokul diplomam yok, tayinim yapı­lamayacak, ilkokul diploması nasıl alabilirim? Tarih, coğrafya falan güzel ama, öbür bilmiyorum. Sınava girdim, tarih, coğrafya sorularını falan verdim. Mahmutpaşa îlkokulu'nun dışandan bitirme sınavlanna girdim. Neyse diplomamı aldım. Kısa zamanda diplomayı almamış ol­saydım, müftülüğe atanmam yapılamayacaktı. İlk görevim Tekir­dağ'da oldu.

Zaman: ilk vazife alışma hangi yılda efendim?

T.D.: '58'in sonları idi.

Zaman: Peki onun bir öncesine geçsek, sizin yetiştirdiğiniz tale­beler arasında belil mevkilere gelmiş kimseler var mı?

T.D.: Evet, müftü, epeyce vaiz var.

Zaman: Medresede okuttuklarınızdan bahsediyorum. Kim bun­lar, şu anda aklınızda olanlar var mı?

T.D.: Mesela, izmir Karşıyaka müftüsüydü şimdi emekli oldu ga­liba. Abdullah Anlık vardı. Sizin Zaman gazetesinde zaman zaman yazılar yazdığını söyleyen, çeviriler yapan Salih Uçan benim talebele­rim arasındaydı. Ki, o çocuk çok zeki bir çocuktu. Arapçayı çok iyi bi­lir. Yani adlarını anımsayamayacağım epeyce öğrencim.

ilk görevim Tekirdağ'dı. Sonra, müftülük ve ondan sonra müftü­lükte sürgünler. Sürgünlerin başlaması Atatürkçü çizgideki davranışla­rım yüzünden olmuştu.

Zaman: tiangi yıllara rastlıyor ilk sürgünleriniz?

T.D.: '62-65 yıllarına. Alışılmadık bir müftü olmuştum. Nedeni

284

şuydu: Ben Sivaslı sayıyordum kendimi. Sivas Camilerine gidip gör­dükçe bakıyordum rahleler oraya buraya asılmış, çok berbat.

Bunlar niye burada duruyor falan diyordum. Ondan sonra imam-lan vardı. Abdestlerini tutamayacak kadar yaşlıydı bunlar. Daha göre­ve gelir gelmez haftasında 15 tane imamın görevine son verdim. Bun­lar zengin insanlardı. Bunların çoğunun oğullan yargıç, doktor ve daha başka etkin görevlerdeydi. Tabii bunlar bana orada sorun çıkar­dılar.

Çirkinlikleri gidermek, camileri park yerine getirmek, Sivas'ın köylerini ağaçlandırmak yoluna gittim. Bana dediler ki, "müftülük şe­yi, lojmanı yapın işte, ondan kendiniz de tanır yararlanırsınız" diye. Müftülük lojmaın yapmak yerine, hastane önerdim, konuştuk orada, işin başına geçtim, o hastane, göğüs hastalıkları hastanesi, ki, şimdi çok güzel bir hastanedir. Onun için köylerden, ilçelerden buğday top­lama yoluna gittim. Sonra onlardan, imamlardan beklemedikleri şey­leri isteyince imam, söylenmeye başladılar. Toplu halde sinemaya gö-türüyordum. Kurs açmıştım. Ülkede imamlar için ilk kez yetiştirme kurslan sayılabilir, öyle sanıyorum orada. Ki, imamlar, halkın eline bakmasın, halka muhtaç duruma gelmesin diye. Onlara konferans ver­meyi, grup çalışmalımı öğretme yoluna gitmiştim. Milli Eğitim'le iş­birliği yaparak diploma sağlamaya yönelmiştim ki, çoklarına almıştık. O da ekleninc eve sıkıcı bulununca. Söylendiler, "bu müftü kâfirdir" dediler. Hatta "komünisttir" dediler. Fakat benim komünistliğimin söylenmesi Atatürk'e çelenk koyma işinde oldu. Ve şöyle gelişti: Kur­sun açılışında, ki bunlar çok zayıf bütçeli insanlardı. Ben bunlara ka­ravana veremezdim, askeriyeden sağlattınyordum. Komutan dedi ki, "bir koşulla ancak ben bunlara karavana verebilirim. Atatürk'e götü­rüp çelenk koyarlarsa... iyi ama nasıl olur? Bunlara nasıl yaptırılabilir bu? Geldim topladım dedim ki, "Bakın ben sizi hiç zorlamıyorum. Ya karavana ya da Atatürk'ün önüne gidip saygı duruşunda bulunma, iki­sinden birini seçeceksiniz. Seçmek size ait" dedim. Onlar kendileri aralannda konuşmuşlar, sonra imamlar, vaizler falan saygı duruşunda bulundular fakat arkasından komünistliğim iddialan doruğa yükseldi. Arkasından bir baktım nakiller. Orada burada yani sürekli nakil. Çıkı­yor, durduruyorlar. En son Halk Partisi'nin hışmına uğradım. En bü^ yük darbeyi ben Halk Partisi'nden yedim. Şaşılası bir şeydir ki, ken-

285

 

dim de Halk Partili olarak ileri sürülüyordum.

Zaman: Peki efendim o yıllarda Marksist düşünceyle hiç karşı karşıya gelmiş miydiniz?

T.D.ÎÜİÇ ama hiç. Hatta solun S harfinden bile ürperiyordum. Yani ben nasıl solcu olabilirim? Sadece solcu olmak bile beni son de­rece tedirgin ediyordu. Bu olamayacak şeydi. Nasıl solcu olurdum? Ama benim bu Üçbaş medresesinden, okuttuklarımdan ya da öğrenci­lerimin öğrencilerinden biri geldi o sırada "hocam sizin yanınızda bi­raz daha okumak istiyorum" dedi. "Yalnız burada bana bir imamlık verir misiniz?" dedi. Ben de kazandırmak istedim. Onu imamlık sına­vına koydum ama kazanamadı, istediğim halde kazanamadı. Bir bak­tım, imamlığı kazanamamış olan Kâzım Özçiçek benim yerime müftü olarak atanmış, ben de Sinop'un Türkeli ilçesine sürülmüşüm. 300 ha­neli falan bir yer. Ve de suçlamalarla. O zaman Yeni İstanbul, Yeni is­tiklal diye birtakım gazeteler, mecmualar falan vardı. Orada komü­nistliğim içkiyi severliğini yazıldı sabaha kadar içki içmişim ki, ağzıma damlasını koymuyordum. Yani içkiyle miçkiyle hiç tanışma­mıştım.

Zaman: Böyle bir içki içiyor söylentisi çıkarıldığına göre, içki içenlerle haşır neşirliğinizden dolayı olabilir mi?

T.D.: Olabilir. Ama şu da gerçek değildi. Diyorlardı ki, falanca gazinoda bulundu. Ben hiç gazinoya gitmedim. O dedikleri gazinoyu hiç tanımıyorum, sordum, bu gazino nerede. Akşam oralardaymışım; tanımak, görmek istiyorum... diye. Dedikleri yerlerde kesinlikle bu-lunmuşluğum yoktu. Ama gerçekten içki seven dostlarım vardı. Onlar­la birarada bulunabiliyordum. Ama benim işte sol dünya görüşüyle ta­nışmam Sinop'un Türkeli ilçesinde oldu. Bir öğretmen Ali Şarapçı adında. Ben maaşım yetmediği için kentin çok uzağında bir kulübeciği seçmiştim, kiralamıştım. Orada bulunuyordum. Çok berbat bir durum­daydım. O Ali Şarapçı, öğretmen, kamı burnunda karısıyla birlikte ge­lip yardım etmişti. Onarılacak yerleri onarmıştı. Badana yapılacak yer­lere badana yapmıştı. Onun için de komünist diyorlardı. Ben de diyordum ki, ne kadar iyi bir adam, keşke komünist olmasaydı. Sonra dedim ki, "Yahu bana hep komünist diyorlar, şu komünist kitapları na­sıl şeylerdir bir bakayım, göreyim". "Ali Bey şu komünist kitaplarını getirir misin dedim, ben de onları okumak istiyorum." İşte tanışmam

286

 

ondan sonra oldu. Lenin'in Değer Teorisi falan vardı. O zaman Sosyal Yayınlardan çıkan Felsefenin Başlangıç İlkeleri vardı. Buna benzer kitaplar vardı. Ben anlamazdım bunları, o bana öğretirdi. Benim de böyle ders okuma okutma alışkanlığım olduğu için o kitapları bir ders okur gibi okumuştum. Fakat orada da durdurmadılar. Halk beni çok seviyordu. Diyanet müfettiş göndermişti. Diyanet İşleri Başkam gaze­telerde hakkında açıklama yapmıştı. Diyanet İşleri Başkanı o zaman ibrahim Elmalı'ydı. İbrahim Elmalı beni çok ağır biçimde suçlamıştı solculukla, komünistlikle. Sonra aldım okudum, baktım, inceledim. Matematiği nasıl okursun, öyle. Abartılacak birşey olmadığını gör­düm. Ama neymiş bir şey veriyorlar, bir ipucu veriyorlar. Çok açık söyleyeyim bir komünist partisi kurulsa girmem. Bilmem ne olsa gir­mem. Ama kafalarda oluşturulan o şeylerin tersine birtakım şeyler buldum. Bilinmesi gereken şeyler bulun. Ne güzel dedim bunları da öğrendim. Çünkü öğrenmek, bilmek çok güzel şeyler. Bunları da o arada öğrendim.

Zaman: Peki şunu sorayım, Marksist diyebileceğimiz, yahut ko­münist fikirlerle sizin o güne kadar bildiğiniz lslami düşünce. Bunlar sizde bir tezat meydana getirdi mi? Bir çarpışma sözkonusu oldu mu?

T.D.: Hayır, o açıdan hiçbir şey incelemedim. Ben o zaman dün­yayı tanımaya çalışıyordum. Elimdeki gereçler, İslam'dan vardı, Marksizm'den vardı. Başka şeylerden vardı, nereden hangi şeyi bulur­sam, içinde bulunduğum toplum, dünyayı, daha iyi değerlendirmeye çalışıyordum çünkü, içimde çok birikimler vardı. Çözümlemek iste­diklerim vardı. Onları nasıl çözümleyebilirim diye bir çabaya giriş­miştim. Hatta zamanım yoktu. Acaba ölümlü yaşamım bitinceye ka­dar ben hepsini bitirebilecek miyim diye böyle gece gündüz, bir öğrenci sınava girecekmiş gibi sabaha kadar okumaya çalışıyordum. Burada da doğubilime yöneldim, etnolojiye yöneldim, çevrilmiş olan ne kadar kitap varsa, onları elde etmeye yöneldim. Okudum. O ayrı bir dünya açtı önümde. Sonra inanç sarsılması oldu bende. Benim bu inanç sarsılmasıyla müftülükte kalmam olamaz. Yani mümkün değil. Şimdi ben halka ne söyleyebilirim? İnsanlara ne söyleyebilirim? Geli­yorlar önüme böyle saygı gösteriyorlardı. Onların niye saygı göster­diklerini biliyordum. Bu da beni çok incitiyordu. Müftülükten ayrıl­maya karar verdim. Çöpçülüğe başvurdum. 65 yılında. Bu arada

 

287

 

Diyanet İşleri Başkanhğı'ndan çok değerli bir dostum Tevfik Ersan ile karşılaştım. "TRT var. TRTde sana göre yer bulunur." dedi. "Bunu kim sağlayacak?" dedim. "Benim hiç tanıdığım yok." "Sayın Gerçeker bunu sağlar" dedi. Adnan Öztrak'a mektup yazarsa bunu sağlar dedi. Çünkü "Adan Öztrakla arası iyi" dedi. Ondan bir mektup götürdüm ama işe yaramadı. Fakat Turhan Feyziolğu'yla benim yakınlığım var­dı. O zamanki çizgim Atatürkçü'ydü. Turhan Feyzioğlu'nun aracılığıy­la Orhan Öztrak'tan mektup alıp götürdüm. İşte o işe yaradı. TRTye geçtiğimde beni götürdüler ambar memurluğuna verdiler. Malzeme memurluğuna verdiler. Koruma memurluğuna verdiler. İşimi doğru dürüst yapamadım. Çünkü, fiziğim elverişli değildi. Evrak memurlu­ğuna verdiler. Onu biraz başarmaya yöneldim ama bir yayına geçeyim istedim, geçtim ve sınavlara girdim, prodüktör oldum. Epey bir zaman da prodüktör olarak çalıştım.

Zaman: Özgürken, Marksizmle tanışmazdan önce bir Atatürkçü çizginiz var. Siz o zaman kendi ifadenizle imamlarınızın Atatürk'ün büstüne çelenk koymakta zorluk çektiğini belirtiyorsunuz. Sizdeki müf­tülükle Atatürkçülüğünüz arasında bir sürtüşme var mıydı? Bu bir. İkincisi, Marksizm'i tanıyıp da İslamiyet noktasında birtakım inançla­rınızda sarsılmalar meydana geldikten sonra, Atatürkçülükle aranız ne hale geldi? Yani bir Marksistin mi daha rahat Atatürkçü olması mümkün oluyor, yoksa bir müftü olarak mı daha rahat bir Atatürkçü­lüğünüz vardı?

T.D.: Şimdi benim müftülüğümdeki Atatürkçülüğüm yorumcu bir nitelikte olduğu için birtakım yorumlarla İslâm'ın yaşanabilir bir duruma getirilebileceğini düşünüyordum. Atatürkle tam anlamıyla bağdaşık değildim, İslâm'dan dolayı. Ama, ben küçüklüğümde bile imana karşı bir başkaldırı içindeydim. Örneğin tanrıyla kavga eder­dim. Bir kız vardı, çarpık çurpuk "Tanrım ben senin yerinde olsaydım bunu böyle yaratmazdım" derdim. Sonra "bu kölelik niye Kur'an'da var" derdim. Ama arkasından "tövbe estağfurullah" derdim. Atatürk sözkonusu olunca da "işte benim için bu, peygamberden bile daha üs­tün" derdim ama arkasından "tövbe estağfurullah" derdim. Şöyle dü­şünüyordum: "Bu insan Türkiye'nin kurtuluşunu sağlamasaydı, biz ca­milerde kalamayacaktık. Camilerimiz olmayacaktı, ibadet olmayacaktı, Türkiye'de birçok şey olmayacaktı." Bu açıdan bakıyor-

288

 

dum. Kuşkusuz Marks'ın getirdiği dünya görüşü içerisinde böyle bir düşüncenin, yani İslamcı Atatürkçü çizgimin bir yeri olabileceğini sanmıyorum. Şunu hemen belirteyim o sol kitapları okuduğum için inancımda sarsılma olmuş değildir. Yani onun hiç mi hiç etkisi olma­dı. Bende inanç devrimi neden oldu? Ya da neden inançsızlık oluştu? Onu belirteyim. Doğubilime yönelmiştim. Çok büyük kütüphanelere gittim. O zaman ben islamın kökenini gördüm, okudum. Söylenceler­de de okudum. Bir gün Sümer efsanesi ile karşılaştım. Sümerlerde bir Tufan efsanesi. Baktım Tevrat'ta var, Kur'an'da var. Bu bir efsane, Sü­mer efsanesi, nasıl olur da Tevrat'da, Kur'an'da olabilir? Milattan Ön­ce 3000 yıllarında kaleme alındığı sanılıyor. İslâm'dan hatta Tev­rat'tan çok önce. Peki bunlardaki olan, Kutsal kitaplarda ne arıyor? Sonra Hammurabi Yasa'Iarının kimi maddeleri Tevrat'ta aynen geç­miş, ondan sonra Kur'an'da yansımış. Peki bu ne? Bunlar Allah sözüy-se? Yani sarsılmalar benim öyle başladı. O Marks'm kitaplarıyla hiç olmadı. Şunu da belirteyim. Bugün Marksist şeriatçılar islamcılar var. Aslında denir ki, Marksizmin temelinde kuşkusuz bir maddecilik var. Materyalizm var. Materyalizm olmadığı zaman Marksizm olamaz. Pe­ki Marksizmle, materyalizmle islam nasıl bağdaştınlabilir? İşin o nok­tası unutuluyor.

Zaman: Siz müftüyken de Atatürkçü bir çizgiye sahiptiniz bir ye­re kadar. Islamiyetle de Atatürkçülüğün zaman zaman çarpıştığının farkındasınız. Ondan sonra bir inanç sarsılması, sol dünyayla bir ta­nışmanız oldu. Bu tanışmadan sonra Atatürkçülüğe bakışınız nasıl ol­du? Daha rahat mı kabul ettiniz, birtakım güçlükler mi oldu?

T.D.: Şimdi ben Atatürkçü olduğumu söyleyemiyorum. Çünkü ortada Atatürkçü olduğunu söyleyen bir dolu kimse var. Anayasanın 24. maddesini koyan, zorunlu din dersini getirenler de Atatürkçüydü­ler. Devlet radyo ve televizyonundan Kur'an okuyan vaiz gibi konu­şan devlet adamları var. Bunlar da Atatürkçülüğü doruk noktada ser­gilediler. Bunlar Atatürkçüyse. Gelmiş geçmiş en büyük liderlerden sayıyorum. Gerçekten Türkiye için bir şans olarak bir kılavuz olarak gördüğüm, keşke birlikte yaşasaydım dediğim Atatürk'ü onların kalıp­larında görünce, onlar sahip olunca, onlar biz Atatürkçüyüz deyince ben Atatürkçüyüm diyemiyorum. Yani bir kere o çizgiye girmiyorum. O zaman Atatürk'ü dinsiz göstermemeye, öyle sevmeye çalışırken

289

 

şimdi Atatürk'ün kesinlikle dinsiz olduğuna inanıyorum. İnanıyorum değil görüyorum. Bir Medeni Bilgiler'e baktığınız zaman onları görü­yorsunuz. Afet tnan'ın yayınladığı Atatürk'ün el yazmalarına baktığı­nız zaman bunları görüyorsunuz. 1937 yılındaki sözleri, "ben devlet yönetimindeki siyasetimi gökten indiği sanılan kitaplardan almıyo­rum" ya da bu anlamda söylediği sözleri düşünüyorsunuz. Öyle bir kimsenin müslüman olması, bana göre mümkün değildir. îslami açı­dan da böyle değerlendiriyorum. Aslında sol dünya görüşü Atatürk'le daha çok anlaşır durumdadır. Fakat bugünn Marksistleri Atatürkle an­laşmıyorlar, genellikle anlaşamıyorlar. Şeriatçıların anlaşamadığı gibi. Bir de tepeden bakıyorlar. Biz Atatürk'ü aştık diyorlar. Bence bu doğ­ru değildir. Yani Atatürk bana göre dünyaya eşine az rastlanır bir bi­çimde laikliği getirmiştir. Yüzyıllara ancak sığabilecek nitelikteki dev­rimlerini kısa aralıklarla getirebilmiştir. Yaşamamıştır, yaşatılamamıştır. Çünkü onun getirdikleri çok kimselerin çıkar alanla­rıyla çatışmıştır. Yaşamasına olanak vermemişlerdir. Özgürlüğümü kı­sıtlamak istemiyorum, sınırlamak istemiyorum. Onun için de bir der­nekte bile yer almamaya dikkat etmişimdir.

Zaman: Peki, insan hak ve hürriyetlerinden sözediyoruz. Acaba kısıtlanmasına taraftar olduğunuz birtakım hürriyetler^ birtakım hak­lar var mı? Yani daha doğrusu şu şekilde diyebiliriz. İnsan dediğimiz varlığa baktığınız zaman, kin duyabildiğiniz veyahut tahkir etmek iste­diğiniz, birtakım haklarının olmamasını arzu ettiğiniz birtakım şeyleri­niz olabiliyor mu?

T.D.: Şimdi ben bir kere kinden yana değilim. Benim dünyamda kesinlikle kin yok. Dini açıkça karşıma almışdurumdayım. Ancak din inanırlarına, imanlılara, en küçük kinim yok. İnsanlara sınırsızca hak ve özgürlük verilmesinden yanayım. Hak ve özgürlüklerin sınırı bence yalnızca hak ve özgürlüklerdir. Yani sizin hak ve özgürlükleriniz be­nim hak ve özgürlüklerime geçmemekle, saldırmamakla ancak sınırlı olabilir. Bu hak ve özgürlükler, inanç özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, benim eğer insanlığa önerdiğim dünya gerçekleşmiş olsa, orada o öz­gürlüklerin tümü, insanca çok daha iyi yaşanabilir diye düşünüyorum.

Zaman: Peki İslamiyete muhalefetinizi zaten sohbetimizde ortaya koydunuz. Bu muhalefet sizde ne zaman başladı sorusuna da cevap verdiniz: Bu muhalefeti üstlenirken bir reformist misiniz, yoksa tama-

290

 

men başka bir safta mısınız? Aslında bu soruya da cevap verdiniz. Ya­ni Islamiyetle ilgili söyledikleriniz. İslamiyete bir yenilik getirmek onu yanlışlarından kurtarmak değil, tamamen kökten bir red olup, karşı safta yer aldığınızı ifade ediyorsunuz değil mi?

TD.: Bunu şöyle anlatabilirim: Ben bir zamanlar reformcu, daha doğrusu yorumcu, bir çizgide oldum. Kısa bir süre için oldum bu çiz­gide. Ama şimdi bana göre İslâm'ın yorumlarla kurtanlabileceği hiç­bir yanı yok. Yani İslâm bir giysiyse bana göre, artık onun yamanma­ması, orasından, burasından esnetilerek giydirilmemesi gerekir insanlara. O elbiseyi insanlar çıkarmalı bir yana koymalı. Bana göre Atatürk Cumhuriyetinde bu yapılmak istenmiştir. Mahmut Esat Boz-kurt'un dile getirdiği Medeni Kanun'un gerekçesinde de buna ilişkin açıklama var.

Zaman: Dine karşı olmak sizce ne kazandırır derken daha ziyade şunu söylemek istiyorum: Din cemiyette ve insanda belli bir boşluğu doldurmuş. Bunu çekip aldığınız zaman bokluk meydana gelmesi tabi-i, bu boşluğa neyi doldurmak istiyorsunuz. Buna teklifiniz nedir diye bir sorum var.

T.D.: Şimdi bence din insanlığa çok şeyi yitirtmiştir. Dinsizlik ne kazanır? Önce bu yitirilen şeyleri bir daha yitirme durumuna düş­memeyi kazanır. Dinler neyi yitirtmiştir? Bana göre dinler insanlara' gözyaşı getirmiştir. Ölümler getirmiştir. İslâm da bunların arasındadır. Bugün Yahudiler eğer Filistinlilere birtakım zulümler yapıyorlarsa bence bunda Yahudiliğin içindeki Yehova'nın Tevrat Yehova'sımn in­sanların kafasına aşıladıklarının çok büyük payı vardır. "Gidin, vurun, öldürün, acımayın" en çok büyük etkisi vardır. İslam öyle olmuştur. Muhammed döneminde de öyle olmuştur. Ebu Bekir döneminde de daha sonraki dönemlerde de. Ebu Bekir döneminde, "Ridde" (dinden dönme) olaylarında belgelere göre ateş havuzlan açılmıştır. O ateş ha­vuzlarına insanlar inançlarından dolayı atılmış, yakılmışlardır. Mu-hammed'den sonraki dönemde Osman döneminde bir Cemel olayını anımsıyoruz. Bu Cemel olayında iki yanda da Muhammed'in arkadaş­ları vardı. Bir yanda 400 kadar "biat-ı Rıdvan"da bulunmuş olan kişi vardı. Başlarında Ali, Muhammed'in damadı. Öbür yanda, yine cen­netle müjdelenmişler vardı. İki kesim birbirlerine saldırıyorlardı, öl­dürmek için ve o olayda tarihlerin bizlere kaydettiğine göre 15 bin ki-

291

 

şi hayvan boğazlanır gibi boğazlanmıştır. 656 yılında. 13 bin kişi Aişe tarafından, 2 bin kişi de Ali tarafından. Şimdi bunlar ki, Muham-med'in "Eshabi Kennucûmi bi eyyıhimiktedeytüm ihtedeytüms yani "benim ashabım birer yıldız gibidir, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz" dediği birer yıldız saydığı kişilerdi. Bunlar böyle olunca ondan sonra aynı tutumu sürdüren kimselerin bulunması şaşırtıcı de­ğildir. Ondan sonra görüyoruz neler yitirtmiştir din? Aklın, bilimin yolunda olmaya çalışan birçoklarının öldürülmesine neden olmuştur. Çünkü irtidat yani dinden çıkma bütün mezheplere göre ölüm hükmü­nü içine alıyor. Mezhepler arasında ihtilaf yok. Sadece istilabe yani tövbeye davet gerekli mi, gereksiz mi? Bu konuda tartışılıyorlar? Yok­sa bir insan eğer düşüncelerinde bir gelişme olmuş, inancında gelişme olmuş ya da inançsızlığa düşmüşse ya da bir başka inanca geçmişse bunun mutlaka öldürülmesi gerekiyor. Kur'an ve hadis hükümlerine göre. islam'da öyle. Diğer dinler de böyle bu açıdan insanlığa birşey vermemiş, yitirtmiştir. Bir İsa bir yanağına vururlarsa öbür yanağını uzat derken, öbür yanda diyor ki, "ben dünyaya barış için gelmedim, savaş için geldim". Bu da incil'den. Din alüm getirdiği için çok şey yi­tirtmiştir. ikincisi, insanların akıllannı ve duygularım prangaladığı için, hapsettiği için... Hiçbir müslüman islam kardeşliğinin dışına çı­kamaz insan haklan sözkonusu olunca. Hiçbir Yahudi'nin çıkamadığı gibi, Hıristiyanlık çok evrensel ve hoşgörülü bir din olarak sayıldığı halde, bir Hıristiyanın da eğer gerçekten o hristiyanlığa inanmışsa, kendi inamrlannm dışındakilere aym haklan tanımış olabileceğim sanmıyorum. Yani durum böyle olunca bir kere bunun olmaması sağ­lanmış olur. Kazancı birincisi bu. İkincisi, yerine benim önerdiğim dünya görüşü eğer gerçekleşirse; o uygarlık gerçekleşirse; o uygarlı­ğın iki tane ayağı vardır. Biri bilimdir, öbürü akıldır. Bir üçüncüsünü de eklemek mümkün; Derinleşmiş insanca duygular. Bugün birçokla­rında yitirildiğini gördüğmüz ov dostluk, sevecenlik, arkadaşlık.. Çok daha derin boyutlarda insanlarda gelişir diye düşünüyorum.

Zaman: Peki aileniz ve yakın çevreniz yazılarınızı nasıl değerlen­diriyor? Yani ailenizle bir ahenksizlik sözkonusu mu? Yakın çevrenizle sözkonusu mu?

TD.: Babam benim bir imamdır. Babam tabii beni bir hedef için çalıştırmış. Ona göre ben bir kahraman olmalıydım, islâm kahramanı,

292

 

din kahramanı olmalıydım. Şu anda babamla anlaşabildiğimi söyleye­mem.

Zaman: Hayatta mı babanız?

TD.: Evet, yaşıyor babam. 81 yaşlarında Ankara'da. Babam son derece karşı. Hatta çocuklanmı çağınyor, "Eğer siz babanızın yolun­dan aynhrsanız ben size ev almm, şunu alırım, bunu alınm", bunlan söylüyor. Babamı anlıyorum, işte dediğim nedenden dolayı. O hedef­lediği konumdan başka bir konumdayım. Onun dışındaki ailem evi­min bireyleri, yakın, uzak çevrem biraz da benim rahatsız olabilece­ğim ölçüde beni sever ve sayarlar.

Zaman: Bir de şunu diyorum. Üslubunuzda yarı mizahi alaycı bir hava var. Direkt mevzuyu alıp, mantık muhakeme çizgisi tamam ama. Biraz, sanki hafiften hafiften bir alay, karşısındakine yahu bak sen nelere inanıyorsun der gibi Mizahi bir hava var. Ciddi bir üslup, yazılarınızın muhatabı noktasından daha faydalı olmaz mı, insanları daha fazla düşünmeye teşvik etmez mi?

TD.: Dostum ben mizah yolunu, alay yolunu seçmedim. Bunu gerçekten söylüyorum. Yazılarımda eğer mizah, alay konusu sezili-yorsa bu benim yöneldiğimin dışında bir olaydır. Yani konusundan kaynaklanıyor olmalı. Çünkü benim seçtiğim konu bugünün insanına' çıplak olarak anlattığım için, yüceltmediğim için, şimdiye kadar yapı­lanlar türünden bir sergileme olmadığı için bu günün insanına, bu in­san dindar bile olsa alaylı gibi gelebilir.

Örneğin tannnın sekiz dağ keçisi üzerinde olduğunu söylüyorum yazımın başlığı. Bir taht var. Onun üstünde, o sekiz dağ keçisi üzerin­de onun üzerinde de tann. Bugünün insanı bunu nasıl algılar? Ancak mizah gibi gelir. Oysa hadis aynen böyle. "Alayemaniyeti avalin" di­yor. Yani sekiz dağ keçisinin üzerindedir. Bu hadisler Kütüb-u Sit-te'de yer alan hadislerden. Öyle, islam dünyasında "bu hadis de ne oluyor?" denemeyecek türden hadisler. Ve ben hadisleri de hep islam dünyasmda en sağlam kabul edilenlerden aldım. Ben hadisçi, fıkıhçı-yım. Bu hadis bilimine yani bir hadis ne ölçüde doğru olur, ne ölçüde olmaz onu da bilirim, hadis tenkidini bilirim. Dikkat ediyorum; sağ­lam hadislerin dışındaki hadislere yer vermiyorum. Oysa pekala onlan kullanabilirdim işime yanyor diye. işe yarar diye bir şeyi kesinlikle almıyorum. Ben din olayına son derece önem veriyorum. Ama nasıl

293

önem veriyorum? Bir çevre sağlığına önem verenler nasıl önem veri­yorlarsa, bir kansere önem verenler, nasıl önem veriyorlarsa, bir AİDS'e önem verenler nasıl önem veriyorlarsa onlar gibi ama onlar­dan çok daha fazla, yani "insanlığın yasanımdan artık bu çıkmalı' di­yorum. Onun için ciddilik veriyorum ve kesinlikle alay sözkonusu de­ğildir. Bunlar üç aşağı beş yukarı aynı. Ben Kutsal Kitapların kaynaklan diye 5 ciltlik birşey yazdım. Bir de Kur'an Ansiklopedisi. Temel kaynaklarından öğrenme fırsatını buldum. Bu ürünleri karşılaş­tırırken önüme şu çıku. Dinleri şöyle ayırmak mümkün. Dinlerin kimi insanlığın yaşamına bütünüyle el atmıştır. Dünya yaşamım yatak oda­larına varıncaya kadar girmiştir. Yahudilik ve islâm böyledir. Kimi de bu kadar el atmamıştır, sadece inanç dünyalarında vardır. Ama bir ce­za hukuku, bir miras hukuku, bir devletler hukuku, bir bilmem nehu-kuku türünden şeyleri yoktur Hristiyanlık böyledir. Ben insanlığın ya­şamına bütünüyle el atmış olanları, insanlar için daha zararlı görüyorum. Aslında hepsi bana göre binlerce yıl öncesinin düşüncele­rini, inançlarım taşıyıp getirmekte birleşiyorlar. Melekleri, cinleri ve diğer inanç biçimleriyle bağdaşıyorlar, birleşiyorlar. Biri falanca di-' yor, biri filanca diyor sözler değişiyor, ama öz değişmiyor. Hepsi aymı kalıptan.

Zaman: Müftülük yaptığınız dönemde doğrusu inancınızda bir sarsılma olmadan önceki dönemde kedbırle bir haşır nesirliğiniz oldu mu?

T.D.: Ben hiç zinayı tanımadım. İçkiyi tanımadım. Kuman tanı­madım zaten hiçbir oyunu bilmem.*

Teori Ocak 1990, Yıl: l.Sayul

 


*Bu görüşme Zaman Gazetesi tarafından yayınlanmadı.

294

YAZARIN YAYIMLANMIŞ ÖTEKİ ESERLERİ

1-  İbn Haldun'un Mukaddime'sinin çevirisi. ( 1. 2. ciltler. Öteki ciltler de yayıma hazırlanıyor.) Onur Yayınları'ndan.

2-  KULLETEYN. Roman. Turan Dursun'un 12 yaşma değin olan yaşamından bir kesit. Şeyh- Ağa- Molla üçlüsünce tezgahlanan­lar ve "ŞERlAT"in toplumu ne durumlara soktuğu açık seçik görüle­bilir bu romanda. Akyüz Yayınlan'ndan.

Yazarın yayıma hazır kitapları

1- Kur'an Ansiklopedisi. 14 cilt. Yayıma hazır. Olanak bekliyor.

2-Kutsal Kitaplann Kaynaklan. 5 cilt yayıma hazır. Teori dergi­sinde parça parça yayımlanıyor.

295

 

 

ANSİKLOPEDİSİNE İLİŞKİN İLGÎLÎ

ÇEVRELERİN

GÖRÜŞLERİNDEN SEÇMELER

Kur'an Ansiklopedisinin hazırlandığını duyduğum zaman sevin­cim çok büyük oldu; çünkü bu tür bilimsel ve ciddi eserler, bizim din bilgini geçinenlerin dışındaki bilginler, çoğunlukla da müslüman ol­mayan bilginler tarafından hazırlanmıştır. Örneğin Kur'an dizini, Flü-gel tarafından, altı muteber hadis kitapları dışındakileri de içine alarak muazzam bir karşılaştırmalı, konulan tasnif edilmiş hadis konkordansı da Vensink tarafından, yıllarca harcanan bir emek ürünü olarak ya­yımlanmıştır.

Bunlardan daha önemli olan elimizdeki Kur'an Ansiklopedisi bu kez bir Türk bilim adamı tarafından hazırlanmıştır. Yazar Turan Dur­sun, uzun yıllar Ankara TRTsinde din ve ahlak yayınlarını yönetmiş ve yine uzun bir süre Sivas Müftülüğü yapmıştır.

Islamî bilimleri ve Arapçayı hakkıyla bilen Turan Dursun bu ese­riyle îslamm gerçek amaçlannm ilkelerinin iyice anlaşılarak hurafeler­den uzaklaşılmasına hizmet edecektir.

O, Kur'andaki bütün sözcüklerin ve terimlerin kökenlerine inmiş, niçin ve ne anlamda kullanıldıklarını, olayların akışıArap-îslam toplu­luğunun gelişişi sentezleriyle işlemiştir. Bu niteliğiyle bu ansiklopedi, ünlü İngiliz Arap edebiyatı uzmanı Arthur JEFFERY'nin hazırlayıp 1938 de Mısırın Kahire şehrinde bastırdığı "The Foreign vocabulary of the Qur'an" * adlı eserinden daha önemlidir. Çünkü A Jeffery, sade­ce Kur'andaki sözcüklerin kökenlerini saptamıştır. Saym Turan Dur­sun ise, aynı şeyi yaptıktan başka, alındıklan dillerdeki asıl anlamlan­ın karşılaştırarak sonuçlar çıkarmıştır.

Türkiyede ve dünyada ilk kez yayınlanan bu Kur'an Ansiklopedi­si sayesinde bu konunun müslüman ve gayr-i müslim meraklılan, ta-

296

 

mamiyle ana kaynaklara ve sağlam belgelere dayanılarak hazırlanmış bilgileri elde etmiş olacaklardır.

Bu nitelikleri dolayısıyla bu değerli eseri, dini, sosyal ve tarihi alanlarda eğitim yapan okulların büyük ilgi duyacağını umuyorum.

Memleketimize böylesine değerli bir eser kazandıran T. Dursunu tebrik eder, başarılar dilerim.

Prof. Dr, Neşet Çağatay

(*Kufan'daki Yabancı sözcükler)

297

 

Kur'an yalnız İslâm dininin değil, İslâm hukukunun da ana kay­nağıdır. Bundan dolayıdır ki, Kur'an'm hukuk kurallarını içeren âyetle­rinin ne zaman, hangi olay üzerine ve niçin geldiklerinin iyice irdele­nip açıklanması çok önemlidir. Aynca Kur'an'da sonradan gelen bir âyet daha önce gelen bir ayetle çelişiyorsa, önce gelen âyet "mensuh" hükümsüz sayıldığından ve bu husus Bakara sûresinin 106. âyetinde-ki: "Herhangi bir âyetin hükmünü yürürlükten kaldırır veya unutturur-sak, onun yerine daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz, ..." hükmüne teyid edilmiş olduğundan, hukuk bakımından hangi âyetin, hangi âyetle neshedilmiş olduğunun tartışmase olarak saptanması da özel bir önem taşır.

Bütün diller durmadan değişmektedirler. Sözcükler anlamlanm yitirmekte, yeni anlamlar kazanmakta, değiş ik anlamlara gelmektedir­ler. Bir örnek vermek gerekirse: Elli yıl önce doğrudan doğruya "al­datmak" demek olan "iğfal etmek" bugün gazetelerimiz sayesinde "ır­za tecavüz etmek" anlamında dilimize yerleşmiş bulunmaktadır. Bundan ötürü âyetlere anlam verirken, sözcüklerin bundan 1400 yıl önce ne anlama geldiklerini bilmek ve âyetleri ona göre anlayıp yo­rumlamak gerekir.

Çok uzun yıllar önceden tanıdığım ve bilimsel kişiliğine, yorul­mak bilmez çalışma azmine ve eski Arapça bilgisine hayran olduğum Saym Turan Dursun'un "Kur'an Ansiklopedisi" adı altında Kur'an'ı an­siklopedik açıdan inceleyen ve yalnız hukuk sorunlarım değil Kur'an'm içerdiği bütün sorunlan kapsayan bir yapıt hazırlamış oldu­ğunu öğrenmem beni çok sevindirdi.

Bu yapıtın "Allah" maddesini inceleyince Saym T. Dursun'un ya­pıtını tam bir vukufla, objektif ve çağdaş bilim yöntemlerine göre ha­zırlamış olduğunu gördüm. Bu büyük yapıt yayınlandığında konunun her yönü ile ilgili herkesi doyurucu olacağmdan ve ülkemizde büyük bir boşluğu dolduracağından hiç kuşkum yoktur. Yapıtı hazırlayan Sn. T. Dursun'u ve yayınlayacak olanlan şimdiden kutlanm.

Prof. Dr. Coşkun Üçok

298

 

Bundan birkaç yıl önce bir rastlantı sonucu kendisiyle tanıştığım Turan Dursun, bana, bir Kur'ân ve hadîs ansiklopedisi hazu-ladığından söz etmişti. Ancak bu eserle ilgili bir şey görmediğim için, kendisine sadece eski deyim- le : " saym meşkûr olsun " demekle yetinmiştim. Bu kez incelemem ve bu konudaki düşüncelerimi bildirmem amacıyla ansiklopedinin "Allah" ile ilgili maddesini getirdiler. Bu maddeyi bü­yük bir ilgi ile okuduğumu önceden belirtmek isterim.

Genellikle yeni ortaya çıkan her din, insanları uzun süre etkisi al­tında bırakan bir heyecanı da birlikte getirir. Bazan uzun, bazan da kısa bir süre sonra, daha çok duygusallığa dayanan bu heyecanın yeri­ni, ona neden olan inançları, akıl ve mantıkla bağdaştırma çabası alır. Bu çaba daha çok bu inançlann gerçekliğini ispata yönelik olur. Çoğu kez böyle olmakla birlikte, pek az da olsa, bu çalışmalar, dinsel inanç­lara ters düşen bazı gerçeklerin ortaya çıkmasına yardım eder.

Yeni dinin inançlarını içeren kutsal kitaplann, çoğu kez insanlan etkisi altında bırakan kısa ve özlü ifadelerini, çok geçmeden, bunlan yeteri kadar anlayamayanlar ya da yanlış anlayanlara açıklama gereği duyulur. Böylece dinin gerçek yanıyla, onu yanlış uygulamak suretiy­le bağnazlığa varan yanının açıklanması sağlanmış olur. Bu konuda bilgisi tam olanların dinsel bir bağnazlığa sapmamasına karşın, bu alanda yeter derecede bilgi sahibi olmayanların, çoğu kez bağnazlığa saplandıkları görülür. Ülkemizde son zamanlarda görülen dinsel bağ­nazlıkta, bu konudaki bilgi yetersizliğinin sonucudur. Dinsel alandaki bu bilgi yetersizliğini gidermek amacıyla Turan Dursun tarafından ha­zırlanan bu eserin ülkemizde başlayan dinsel bağnazlığın giderilme­sinde büyük yararlar sağlayacağı ümidindeyim. Yazar bu amaca ulaş­mak için, bir yandan gerçekten kılı kırk yararcasına Islamiyetin başlangıcından itibaren bilinen ya da ileri sürülenleri birer birer nak­letmekten çekinmemiştir. Bütün bunlara ek olarak, şimdiye kadar hiç bir dinsel yapıtta rastlanmayan açık ve seçik bir ifade kullanılmış ol­ması da ansiklopedinin değerini bir kat daha artırmaktadır. Sonuç ola* rak, bu yapıtın bir an önce yayınlanması ülkemiz kültürü için bir kâ* zanç olacaktır.

Prof. Dr. Tahsin Yazici

299

 

Kimi tefsir bilginlerinin çalışmalarının yanısıra daha kapsamlı, çağdaş ve bilimsel teknikten de yararlanarak, bütün kaynak tefsirlerin yorumlarını baştan itibaren âyet âyet bir bilgisayara alan büyük bir ça­lışmayı Medine'de Kur'an-ı Kerim komleksi içinde gördüm. Bu çalış­ma, Kur'an-ı Kerim'in anlaşılmasına, çağdaş yorum ve anlamlara göre yorumlanmasına yararlı olacaktır. Ülkemizde de Elmalık Hamdi Ya-zır'm Hak Dini Kur'an Dili adlı Türkçe tefsiri yanında bazı rivayet tef­sirleri vardır.

Ancak Kur'an-ı Kerim'de herhangi bir kelimenin toplu bir anla­mını bulup çıkarmak bunlarda çok zor, belki de imkansız olmaktadır.

Şimdi bir Kur'an Ansiklopedisiyle karşı karşıyayız. Bu ansiklo­pedi, sözü edilen ihtiyacı karşılamakta, Kur'an-ı Kerim'in orijinal ve geniş bir sözlüğü mahiyetindedir. Bir sözlük ve ansiklopedi olarak bu alanda ilk kez görülmektedir. Bazı bölümlerini okudum ve inceledim. Tefsir, tarifat, hadis ve ana kaynaklara dayanmaktadır. Sonuçlarda ba­zı yorumlar tartışmalı olsa da, bu yöntem, ilk kez Türkiye'de, islam üzerine düşünen öğrenci ve araştırmacılara kolaylık sağlıyacak, yeni olay ve anlamlara göre yapılacak yorumlara olanak hazırlıyacaktır. Bu nitelikte bir eseri düşünen, büyük uğraşlarla ortaya koyan ve destek olup yayıma hazırlıyanlan, yayınlıyanları kutlar, ileride bu yoldaki ça­lışmalarını daha da geliştirmelerini ve mükemmeliyetlere ulaştırmala­rını ümit ederim.

Dr. Lütfi Doğan

300

 

Kur'an Ansiklopedisi. Şimdiye kadar olmayan, ama ihtiyacı du­yulan bir ansiklopedi. Diyanet teşkilatında Merkez Vaizi, Müfettiş olarak görev yapagelmiş bir insan olarak belirteyim ki bu ansiklopedi büyük bir boşluğu dolduracak. Çünkü:

1- Çağımız insanı artık öğreneceklerini en kısa zamanda öğren­mek ister. Kolay ve hemen. Çünkü fazla zamanı yoktur.

Kur'an'daki konulan hemen anlamaksa oldukça zor. Aranan, an­cak uzmanlarınca bulunabilir. Diğer müslümanlara, insanlara, öğren­cilere gelince işte o zaman konuların bir ansiklopedi kolaylığı içinde bulunması gerekir. Kur'an ansiklopedisi bu kolaylığı sağlıyacaktır. Aranan konu kolaylıkla bulunabilecektir.

2- Kur'an'daki kelimeler, hangi âyetlerde, hangi anlamlarda yer aldıysa bulunabilecektir.

3- Ayetlerin anlattıkları ve hükümleri alanında İslâm otoriteleri neler söylemişler ve ne gibi görüşler belirtmişlerse yine kolaylıkla bu­lunup anlaşılabilecektir.

4-Ansiklopedinin dili anlaşılır bir dil olarak seçildiği için karışık ve karmaşık konuların da anlaşılmasını kolaylaştıracaktır.

Arapçayı ve konulan çok iyi bildiğini bildiğimiz Turan Dursun'u ve yayınlayanları, böyle bir eseri hazırlayıp yayınladıklan için tebrik ederim.

Hamza Ayan

301

9 Kur'an islam'ın temel dayanağıdır. Onun için de çok iyi bilinmesi gerekir, iyi bilinmesiyse, en başta "kelime"lerinin bilinmesine bağlı­dır. Hangi kelime, nereden nasıl gelmektedir, hangi anlamı yahut han­gi anlamlan içine almaktadır, "kıraet vecih"i, ayetlerdeki "vecih"leri, yani hangi ayette hangi manaya geldiği, islam otoritelerinin nasıl ele aldıkları, hangi görüşte birleştikleri yahut ayrıldıkları..? Bütün bu yön­leriyle bilinmelidir.

Bütün bunları derli toplu anlatan kitaplar son derece azdır. Olan­ların da dilleri çok ağırdır. Her Arapça bilen kolaylıkla işin içinden çı­kamamaktadır. Temel Islâmi kaynaklar klâsik Arapça'yla yazılıdır. Bunları anlayanların sayılarıysa yok denecek kadar azdır.

Ayrıca şimdiye kadar yazılı kitaplardan, yukarıda belirtilen çapta bilgiler elde etmek, karışık olması nedeniyle de zordur.

Şimdi büyük bir memnunlukla öğreniyoruz ki, dünyada ve ülke­mizde ilk olarak bir işe girişilmiş ve gerçekleştirilmiş bulunmakta, bir Kur'an Ansiklopedisi meydana getirilmiş olmaktadır. Bu, çok büyük bir hadisedir. Artık herkes Kur'an'daki kelimeleri kolaylıkla anlıyabi-lecektir. Aradığını alfabetik olarak düzenlenmiş olan ansiklopedide bulup öğrenebilecektir. Yalnız kelimeleri değil; Kur'an'ın içine aldığı konulan da öğrenebilecektir.

Arapçayı temel kitaplarından okuyup öğrenmek ve öğretmek için yıllarca çaba harcamış biri ve ayrıca bir hafız olarak belirtmek isterim: Bu ansiklopediyle, Kur'an ayetlerinde ve ilgili hadislerde ne var, ne yok; islam otoritelerinin görüş ve yorumlarıyla birlikte öğrenme imkânı, müslümanlara, inceleyicilere sunulmaktadır. Bütün müslü-manlara, öğrencilere ve öğretmenlere yürekten tavsiye ederim.

ismail Gül

302

YAZARIN, "KUR'AN ANSİKLOPEDİSİ"NE

İLİŞKİN AÇIKLAMASI

1-  Bu ansiklopediye ilişkin görüşlerini okuduğunuz bilim ve din adamlanna teşekkür ederim. Bununla birlikte, ansiklopedinin amacı ve neye hizmet edeceği konusundaki görüşlerin de kendilerine ait ol­duğunu belirtmek zorundayım.

2-  Ben "Kur'an Ansiklopedisi"ni herhangi biçimde yorumlar ge­tirerek, "islam'ın çağdaş yonımlar"la yorumlanmasını ve bu yolla "dinsel bağnazlıktan" uzaklaşılmasım sağlamak gibi bir amaçla hazır­lamadım. Böyle bir amaca yönelmedim ve yönelmenin yararlı olma­yacağı görüşündeyim. Din alanındaki "aydınlanma"nın "yorum-lar"larla değil, neyin ne olduğunu açık seçik ortaya döküp sergileme yoluyla olacağı kanısındayım. Bunun böyle olduğunu deneyimlerimle gördüm. Kur'an Ansiklopedisi'ni de bu amaçla hazırladım. "Kutsal Ki-taplann Kaynaklan" adlı yapıtımı da...

3-  Kur'an Ansiklopedisi'ni hazırlarken temel amacım : Yalan ve sahteciliklerle, insanlan sürüleştirmek, sömürmek amacıyla sürdürüle-gelen "din"i gün ışığına çekmektir. Bu ansiklopediyi okuyanlar, is­lam'da onun "kutsal kitabı" olan Kur'an'da neler bulunduğunu çok açık biçimde görecekler, O zaman, Islâmcılann islâm'ı yeniden insan-lanmıza devlet ve yaşam biçimi olarak sunarken "islâm akıl dinidir, bilim dinidir, adalet dinidir..." gibi propagandalannın gerçek olmak­tan ne denli uzak olduğunu daha iyi bilip anlayacaklardır. Ansiklope­di, bu yolla bir "aydınlanma"nın gerçekleşmesine önemli katkı sagu-yacaktır.

Turan Durma

 BİRİNCİ KİTABIN SONU

303

 Genç Aleviler Harekatı 

<<<< Kitabın Devamı >>>>

1-50 / 51-100 / 101-150 / 151-200 / 201-250 / 251-303

 

 Anasayfa