|
TARIHTEN GÜNÜMÜZE DERSIM
KIMLIGI
Sait ÇİYA Kimliğin bir çok
tanımı var.
Aynı şekilde bir kişi, grup
birden fazla kimliğe sahip olabilir. Bizi ilgilendiren Dersimlilerin
ulusal ve ondan tümüyle ayrı düşünülemiyecek inançsal ve kültürel
kimlikleridir. Tarihten günümüze dediğimize göre, kimlik her şeyden önce
süreklilik oluşturur. Süreklilik değişimi de birlikte getirir. Bir dönem
önde olan özellikler, başka bir dönem geri plana itilebilirler. Bu
duruma siyasal koşullar, yanısıra toplumun bünyesinde meydana gelen
öteki değişimler etkide bulunurlar. Değişim şu anlama da gelir. Kimlik
iki ucu kapalı düz bir çizgi değildir. Yatay ve dikey geçişleri vardır.
Etkilenir ve etkiler. Kimliği oluşturan bazı öğeler zamanla geriler veya
unutulurlar. Başka bazı öğeler kimliğin parçası haline gelebilirler.
Genel olarak bir toplumun kimliğini belirleyen nedir? Toplumsal kimlik
denildiğinde, toplumsallığı ifade eden dil, tarih, toprak, inanç öğeleri
öne çıkar. Bazı durumlarda siyasal eğilimler de kimlik tanımında öne
geçebilir. Şunu da mutlaka unutmamak gerekiyor: Bir toplumun kimliğini
belirleyen, başkalarının o toplum hakkında düşündükleri değildir.
Belirleyici olan o toplumun kendisi hakkındaki düşünceleridir. Toplumun
ortak tanımlarıdır. Bu yazıda geçen genellemeler belli yanlışlıkları da
içinde barındırıyor. Çünkü, her genelleme aynı zamanda farklı olanı
genelin içine almaktır. Bir anlamda yok saymaktır. Kimlik ise daha
belirsiz ve değişken bir olgudur. Siyasal, dinsel, ulusal çekişmelerin,
çelişkilerin sonucudur. Bunu unutmadan, Dersim ve Dersimli üzerine bir
kimlik tanımlaması yapmaya çalışacağım. Son yıllardaki çalışmaları
saymazsak, Dersimliler tarihlerini yazılı hale getiremediler. İlk ciddi
deneme, Nuri Dersimi´nin Kürdistan Tarihinde Dersim ve Hatıratım isimli
çalışmalarıdır. N. Dersimi´nin çalışmaları Dersim tarihi ve kimliğine
yönelik önemli bir katkı olmasına rağmen, bazı yönleri ile de başka bir
yanlışlığın, yanlış eğilimin başlangıcı sayılabilirler. Nitekim, N.
Dersimi´nin yaklaşımına Seyfi Cengiz[1] ve Mustafa Düzgün[2] ciddi
eleştiriler getirmişlerdir. 1980´den sonra ise Avrupa´ya çıkan Dersimli
aydınlar yeni çalışmalara başlamışlardır. Dersim´in dili, tarihi, dini,
genel olarak kimliği üzerine ayrıntılı incelemeler yapılmış, yazılı
kültür ve tarih çalışması başlamıştır. Burda dikkate alınması gereken
bir başka olgu da, bu çalışmaların her hangi bir yabancı grubun
himayesine girmeden yapılmış olmasıdır. Şüphesiz, bu çalışmalar ve
sonuçları da eleştiriye muhtaçtırlar. Kısaca örnekleyelim. Ayre, Piya,
Raştiye, Desmala Sure, Ware, Tija Sodıri, Pir, Kormışkan dergileri
Dersim tarihi, dili, inancı, toplumsal yaşamın çeşitli görünümleri
üzerine etraflı incelemeler yapmışlardır. Bu dergilerden Tija Sodıri ve
Kormışkan tamamen Zazaca yayın yapmaktadır. Avrupa´da 1995´den itibaren
vakıf ve cemaat çalışmaları da başlamıştır. Türkiye´de de Tunceli
Derneklerinin yaklaşık 25 yıllık tarihi var. Bunların çalışmalarını
küçümsememekle birlikte, en önemli gelişme İstanbul Derneği´nin
çıkardığı Dersim dergisidir. Kimlik sorunu tartışılırken bu çalışmalar
mutlaka dikkate alınmalıdır. Dersimlilerin dışında öncelikle Türk
milliyetçilerinin (ki bu bir devlet milliyetçiliğidir) ve son yıllarda
da Kürt siyasal hareketlerinin Dersim ve Dersimli tanımlaması da vardır.
Bu iki yaklaşımın ayrı ve ortak yanları dikkat çekicidir. İki yaklaşım
da dışardan yapılmışdır. Amaçları Dersim´in doğal yapısını, kültürünü
değiştirmek, kendine benzetmektir. Türk milliyetçileri Dersimlileri
gerçek Türk, Kürt siyasileri de gerçek Kürt görmektedir. Türk
milliyetçiliği Dersim´in ulusal kimliğini inkar etmiştir. Öncelikli
olarak Dersim´i siyasi ve ulusal yapısıyla tasviye etmek istemiş, bunu
yapamadığı yerde de Türk kimliğine adepte etmek için her yolu denemiştir.
Zamanın Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak´ın hazırladığı bir raporda bu
siyaset en açık şekilde dile getirilmiştir. D- Yerli memurların tamamen
çıkarılması, Dersime en iyi memurların tayini, E- Yüksek idare
memurlarına adeta sömürge idarelerindeki yetkinin verilmesi, F-
Propagandaya kuvvet verilmesi ve Türklüğün telkini, G- Kürtçe yerine
Türk dilinin ikamesi için ilmi ve idari tedbirlerin alınması. (büyük kız
çocuklarının okutulması) H- Dersim önce Sömürge gibi nazarı itibara
alınmalı, Türt camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve aşamalı
olarak öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.[3] Dersim´in yakın tarihi
bu eksende gelişen devletin resmi siyasetine karşı direnişle geçmiştir.
T.C. bu sürece yönelik tepkileri, direnişleri şiddetle bastırmış,
1937-38 yılında ise Dersim´i toptan ortadan kaldırma siyasetini pratiğe
geçirmiştir. Aradan 60 yıl geçmesine rağmen, bunu tartışmak dahi
yasaktır. Dersim kendine biçilen tunç elbisenin içinde
ezilip-dönüştürülmek, bitirilmek istenmektedir. Türk milliyetçiliği bu
amacına ulaşmak için, dışardan yürüttüğü saldırıyı, içerden
destekleyecek işbirlikçi bir kesim yaratmak istedi. Bu kesimi kendine
dayanak yaparak, askeri-siyasi egemenliğini ilerletmek istiyordu.[4]
Askeri şiddetle birlikte denediği bu yol, daha başında esas olarak iflas
etmiştir. 1938´den sonra Dersimlilerin önemli bir bölümü Batı´daki Türk
nufüsu içine sürgün edilmiştir. Yaklaşık 10 yıllık sürgün döneminden
sonra yeniden geriye dönüşün serbest bırakılması sonucu, sürgüne
gidenlerin önemli bir bölümü tarihte eşine az rastlanır bir yurtseverlik
örneği göstererek geriye dönmüşlerdir. Dönüş Dersim´de yaşamı yeniden
canlandırmış, ama Türkçe´yi de Dersim´e taşımıştır. Sürgünde doğanlar ve
çocukluğunu orada geçirenler, Türkçe´yi öğrenmiş ve onu Dersim´e
birlikte getirmişlerdir. Aynı dönemde devlet zorla kız ve erkek
çocukları toplayarak birer askeri kışla görünümünde olan Yatılı Bölge
Okulları´na göndermiştir. Bu okullardan mezun olanlar öğretmen ve memur
olarak Dersim´e geri gelmiş, yerli misyonerler olmuşlardır. Yeni
misyonerlerin yerli olması ve çoğunun da rejime muhalefet eden sol
guruplardan olması, Dersim kültürünün direncini kırmış, Türk kültürüne
yumuşak geçişi hızlandırmıştır. Cumhuriyet´den sonra Zazaca ve
Kürtçe´nin her alanda, basın-yayın, çarşı-pazarda yasaklanması da bu
süreci hızlandırmış, dilimiz toplumsal yaşamın dışına itilmek
istenmiştir. 1938´den günümüze gelindiğinde Dersimlilerin bir kesimi
kendi tarihine, diline, dinine, genel olarak kültürüne yabancı hale
gelmişlerdir. İlginç olan, bunun ilericilik, solculuk adına yapılmış
olmasıdır. Bunun, yapanlar açısından bir paradoks olması işin bir
yönüdür. Öteki yönü ise, bu sürece itiraz edenlerin ideolojik terörle
susturulmalarıdır. Bu kesimle rejim arasında siyasal bir kapışma,
uzlaşmazlık olmasına rağmen, sol eğilim siyasal alanda gösterdiği direnç
ve mücadeleyi, kültürel alanda, ulusal gerçeklik boyutunda
gösterememiştir. Kürt Ulusal Hareketi ise 1970´den sonra içine girdiği
yükseliş döneminde Dersim´i genel Kürt kimliğinin içine çekmek istemiş,
bu yönde ciddi çalışmalar yapmıştır. Dersimli Kürtlerin de bu
çalışmaların içinde olması ve iki kesimin de rejim tarafından inkar
edilmesi kısmi bir taraftar kitlesi yaratmıştır. Son yıllarda ise başka
bir yanılsama yaratılmıştır. Dersimlilere Türk yada Kürt kimliğinden
birisini seçme alternatifinin dışında yol bırakılmamıştır. Kendisine
Kürt demeyen herkes Türk sayılmış, öyle propaganda edilmiş, yaratılan
yanılsama ile Kürt kimliği kabul ettirilmek istenmiştir. Kürtlerin
rejimin mağdurları olması, rejimin Kürtlere ve Dersimlilere birlikte
saldırması da doğal bir yakınlık yaratmıştır. Bu yakınlığı fırsat bilen
bazı Kürt Hareketleri, uluslaşma süreci adı altında Kürt kimliğini tek
kimlik olarak Dersim´e dayatmıştır. Neticede daha çok gençlik içerisinde
olmak üzere, kendini Kürt gören bir kesim oluşturulmuştur. Şu
söylenebilir. Dersimli ve Dersim kimliği, Türk ve Kürt kimliği arasında
sıkışıp kalmıştır. Şimdi tarih, dil, inanç ve kültürün öteki
unsurlarından hareket ederek, Dersimlilerin kimliğini tanımlamaya
çalışalım. Dersimli kavramı da tam net değil. Zira Dersim çok dilli, çok
dinli bir coğrafyadır. Dersim´de Alevi Zazalar[5], Alevi ve Sunni
Kürtler, Türkler ve Ermeniler birlikte yaşıyorlardı. Ermeni sürgün ve
kırımında Ermeniler yok edildiler. Çok az sayıda Ermeni kaldı. Bunların
da ulusal bir topluluk olarak varlıklarını devam ettiremediklerini
görüyoruz. Türkler, Kürtler Dersimli diye alevi olup Zazaca konuşanları
kastederler. Zaten Zazaca´ya yörede Dersimce de denilmektedir. Dersimli
denildiğinde, Alevi inancı ve Zaza dili birlikte akla gelir. Kürt
Aleviler de, Zazaca konuşanlara Dersimli demektedirler. Aynı şey Dersime
komşu müslüman Türk ve Kürtler için de geçerlidir. Ben de Dersim
kimliğini Alevi olup Zazaca konuşanlar açısından ele aldım. SÖZLÜ
HAFIZADA TAŞINAN TARİH Dersim tarihi yazılı hale getirilemediği için,
bugüne aktarılanlar esas olarak sözlü anlatım ve geleneğin içinde
kalmıştır. Kürt, Türk ve öteki halkların yazılı basınında kısmi olarak
Dersim´e değinilmiştir. Ancak bu yeterli değildir. Hatta ciddi
yanlışlıkları içinde barındırmaktadır. Sözlü hafıza ise istenilen ölçüde
derlenip düzenlenmemiştir. Daha çok 1938 sürecine ilişkin derlemeler
yapılmaktadır. Dersimliler köken olarak Horasan´ı referans
göstermektedir. Fakat bu söylence düzeyindedir. Horasan kökeni sözlü
kültürde de derlenmemiştir. Yine de sözlü kültürü destekleyen bazı
belgeler bulunmaktadır. Herşeyden önce Horasan´dan göç meselesi tarih ve
kapsam bakımından karmaşıktır. Acaba, tüm göçler bir tarihte mi olmuştur?
Göç ve köken meselesi, inanç anlamında bir yol bağlılığı mı ya da nüfus
göçü mü? Tüm bunlar bölge tarihini de içine alan araştırmaları zorunlu
kılıyor. Anadolu´daki yer isimleri, kültürel olgular ve dil kalıntıları
aynı kökenli bir halkın öteden beri bu coğrafyada yaşadığı görüşünü
güçlendiriyor. Göç de tek yönlü değil. Moğol´un önünden Anadolu´ya
sürülenler, kaçanlar, daha önce İskender´in önünden İran yaylalarına
sığınmış olabilirler. Kaldı ki İran kökenli kültür ve nufüsun
Anadolu´daki serüveni ve zaman zaman sağladığı hakimiyet çok eskilere
dayanıyor. Bugünkü veya 300-400 yıl önceki sınırlarla tarihi açıklamak
mümkün değildir. Horasan denildiğinde de bugün anlaşılan ile geçmişte
anlaşılan bir değil. Urfalı Mateos´un 952- 1136 dönemine ilişkin Vekayi-
Nâmesi´ne yazdığı notda Fransız editör Edouard Dulaurer Horasan´ın o
günkü sınırlarını bugünden tamamen farklı veriyor. Ermeni tarihçileri,
Horasan adıyla yalnız bölgeyi değil, bütün İran´ı ve umumiyetle onun
garbinde İran Selçuklularının imparatorluğunu teşkil eden Azerbeycanı,
Ermenistanı ve hatta Mezopotamyayı kastetmişlerdir[6] Öyle görünüyorki
Horasan sorunu oldukça karmaşık.[7] Dersimliler bugün yaşadıkları
çevreye veya yakın coğrafyaya geçmişte Horasan demiş olabilirler. Ne
varki Moğol Hulagü´nün önünden kaçan-sürülen halkların arasında
Zazaların da sayılması bizi yine İran coğrafyasına götürüyor. Minorsky
İslam Ansiklopedisi´ne yazdığı Şehrizur maddesinde Moğol Hülagü´nün
önünden Kûsa Kürtleri denilen (-kendisi Zazaca´nın Kürtçe´nin lehçesi
olmadığını aynı yazı içinde belirtiyor-) Zazaların Mısır ve Suriye´ye
göçtüklerini, A. von Le Coq´un Şam´da 1901 yılında bunlardan birisiyle
Zazaca konuştuğunu da yazıyor. Minorsky, Daylamastan´ı da bu coğrafya
içinde sayıyor[8] Hülagü 1258 yılında Bagdat´ı işgal ediyor. Oysa
bölgede ondan önce de Zaza nüfusü yaşıyor. Moğol işgalinden 300 yıl önce
Mervanilerin Diyarbakır´ı ele geçirdikleri dönemde, Diyarbakır
çevresinde Zazaca´nın geliştiği kaydediliyor.[9] Ki, Mervani Devletini
kuran kabileler dışardan değil, bölgenin dağlık alanlarından inerek
hakimiyeti ele alıyorlar. Bu bağlantı bugün İslamı benimseyen Zazalar
ile Dersim Alevi Zazaları arasındaki tarihsel etnik köken ilişkisini
güçlendiriyor. Şunu da dikkate almamız gerekiyor. Dersim´de Saro Khan (Eski
Halk) diye yerleşik halktan bahsedilmektedir. Bu olgu göçten önce de
Dersim´de Zazaca konuşan yerli nüfusun olduğu tezini güçlendiriyor.
Benim için Batı Dersimliler(Şıx Hesenu) ile Doğu Dersimliler( Dêrsımu)
arasındaki şive farkı da yerleşimde tarih farlılığına gerekçe gibi
görünüyor. Dersim(Dêrsım)´in sınırları da tartışmalı. Onu bugünkü
Tunceli Vilayeti´nin içine sıkıştırmak, ancak Tunceli Kanunu´nu yazanlar
için geçerli olabilir. Bundan yüzsene önce dahi Dersim Sivas´ın bir
bölümünü, Erzincan´ı, Varto-Xınıs´ı, Kığı ve Bingöl´ün bir kısmını[10],
hatta Kürecik- Adıyaman´ın bir bölümünü kapsıyordu. Dersim´in siyasal ve
kültürel etkisinin kırılmadığı yıllarda bu görüş resmi çevreler
tarafından da dile getirilmiştir. 29 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet
gazetesinde Y. Mazhar Aren´in söylediklerini aktarmamız yeterli
olacaktır. Ben Dersim´i herkesin anladığı gibi anlamam, Benim nazarımda:
Bir çekirdek Dersim, Bir et Dersim, Bir kabuk Dersim, Vardır ki, hücre
böyle hayatlanmış, Dersimli böyle canlanmıştı. Halbuki herkes yalnız
çekirdeğe Dersim diyor... Bununla beraber çekirdek kırılırsa et çürür,
kabuk kurur... Ben Kuruçay´da, Kemah´ın bazı köylerinde, hatta Refahiye
ve Zara´da, Akçadağ´da Dersim kabuğunu seçtim ve Kuzucan ve Tercan, Palu
ve Çapakçur´da ve benzerlerinde Dersim´in etine değdim.[11] Cevdet
Türkay´ın, Başbakanlık Arşivlerine (Belgelerine) Göre Osmanlı
İmparatorluğunda Oymak ve Aşiretler incelemesi Dersimlilerin yaşadıkları
yerleri çok geniş bir çoğrafyada gösteriyor. Dirsimli/lü: Erzincan,
Erzurum, Kığı Sancakları, Kuruçay Kazası(Dersim- sancağı), Kemah
kazası(Erzurum Sancağı), Çemişgezek sancağı, Arapkir sancağı, Malatya
Sancağı, Antakya Kazâsı(Halep Sancağı), Kilis Sancağı. Suriye´nin
Lazkiye Sancağı havalisine iskan olan Akbucak ve Bucak türkman Aşireti
de bu aşiretin bir bölümüdür. Disimli/lü: Çarsancak kazası(Diyarbekir
sancağı) Kığı sancağı, Çemişgezek (Diyarbakır Sancağı), Erzincan
Kazası(Erzurum Sancağı), Kilis sancağı, Antakya Kazası(Halep Sancağı)[12]
Belgeler aşiretin altın ve gümüş işleri ile uğraştığını da yazıyor.
Yalnız defterlerdeki yazım hatasından olacak, Dirsimli ve Disimli iki
ayrı aşiret olarak gösterilmiştir. Gerçekte ise sadece bir yazım
farklılığıdır. Bizi ilgilendiren Dersimlilerin neredeyse Zaza
coğrafyasının tüm yerleşim bölgelerine dağılmalarıdır. Bu bilgi Alevi
Zazalar ile Müslüman Zazalar arasındaki tarihsel bağa katkı sunuyor.13
Yanısıra Dersim coğrafyasının Osmanlı ve müttefiki Kürt Beylikleri
karşısındaki gerilemesine ve toprak kaybına da işaret oluyor. Osmanlı ve
müttefiki Kürt Beylikleri karşısında Dersimlilerin İç Dersim´e yerleşmek
zorunda kalmalarına en iyi örneklerden birisi, Batı Dersimlilerin (Şıx
Hesenenlerin) Gerger-Adıyaman-Malatya´dan bugünkü topraklarına göç etmek
zorunda kalmalarıdır. Osmanlı belgeleri de bu göçün 1704 yılında
gerçekleştiğini doğruluyor.[14] Sözlü kültürde de göçe ilişkin
anlatımlar canlılığını koruyor. Dersimlilerin kökeni sorunu
tartışılırken Deylem-Dersim ilişkisini de unutmamak gerekiyor. Bu konuda
fazla bir belge bulunmuyor. Dil, kültür açısından somut çalışmalar
yapılmamıştır. Bir tez olarak tartışılmaktadır. Deylemi de geniş Horasan
coğrafyasından ayrı düşünemeyiz.[15] Yaşayan bir halkın kimliğini
tarihin karanlık labirentlerinde dolaşarak açıklamak mümkün görünmüyor.
Bu doğru da değildir. Yaşayan her dil, inanç ve halk aynı zamanda yeni
bir olgudur. Değişmiştir. İçine yeni unsurlar girmiştir. Eski orjinin
ana hatları korunsa da dil, kültür ve nüfus yapısı yeni etkileşim ve
katılımlarla kendini yenilemiştir. Tarihi bağlantıyı unutmadan, yaşayan
olgular üzerinden değerlendirmelerde bulunmak daha doğrudur. Zira tarih,
tüm bilimsellik iddialarına rağmen efsane ve masalla iç içedir. HER DİL
BİR ULUSTUR Her dili bir ulusa eşitlemek pratikte doğru olmayabilir.
Dini, siyasi ve kültürel bölünmeler aynı dili konuşan insanları farklı
ulusal topluluklar haline getirebilir. Yine de dil bir halkın yaşayan
ortak hafzasıdır. Dil iletişim aracı olarak ortak kimliğin, aidiyet
duygusunun kendisi olmakla kalmaz, tarihten taşıyıp getirdiği efsane,
masal, atasözü, deyim ve destanlarla bir halkın sürekliliğinin de
garantisi olur. ´Dil´ dediğimiz iletişim aracı, toplumu bir arada tutan
harç; kültürü taşıyan ortak bir hazine, toplumu yansıtan bir ayna;
bireyler, gruplar ve kümeler arasındaki ilişkileri düzenleyen hakem,
hakim veya hekim oluyor.[16] Dili yok edilen bir halkın tarihsel
refaransı, düşünme tarzı, kültürü de yok edilmiş olur. Kimlik biz ve
onlar ayrımına tekabül ediyorsa, çoğu kere bunu dil belirler. Böyle
olduğu içindir ki işgalciler, asimilatörler dilin yasaklanıp yok
edilmesine büyük önem verirler. Dersimliler konuştukları dile kendi
dillerinde Kırmancki diyorlar. Bu terim daha çok İç Dersim´de
kullanılıyor. İçerden çepere doğru ilerledikçe dile Dımılki deniliyor.
Dersime komşu olan Kürtler de bu dili Dımıli veya Zazai olarak
adlandırıyorlar. Dersimliler dışarda, yabancı olanlarla diyalogunda ise
dillerine Zazaca yada Dersimce diyorlar. Yabancı araştırmacılar da bu
dile Zazaca ya da Dımılice diyor. Zazaca geçen yüzyılın sonunda ve bu
yüzyılın başında kısmi olarak yazılı hale getirildi. Zazaca´ya yönelik
ilk ciddi ve ayrıntılı inceleme Oskar Mann ve Karl Hadank´ın
incelemesidir.[17] Daha sonraları Terry Lynn Todd[18], C. M. Jacobson ve
M. Sandanato[19], Almanya Göttingen Üniversitesi´nden Ludwig Paul[20]
Zaza dili ve grameri üzerine ayrıntılı çalışmalar yaptılar. Buna son
olarak Frankfurt Üniversitesi´nden Prof. Gippert´i de eklemek gerekiyor.
Önceleri yabancıların ilgi alanıyla sınırlı kalan Zazaca, 1980´den sonra
Avrupa´da Kırmanc- Zazaların kendileri tarafından edebiyat alanına
taşındı. Zazaca edebiyat-kültür ve siyaset dergileri çıkartıldı. Gramer
ve sözlük çalışmaları yapıldı. Dikkati çeken en önemli araştırmacılardan
birisi Zılfi Selcan´dır. 1970´in ortalarından itibaren Zazaca müzik ve
dil çalışmaları yapan Z. Selcan´ın yayınlanmış iki eseri bulunuyor. Z.
Selcan´ın bu yıl yayınlanan Zaza Grameri önemli bir boşluğu dolduruyor.[21]
Türkiye´de Cumhuriyet´le birlikte Zazaca´nın da içinde olduğu Türkçe
dışındaki diller yasaklandı. Her tarafa ´Vatandaş Türkçe Konuş´
pankartları asılmıştı, bu kurala uymayanı para cezası, hapis, sürgün
bekliyordu.[22] Merkezi eğitim ve askerlik aracılığıyla kerkese Türkçe
dayatıldı. Türkçe dışındaki diller ticari sürecin, okul sisteminin,
resmi sürecin dışına itildiler. Dersim´de ise daha özel uygulamalar
yapıldı. Kırım ve sürgünden sonra yatılı Bölge Okulları ve giderek her
köye yapılan okullarla asimilasyon hayli ilerledi. Zazaca da öteki
diller gibi Türkçe´nin lehçesi ilan edildi. Ancak ´lehçe´nin yarı-resmi
kurumlarda araştırılması dahi engellendi. Bir ara Halk Evleri´nde Zazaca
araştırma yapmak istiyorlar. Resmi ideolog Hasan Reşit Tankut denetimden
çıkarlar korkusuyla olacak bir genelgeyle bunu yasaklıyor.[23] İnkar
teorisi tarihte eşine ender rastlanan bir yöntemle yapıldı. Türkçe´nin
lehçesi sayılan Zazaca, Kürtçe konuşmak, yazmak yasaklandı. Böylece T.C
´kendi lehçesini´(!) yasaklayan ilk devlet ünvanını da kazanmış oldu.
Şimdi lehçe teorisi iflas etmiştir. Resmi ideologlar dahi yüksek sesle
savunamıyorlar. Lehçe teorisi kapıdan kovulmadan pencereden benzeri
içeri girdi. Kürt siyasi akımlarının hemen tamamı Zazaca´yı Kürtçe´nin
lehçesi ilan ettiler. Onlar da bazı kelime yakınlıklarını gerekçe
gösterek, Zazaca´yı Kürtçe´nin içinde asimile etmek istiyorlar. Lehçe
teorisi öylesine katı bir politikayla yürütülüyor ki, bu konuda
tartışmak dahi engellenmek isteniliyor. Gerçekte sorun oldukça basitdir.
Kürtçe konuşanlarla, Zazaca konuşanlar birbirini anlamamaktadır. Bu
durum bazı çok bilir cahillerin dediği gibi Kürtlerin farklı ülkeler
arasında bölünmesinin sonucu da değildir. Kürtler 1514´de İran ve
Osmanlı arasında[24], Lozan anlaşmasıyla da Türkiye, Irak, İran ve
Suriye arasında dört parçaya bölündüler. Ancak Kürtler ve Zazalar en
azından iki bin yıldır yan yana yaşıyor. Yüzyıllardır aynı köyde
yaşamını sürdürenler de var. Birbirlerinin dilini anlamıyorlar. Kürtçe
ve Zazaca´nın birbirine nispi olarak yakın olduğu doğrudur. Ama bu tüm
İrani diller ve hatta Hint-Avrupa dil gurubu için geçerlidir. Yakınlık
lehçe (- burda diyalekt kastediliyor-) teorisine kanıt olsaydı, Farsça,
Paştunca, Osetçe, Kürtçe, Zazaca bir dil olarak değerlendirilebilinirdi.
Kaldı ki Kürtçe´nin Zazaca´ya yakınlığı, Farsça´ya yakınlığından daha az
değildir. Elbetde şenlik olsun, dostlar alış verişde görsün diye lehçe
teorisi uydurulmadı. Amaç, Kırdaşki merkezli tek dil yaratmaktır. Bu
yönde çok sayıda yazılı belge var. Hatta bazı Kürt Partileri bunu Parti
proğramına da geçirmiştir. Sürgünde Kürt Parlementosu da Kürtçe´yi (-Kurmancça´yı)
Zazaca karşısında resmi dil ilan etmiştir[25]. Biz yine gerçeğe, halkın
kendi belleğine dönelim. Dersimliler Kürtlere iki şekilde hitap
ediyorlar. Alevi Kürtler için Kırdas, Hanifi-Şafii Kürtler için Khurr
terimi kullanılıyor. Kürtçe´ye ise Kırdaşki yada Here-Were deniliyor.
Khurr kavramı da küfür, aşağılamak anlamında kullanılmıyor. Türkçe´de
kullanılan Kıro kelimesinin, Khurr kelimesi ile bir ilgisi yok. Kürtler
büyük çoğunlukla kendi dillerinde kendilerini Khurrmanc olarak
adlandırıyorlar. Büyük bir ihtimalle Khurr terimi, Khurrmanc´ın
kısaltılmış hali olabilir. Bu terimle aşağılama ve hor görme gündeme
gelmiyor. Fakat, bir güvensizliğin olduğu doğrudur. Bunun eski nedenleri
bir yana, öncelikle Kürt Beylikleri ve Osmanlı arasında kurulan ittifak
ile Hamidiye Alaylarını anmak yeterlidir. Lehçe teorilerinin etkisinde
kalanlar kendi dillerine önemli ölçüde yabancılaştılar. Lehçe teorisi ne
Türk halkının ve ne de Kürt halkının belleğinde bulunmuyor. Zaza ve Kürt
halkı birbirlerinin dilini, aynı dil ya da bir dilin lehçesi olarak
görmüyor. Bu teori milliyetçi aydınların kendi uydurmalarıdır. Siyasal
olarak gericidir. Toplumsal alanda halkları birbirine
yabancılaştırmaktadır. Gereksiz tartışmalardan, yeni güvensizliklerden
kurtulmanın en kısa ve doğru yolu, bütün dillere eşitliği savunmaktır.
Alevi olsun Şafi ya da Hanifi olsun Zazaca konuşan bütün kesimler
birbirlerini anlamaktadırlar. Bu dilin uzun yıllardır baskı altında
olduğunu, yazılı alanda serbestçe gelişmediğini de unutmamamız gerekiyor.
Zazaca konuşan kesimler bir dille anlaşmalarına rağmen, kendi aralarında
tek-bölünmez bir kimlik oluşmamıştır. Bunun nedenlerini tartışdığımızda,
önce karşımıza din ayrılığı çıkar. Din ayrılığı siyasal süreçleri
belirlemiş, kültürü etkilemiştir. Bu, Dersim kimliğinin üçüncü boyutudur.
DERSİM İNANCI Din ve ulusal kimlik ilişkisi de çok karmaşıktır. Kimi
halklarda farklı dini inanışlar tek ulusal kimliğin önünde ciddi bir
engel teşkil etmezler. Bazılarında ise din öteki etmenleri etkileyip,
ulusal kimliğin oluşmasında öne geçer. Dersim inancını tek başına din
olarak tarif etmek de mümkün görünmüyor. Bunun için biz buna Dersim
İnancı diyoruz. Ki, bu Zazaca´da İtiqatê Ma (-İnancımız-) ya da İtiqatê
Kırmanciye (-Kırmanciye İnancı-) diye dile getirilir. Yabancı
araştırmacılar Dersim İnancı´nı genel olarak Aleviliğin içinde
değerlendirmişlerdir. Yine de büyük çoğunluğu Dersim Kızılbaşlığı diye
bir ayrıma gitmişlerdir. Dersim İnancı´nı genel olarak Alevilik içinde
değerlendirmek doğru olmakla birlikte, yeterli değildir. Bu genel ilişki
Osmanlı şeriatına karşı siyasal bir ittifak olarak anlaşılabilinir.
Dersim İnancı´nın en önemli ayırıcı özelliği ibadet dilinin Zazaca
olması, inancın tarihsel ve etnik olarak yerli olmasıdır. Ki, kutsal
yerlerin, dini efsanelerin tamamına yakını Dersim tarihi ile ilgilidir.
Dersim´de inanç sonunda kişiyi insana ve doğaya bağlar. İnanç tarımdan,
hayvancılıktan, sosyal yaşamdan ayrılmamış, onun bir parçası,
tamamlayıcısı durumundadır. Bu anlamda Dersim İnancı milli özellik
gösterir.[26] Osmanlılar döneminde tek tanrılı dinler(Müslümanlık,
Hrıstiyanlık ve Musevilk) dışındaki inançlar gayri meşru görülüyordu. Bu
durum tek tanrılı dinlerin dışındaki inançlara yaşam hakkı tanımamıştır.
Aleviler başta olmak üzere tüm öteki inançlar ya takkiye yoluna ya da
sürekli direnişlere mecbur bırakılmışlardır. Dersimliler hem direnmiş ve
hem de takkiye yapmak zorunda kalmışlardır. İslami motiflerin Dersim
İnancı içine girmesi, bir yönüyle böyle olmuştur. Öte yandan İslam içi
çatışmalar ve islami muhalefetin öteki dinlere hoşgörülü davranması
sonucu belli bir sentez de oluşmuştur. Yine de Dersim İnancı´nda İslami
motifler sorunun sadece bir yönüdür. İnancın ana yönü İslam dışıdır.
Dersim İnancı´nı Kerbela ve Ehl-i Beyt sevgisine indirgemek, O´nu islami
açıdan asimile etmektir. Öyle olsaydı, İslam şeriatının en koyu
temsilcisi haline gelmiş Şiiliği de Alevilik olarak değerlendirmemiz
gerekirdi. Konuyla ilgili Munzur Comerd´in halk anlatımlarına dayanarak
yaptığı kapsamlı araştırmalar gerçeği önemli ölçüde açığa çıkarmıştır.[27]
Dersim´in Osmanlı şeriatına karşı direnişin kalesi olması, bir yönüyle
O´nu tüm Alevilerin kıblesi haline getirmiş, öte yanıyla da Alevilik
kimliğin önde gelen özelliklerinden birisi haline gelmiştir. 1514´den
itibaren Türk ve Kürt egemenlerinin islami temelde kurdukları birlik,
Zazaların da bu birliğin bileşeni haline gelmesi, tersinden
Dersimlilerin Alevilik temelinde Kürt, Türk Alevileri ile aradığı
ittifak, kimliğin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Dersimliler biz ve
onlar ayrımını yaptıklarında genellikle Alevilik ve Müslümanlık ayrımı
yaparlar. Türk ve Müslüman çoğu kere aynı anlamda kullanılır. Bu durum
Cumhuriyet döneminde de değişmemiştir. Modern Türk kimliğinin
bileşenlerinden birisi İslamiyetdir. Bu sonraları geliştirilip
Türk-İslam sentezi diye formüle edildi. Laiklik, devlet müslümanlığı
anlamına gelir. Sunni İslam ayrıcalıklıdır. Buna devlet dini de
diyebiliriz. Alevilik ise sürekli asimile edilmek istenmiştir. 12 Eylül
Cuntası döneminde Vali Kenan Güven´in köylere Cami yaptırma girişimleri
biliniyor. Ancak bunun tarihi eskilere gider. Osmanlılar Tanzimat´dan
itibaren Dersim´de denetim kurmak istediklerinde, Aleviliğin yerine
Müslümanlığı geçirmek istemişlerdir.[28] Şunu söyleyebiliriz. Aleviliğin
yasaklanıp asimile edilmek istenmesi, inançtaki ulusal temel, kimliğin
oluşmasında ve toplumsal süreklilikte temel bir yer edinmesine yol
açmıştır. Dersimlilere biz dedirten, dil, toprak, tarih olgusunu
unutmadan inançtır. Ki, Dersim İnancı dilin, tarihin, toprağın ayrılmaz
parçasıdır. Düzgün Baba, Sultan Baba, Çewres Asparê, Munzur Baba, Jêle,
Khures, Gaxant, Xızır, Hawtemal, Güneş ve Ay´ın kutsallığı ve benzerleri
toplumu bir arada tutan en güçlü bağdır. Bunlardan hangisini yok edip
toplumun bağrından çıkarıp atsanız, biz ortaklığının da bir parçasını
kopardığınız anlamına gelir. İnanç, bu yönüyle dışarıya karşı doğal
sınırdır. Önce rejimin ideolojik-siyasi saldırısı, sonra ona sol
cepheden verilen destek, biz ortaklığından önemli parçalar koparmıştır.
KİMLİĞİN İKİ YÖNÜ: DİL VE İNANÇ Kısaca anlatılan süreç de gösteriyor.
Dersim kimliğinin iki yönü öne çıkıyor. Dil ve inanç. Bunlardan birisini
tek başına belirleyici olarak göstermek, toplumsal yaşamın bir bölümünü
görmezlikten gelmektir. Zazaca da, Alevilik de yasaklanıp engellenmiştir.
Yukarda belirtildiği gibi, bu iki yön; dil ve inanç birbirinden tamamen
ayrı da değildir. Bir anlamda birbirini tamamlamaktadır. Öte yandan iki
özelik Dersimlileri öteki toplumlara bağlayan yolun da başlangıcıdırlar.
Dil, Zazaca konuşan Müslüman Zazalara, İnanç; Alevi Kürtlere ve Türklere
bağlanmaktadır. İnanç boyutunda da dikkate değer gelişmeler var. Türk
Alevileri geçmişten beri Türk kimliklerini inkar etmiyorlardı. Hatta,
Zazaca ve Kürtçe konuşan Aleviler üzerindeki baskıyı görmezlikten
geliyor, bunu dile getirenleri bölücü olarak değerlendiriyorlardı. Şimdi,
Türk kimliğinin kemalist versiyonuna daha çok vurgu yapıyorlar. Kürt
Alevileri de, Kürt ulusal kimliği ile birleşme sürecine girmişlerdir.
Zazaca konuşan Aleviler ulusal kimliklerine kayıtsız kalamazlar. Henüz
zayıf olmasına rağmen, kayıtsız kalınmadığına yönelik davranışlar
oluşuyor. Sürecin tümünü dikkate alan Dersim aydınlarının önemli bir
bölümü, kimliği Kırmanc-Zaza halkı[29] şeklinde ifade etmektedir.
Kırmanc-Zaza tanımı, inanç ve ondan ayrılamıyacak kültürel boyuttaki
farklılığı, aynı şekilde kültürün ortak yönlerini, dil birliğini, etnik
sürekliliği birlikte ifade ediyor. Kimliğin oluşmasında öne çıkan
etmenlerden birisi de her zaman toprak olmuştur.[30] Dersim halk
kültüründe ülke bilinci güçlüdür. Dersimliler yaşadıkları coğrafyaya,
ülkeye Kırmanciye, Welatê Kırmanciye diyorlar. 1994 köy boşaltmalarından
sonra onbinlerce insanın zorunlu sürgüne gönderilmesi, Kırmanciye´nin
insansızlaştırılması, Kırmanciye´ye dönüş ve toprak sorununu kimliğin
önemli bileşkelerinden biri haline getirmiştir. Dersim ve kimlik
sorununu tartışıdığımızda, Dersim´in siyasal tarihi ve kültürünü de
mutlaka dikkate almak gerekiyor. Alevilik, tarih ve dil bağlamında buna
kısmen değinildi. Gerçekte ise daha geniş bir incelemeye ihtiyaç var.
Anadolu bir mozaik olarak adlandırılıyor. Ancak bu mozaiğin Türk rengi
dışındaki renkleri koyu bir karanlığa gömülmek istendi. Bu istem bitmiş
de değildir. Son yıllarda mozaiğin Kürt rengi, üstündeki karanlığı biraz
yırtdı. Alevi inancı da karanlığı yarıp, ışığı yakınlaştırdı.
Dersimliler ya da genel olarak Kırmanc-Zazalar henüz bir iki adım
atabildiler. Bu dahi mozaiğin güzelliğini göstermeye yeterli oldu. Tüm
karanlık yırtılsa, ışık halelerinden eşsiz bir çiçek açacaktır. Sonuç
yerine şunu söyleyebilirim. Toplumlara tek tip elbise misali, kimlikler
biçilemez. Ağaç budar gibi bir toplumu oluşturan öğeler kesilip
atılamazlar. Bunun denendiği her yer savaşlar ve kırımlara sahne oluyor.
Böyle toplumlar birliğini de koruyamazlar. Tersine, özgürlük ve eşitlik
birlikte yaşamanın da, barışın da ön koşuludur.
------------------------------------------------------------------------
[1]Seyfi Cengiz, Dersim ve Dersimli, sf. 30-33, Desmala Sure
yayınları-1995 [2] Mustafa Düzgün, Kürdistan Tarihinde Dersim Adlı
Eserde Geçen Bazı Olaylar Üzerine, Berhem, sy. 5, sf. 16-28,
Ankara-1993. Mustafa Düzgün bu eleştirilerini daha sonra da devam
ettirdi. Kendisiyle 1995´de yaptığım bir ropörtajda görüşlerini daha da
netleştirdi. Sait Çiya, Dersim Yazıları, sf. 184-190, Tij Yayınları
1998- İstanbul [3] DERSİM, T.C. Dahiliye Vekêleti JANDARMA UMUM
KUMANDANLIĞI Yayını, sf. 218-219. Rapor´da Zazaca da Kürtçe içinde
değerlendirilmiştir. Ordu bu çalışmayı muhtemelen 1932 yılında gizli
yapmış ve kayıt altında 100 tane basmıştır. Rejimin Dersim´e yönelik en
etraflı raporu olan çalışma, 1937-38 kırım ve sürgünün anlaşılması için
de önemli bir belgedir. 1970´den sonra Dersim kökenli sol akımlar
sömürge tartışmaları yaparlarken, resmi ağızlardan yapılmış böylesi
itirafları yok saymışlardı. [4] TC. Bakanlar Kurulu 4 Mayıs 1937 tarihli,
Tunceli tenkil harekâtına dair Gayet Gizli ibareli kararında bu
siyasetini şöyle ifade ediyordu. Paraya acımaksızın içlerinden çok adam
kazanıp kullanmaya çalışmak lâzımdır. Genel Kurmay Belgelerinde Kürt
İsyanları-2, sf. 317 [5] Alevi Zaza tanımlaması da yabancıların yaptığı
ve Dersimlilerin kendi aralarında kullanmadığı bir terimdir. Zazaca
konuşan bazı Aleviler kendilerini böyle adlandırmakla birlikte, büyük
çoğunluk kendisini bu şekilde isimlendirmemektedir. Ben Alevi Zaza
tanımını, Zazaca konuşan Aleviler anlamında kullandım. [6] Urfalı Mateos
Vekayi-N âmesi(952-1136) Ve Papaz Grigor´un Zeyli (1136- 1162), sf. 80,
195 nolu dipnot, Türk Tarih Kurumu Basımevi-1987 [7] Martin van
Bruinessen´in yazdığına göre, ters yönden, Dersim´den de Horasan´a nüfus
göçü oluyor. Şah Abbas 1600´de Özbek ve Türkmen akınlarına karşı savunma
gücü olarak bazı aşiretleri Çemişgezek´ten Horasan´a yerleştiriyor. M.
v. Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, sf. 213, Özge yayınları [8] V.
Minorsky, İslam Ansiklopedisi, Cilt.11, Şehrizûr Maddesi, sf. 397
[9]Mukrimin H. Yınanç, İslam Ansiklopedisi, Cilt. 3, Diyarbakır Maddesi,
sf. 611 [10] E. Dulaurier Genc´i de Dersim´de bir bölge olarak
görmektedir. Urfalı Mateos Vekayi-Namesi, sf. 11, 30. nolu dipnot [11]
Bu yazı yurtdışında çıkan Raştiye´nin 9. sayısında (1995) yeniden
yayınlandı. [12] Aktaran Dr. Mahmut Rişvanoğlu, Saklanan Gerçek,
Kurmançlar ve Zazaların Kimliği -2-, sf. 892, Tanmak-Ankara, Bu kitap
Türk resmi ideolojisinin propagandasını tekrarlıyor. Cevdet Türkay´ın
özgün çalışmasını inceliyemedim. Bizi Osmanlı belgelerinde Dersim
aşiretlerinin yaşadığı yerler iligilendiriyor. [13] Zazaların arasında
islamiyetin güçlenmesinin de daha çok 1514´den sonra gerçekleştiğini
düşünüyorum. 1613 yılında Palu´yu ziyaret eden Polanyalı Simeon, Şehirde
ermenilere âid sekiz adet kârgir güzel kilise, kürdlere âid de damı otla
örtülü ve çit duvarlı çok adi bir mescid vardı demektedir. Hrand D.
Andreasyan, Polonyalı Simeon´nun SEYAHATNÂMESİ (1608-1619), sf. 92,
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 1073, 1964.
Müslümanlığın etkisinin o tarihlerde dahi çok sınırlı olduğu görülüyor.
[14] Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı
İmparatorluğu´nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, sf.
49-50, Türk Tarih Kurumu Basımevi-1991 [15] Deylem bağlantısı için
bakınız, Seyfi Cengiz, Dış Kaynaklarda KIRMANCLAR- KIZILBAŞLAR VE
ZAZALAR , Desmala Sure Yayınları-1995, Ahmet Ateş, İslam Ansiklopedisi,
Cilt. 3, Deylem maddesi, sf. 567-573 [16] Bozkurt Güvenç, Kültürün
ABC´si, sf.47, Yapı Kredi Yayınları-1997 [17] Oscar Mann- Karl Hadank,
Mundarten Der Zaza, Berlin-1932, Prusya Bilimler Akademisi [18] Terry
Lynn Todd, A Grammer of Dimili ( Also Known as Zaza), An Arbor,
Michingen, U.S.A-1986 [19] C. M. Jacobson, Rastnustena Zonê Ma (Handbuch
für Die Rechtschreibung der Zaza Sprache) Bonn-1993 ve ZAZACA
Okuma-Yazma El Kitabı, Bonn-1997 kitapları ortak alfabe ve yazım
kuralları bakımından Kırmanc-Zaza çevrelerinde en geniş kabul gören
çalışmalardır. Ki bu çalışmalar Zazaca konuşan ve okuyup-yazan
çevrelerle birlikte hazırlanmıştır. [20] Ludwig Paul, Zazaki(Gramatik
und Versuch einer Dialektologie), Wiesbaden 1998 [21] Zılfi Selcan, Zaza
Milli Meselesi Hakkında (dili, tarihi, siyasi, dini ve kültürel
yönleriyle), Zaza Kültürü Yayınları, Ankara-1994, Zılfi Selcan,
Grammatik der Zaza-Sprache Nord-Dialekt(Dersim Dialekt), Berlin-1998.
[22] Bazı durumlarda bunun tersi de doğrudur. Diyarbakır Halkevi´nin...
köycülük kolu çeşitli kurslar açardı. Bir köy örnek olarak, üs olarak
seçilirdi. Orada mesela Türkçe konuşma müsabakaları açıyor. Vatandaşa
Türkçe öğretiyor, Türkçe bilmeyenlere. Onlara hediye olarak mesela bir
öküz veriyor.... Şevket Beysanoğlu, Anılarımda Diyarbakır Halkevi,
Kebikeç, Sayı. 3, sf. 163, 1996 [23] Türk Dil Kurumu´nun
Lengüistik-Etimoloji Kolbaşı´sı Hasan Reşit Tankut´un Varto Halkevi´nin
yaptığı dil çalışması nedeniyle 9.6.1939´da yaptığı genelge
niteliğindeki açıklaması buna iyi bir örnektir. Uzak ve küçük
Halkevlerinin Kürt ve Zaza dilleri üzerinde çalışma sahası açmalarını
faydasız ve politika bakımından zararlı görürüm. Onların mesaisini
faydalı kılmak için usul ve vasıta hazırlamak daha uzun zamana bağlı
oldugundan, bu dil araştırma işini bırakmalarını münasip şekilde
kendilerine anlatılması iyi olacağı kanaatini arzeder, saygılar sunarım.
Belgenin tam ve orijinal halini kişisel arşivinden Ömer Türkoğlu
Kebikeçte yayınladı. Kebikeç(İnsan bilimleri için kaynak araştırmaları
dergisi), sy. 3, sf. 105- 106, Ankara-1996 [24] 1514 Çaldıran savaşı ile
başlayan süreç 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla resmiyet kazanmıştır.
[25] Günay Aslan, Sözde Devlet, Özgür Politika, 17 Nisan 1995 [26] Alevi
Zaza dini milliyet ifade eder, diyen Hasan Reşit Tankut bir şekilde bu
gerçekliğe işaret etmiştir. M. Bayrak, Kürdoloji Belgeleri, sf. 442, Öz-
Ge Yayınları-1994 [27] Munzur Comerd araştırmalarını Berhem, Pir, Ware
ve Tija Sodıri´nin çeşitli sayılarında Türkçe çevirisiyle birlikte
Zazaca olarak yayınladı. M. Comerd, Dersim İnancı´na yönelik
araştırmalarını kısa sürede kitaplaştırıp yayınlayacak. [28] Osmanlı
Sadrazamlığı Anadolu Umum Müfettişi Müşür Şakir Paşa´dan Dersim´de
şiddet ya da idare siyasetinden hangisi izlenmelidir diye görüşünü
soruyor. Müşür Şakir Paşa 11 Ağustos 1899 tarihli cevabında, öteki
önlemlerin yanında Dersim´de Nakşibendi tekkelerinin açılmasını da
önermiştir. DERSİM, Jandarma Umum Kumandanlığı Yayını, sf. 136 [29]
Dersimliler kendilerine Kırmanc, dillerine Kırmancki, üstünde
yaşadıkları toprağa, coğrafyaya da Kırmanciye diyorlar. Ancak, bu
adlandırma daha çok İç Dersim´de geçerlidir. İç Dersim´de de kendini
Kırmanc olarak adlandırmayanlar vardır. Öncelikle Khuresu aşireti Pir ve
Rayber olmayan, Ocak kökenine dayanmayan aşiretleri Kırmanc görmekte,
kendilerini ise kutsal tabaka, dini soylular olarak görmektedirler.
Kırmanclık burda yönetici olmayan halka verilen isimdir. Ayrım ağa-köylü
ayrımına uymaz. Ağa olsun, yoksul yada zengin olsun, tüm kutsallık dışı
aşiretler Kırmanc olarak adlandırılmaktadır. Ancak, Khuresu aşireti de
konuştuği dile Kırmancki, yaşadığı coğrafyaya Kırmanciye demektedir.
Yine Varto-Xınıs´ta Zazaca konuşan Aleviler kendilerine Kırmanc
demiyorlar. Onlar için Kırmanc ismi Khurmanc kelimesine yakınlığıyla
Kürtleri çağrıştırıyor. Kendilerine sadece ´Ma` ya da ´Elewi´ diyorlar.
Sivas´da Zazaca konuşan Lolan, Çarekan ve Ginan Zazaları da kendilerine
Kırmanc demiyorlar. Kendilerini Elewi, Dımıli veya Alevi Zaza olarak
adlandırıyorlar. Zazaca konuşan Alevi, Şafi ve Hanefi kesimlerin
kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda tüm bölgeleri kapsayan
ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır. Aslında bütün halklar da istisnasız
herkesin üstünde birleştiği tek bir kimlik yoktur. Kimlik ortalama
birliğe tekabül eder. Bu bakımdan genel olarak Kırmanc-Zaza terimi,
aleviliği, tarihi, dini, dili ve toprağı birleştiriyor. [30] Kemalist
dönemin önde gelen ideologlarından Hasan Reşit Tankut, Zazalar Hakkında
Sosyolojik Tetkikler isimli çalışmasında, alevilik ve yurtseverlik
arasındaki ilişkiye değinmiştir. H.Reşit Tankut Zazaları Türkleştirmenin
yolunu aramaktadır. Çalışmasını eleştirel olarak ele almak gerekiyor.
Alevilik, yurt ve yurtseverlik arasında kurduğu bağlantı gerçeğe
yakındır. Yurt Severlik Dersimliler tıpkı Şamanlılar gibi din köküne
dayanır. Bir vatana severlik sahibidirler... O zalim Dersim´in kısır
toprakları uğrunda çok şeye katlanırlar. Ölürler, öldürürler, fakat
Dersim´i bırakmazlar dedikten sonra daha ilerde ise Dersim
yurtseverliğinin sınırlarını kendince çizer. Dersim´de dini bir
vatanseverlik hüküm sürdüğünü yukarıda okumuş öğrenmiştik.
Vatanseverliğin hududu bütün Aleviliği kucaklamak ve sarmak ister, fakat
ancak ve yalınız Sivas içlerinde kabul ve hürmet görebiliyor. Başka
yerlerde Dersim´in Alevi milliyeti his ve hareket uyandırmaz. Mehmet
Bayrak, Kürdoloji Belgeleri, sf. 442-446
info@dersim.biz |
| ASIMILASYON
POLITIKASI MISYONER SIDIKA AVAR
Kaynak:Belge ve taniklariyle Dersim Direnisleri Sayfa:442-51 M.Kalman
T.C. Dersim direnişi sırasında Kürdistan'ın birçok yerinde terörünü
hızlandırmışti;Birçok bölgede katliamlar yapmıştı.Bu arada önee-ki
yıllarda denetimi altındaki bölgelerde Türkleştirmeye hız
vermişti.Yaygın bir şekilde okullar açarak kendi kültürünü yerleştirmeye
çalışır. Her öğretmen bir yerde misyonerdi.O yılların tipik ruh halini
yansıtması ve uygulamada en iyi Türk misyoneri görevini yerine getiren
bir kadın misyonerin yaptıkları bizlere çok şeyleri açıklıyor.
Kürdistan'da o yıllarda en etkin asimilasyoncu Sıdıka Avar'dı. Dçr-simli
genç kızların Türkleştirilmesinde çok önemli rol oynamıştır. Sıdıka Avar
bir öğretmen, fakat aynı zamanda Avrupa ve Amerika sömürgecilerinde
görüldüğü gibi O'da Türklerin misyoneriydi. Okulunu bitirdikten sonra
Bolu'ya atanır. Daha sonra Elazığ Kız Meslek Okulu'na tayin edilir.
Sıdıka Avar, diğer öğretmenler gibi değildir. Deyim yerindeyse her işe
burnunu sokar, müdür, öğretmen ve hademelerden tepki alırsa da
öğrencilerden sevgi görür. Sıdıka Avar, Elazığ'a geliş nedenini kendisi
şöyle açıklıyor: "Ama buraya rıiçin geldiğimi ben biliyordum. Genel
Müdür Nurettin Böyman; - Şimdi Türk misyoneri olarak yatılıları
özümseyeceksin, Atatürk'ün isteği bu.. Bunu herhangi bir kimseye
hissettirmek halkı gücendirir. Ona göre tedbirli olun, demişti. Zaten
Gazi Egitim'de bu iş için ökumamış-mıydım?"(S.Avar, Dağ Çiçeklerim S.45
Öğretmen Yayınları Istanbül-1986) "Atatürk, bu dağ köylerinde bütün
yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan
sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe'nin bu köylere 'ana'
ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği
vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden
pek çok siyaset adamı yetişmişti. Buraya da Türkçeyi ana ilç sokmalıyız"
diyorlardı. Türkiye Kürdistanı'nın eski süper valisi H.Kozakçıoğlu'da
Hürriyet ve Milliyet Gazetelerinde çıkan 17 Haziran 1990 tarihli
demecinde özetle "her şeyin anneye bağlı olduğunu, annelerin Türklüğe
kazandırılmalan sonucu çocukların da değişeceğini" yani Kürtçeyi ve
Kürtlüğü unutacaklarını söyler.Türk Devleti'nin 'ana'ya verdiği önem bu
anlamıyla anlaşılır. Sömürgeciler hala aynı politikaya, geçirliliğini
koruduğu için başvurmaktadırlar. Sıdıka Avar, cesaretli, maceracı, ne
yaptığını bilen bir kişidir. Genel olarak siyasi tartışmaların dışında
kalıp devlet politikasını "memur aşkıyla", "vatan, millet, sakarya"
adına yapmaya çalışır. Henüz Elazığ'da müdüre olmadığı dönemde
öğrencilerine kendisini sevdirmek için çabalar harcar. Ayaklanma
döneminin çocukları sevgiye, ilgiye muhtaçtır. Bunu iyi bildiğinden
onların "ana"sı olmak ister. Başarırda. Ama hain bir "ana"dır. Amacı
çocukları Türklüğe kazandırmaktır. Kötü bir görev. Arap veya Farslar
Türkleri aynı şekilde eritmeye çalışsalardı acaba ne diyecekti? Dersim
katliamlarında çok önemli rol oynayan General Abdullah Alpdoğan,
Enstitünün açılmasında bakanlığı zorlayan, açılınca da kurumu canı
gönülden destekleyendi. General, Elazığ, Dersim, Bingöl bölgesinin
sorumlusuydu. Çok geniş yetkilere sahipti, Bir tür Millet Mecli-si'nin
bakanlara verdiği yetkiler kendisine tanınmıştı. Bölgede idam etme ve
idamlıkları affetme yetkisi elindeydi. 4.Umum Müfettiş Alpdoğan, ayda
birkaç kez enstitüye uğrayarak gelişmeleri izler. (Age. S.31-32)
Öğrenciler, General Alpdoğan derslere girdiğinde asker selamıyla
karşılar. Sıdıka Avar, okuldaki bazı kötü uygulamaların kızları okuldan
uzaklaştıracağını, aynı zamanda çevreyi kötü bir propoganda ile
etkileyeceğinden hareketle öğrencilere karşı yapılan haksızlığa karşı
çıkar. Ama gerçekte en büyük kötülük öğrencilerin kendi
gerçekliklerinden uzaklaştırılmalarıdır. Sıdıka Avar, öğrencilerin
hademelerin işlerine yardım ettirilmelerini istemez. Tüm öğretmenler
durumdan hoşnutken yalnızca Sıdıka Avar karşı çıkar. O, sorunun
bilincindedir ve bölgede neden bulunduğunu da bilmektedir. Bu açıdan
farklı davranmak zorundadır. Birkaç öğretmenin tepkisini de alsa
çocukların ve onların ailelerinin sempatisini kazanır. Öğretmenlerin
olur-olmaz öğrencilere ceza vermesine de karşı çıkar. Amacı bellidir. "Düşünüyordum,
bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl
ısınacaklardı bu yavrucaklar? Çünkü Enstitü sınıflarına verilen cezaları
da görüyorlardı. Tabii ki karşılaştıracaklardı." Tüm korkusu çevrede
olumsuz bir etki yaratmayıp çekim merkezi olmaktır. Okula bazen zorla da
öğrenci getirilir. S.Avar, bu tür uygulamanın karşısındadır. O, düğün
gecesi jandarmalar tarafından okula 20 yaşlarında bir kızın dahi
getirildiğini sitemkar bir tarzda yazar. Dersim'den okula zaman zaman
kızlar zorla getirildiğinde onların içler acısı durumunu şöyle anlatır:
"Ağustos sonu, Müdür hanım yıllık iznini bekliyordu. Eylül başında
Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin, yasak bölge
dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar
Çocuk Esirgeme Kurumuna verilmiş, ikisinin yaşlan büyükmüş, şimdi bize
gönderiliyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Anbar açılana
kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 lira gönderiyormuş. Bu kızlar 'şerefsiz
asiler'in çocukları olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde
kullanı-lacaklarmış. İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik, ne hain
bakışlı... Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki.
Sırtında etekleri dizlerine, kollan pa-zularına kadar parçalanmış,
deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çü-rüyüp parçalanmış, sağ
küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış.
Bellerinde birer urgan bağlı. Küçükte aynı. Yalnız elbisenin sırtı
sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki
deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız
kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi
bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk 14 yaşında varmıydı acaba?"
S.Avar, Dersim'den zorla getirilen kızların evlere hizmetçi olarakta
yollandığını, hatta kendi müdürünün dahi bir kızı hizmetçi olarak yanına
almak istediğini yazar.(Age. S.90) S.Avar, ayrıca doğrudan köylere gidip
eskiden asker toplanır gibi kız çocuklarını toplayıp Elazığ'a getirmek
ister. "Yeni Milli Eğitim Müdürü, daha muavin iken köylerden öğrenci
toplamaya çıkmamı uygun bulmuyor, onlara mektup yazarak çağırmamızı
istiyordu. Okulun amaçlarına, hangi köylerden ne tip çocuklar
toplanacağı konusuna bu çalışmanın köylü üstündeki etkilerine, halkla
devleti bu.' yoldan kaynaştırma fikrine yabancıydı. Kuş uçmaz, kervan
geçmez bu köylere nasıl girilecekti? Asıl buralara girmek lazımdı. Okulu
olan köylerden toplamanın faydası varmıydı?" (Age. S.77) "Temmuz ayı
içinde Müdüre hanımla anlaşarak Paşa'ya gittim. O zaman Tunceli'ye
gitmek için izin alınırdı. Kızımla Mazgirt'e gitmek için izin istedim.
Programımı açıkladım. - Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem
çocukları hem, aileleri ürkütüyor. İzin verirseniz köylere çocuk
toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin
okutacağını görürlerse gönülleri rahat olmaz mı? "(Age.S.70) "Köy
caddenin öbür tarafında, aşağıda inişe doru yayılmıştı. Alaca karanlıkta
çantamız elimizde jandarma ile gittik, kapı kapı dolaştık. Kimse bizi
misafir etmek istemedi. Hiçbirinin ağası evde yoktu.(...) Erkeği olmayan
evlere zorla girilmemesi için jandarmaya emir verilmişti. Jandarma küfür
ediyor, bazı kapıları tekrar çalıyordu."(Age. S.84) Halk bütün baskı ve
zorbalıklara rağmen kapısına kadar gelindiği halde çoğunlukla yüz
vermezler. Fakat yine de S.Avar her gidişinde yanında bazı kızları
getirir. Olayların üstünden çok kısa bir zaman geçtiği halde çok büyük
sayıda olmasa dahi öğrenci toplanılması, kendileri açısından başarılı
kabul etmek gerekir. Okulda öğrenciler özel bir programla eğitim
görmekteydiler. Derslerin çoğunluğu Türkçedir. Yanısıra Yurt Bilgisi,
Matematik, Sağlık Bilgisi, Çocuk Bakımı, Ev İdaresi, Yemek-Dikiş-Nakış
dersleri de gösterilir. En çok Türkçe'ye önem verilir. Okul, her geçen
gün randıman verdikçe ilgi merkezi olmaya da devam eder. S.Avar, daha
sonra Tokat'a atanır. Kısa bir müddet sonra da Elazığ'a Müdür olarak
tayin edilir. Elazığ'a gitmeden önce Ankara'daki Genel Müdür'e uğrar.
Genel Müdür ona; "Paşa, Vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar.
Afferin, Tokat'ta da iyi sonuç aldın. Göreyim, seni, esas vazifen burası.
Tokat'ta denedik sizi, bura misyonerliğini görmeliyiz. Bir Türk
Misyoneri. Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki
vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir"... "Çalışma
hayatımda bu emirlerine samimiyetle bağlı kaldım ve ömrümü, gençliğimin
bütün heyecanını bu ideale verdim. S.Avar, Müdüre olarak işin başına
geçtiğinde düşüncelerini daha rahat hayata geçirtir. Kendisine destek
olan birçok yetkili de vardır. Hatta İsmet İnönü dahi Cumhurbaşkanıyken
okula gelir. Gelişmeleri değerlendirir. Oldukça da memnun ayrılır. Kadın
Misyoner S.Avar, öğrencilerin durumlarından bahsederken şöyle yazar: "Gecelen
uyku arasında konuşanlar, bağırıp çağıranlarda vardı. O seneler
yaşadıkları köy hayatı ve geçirdikleri olaylar çocuklarda çok büyük etki
bırakmıştı. Günlük hadiselerde kendini uykuda gösterirdi... Bazısı,
konuşurdu, neler anlatmazlardı ki... Bazısı ağlar, uyandırırız, kimi
inler, ateşine bakarız, kimi bağırır, bütün yatakhaneyi ayaklandırır,
teskin ederiz... Annesini sayıklayanın saçlarını okşadınız mı çocuklar
derhal sakinleşir, mesud bir ifade ile ana koynuna sokulur, gibi
yastığına gömülürdü. Bunların çoğu, isyanla ilgili olayların yaşandığı
köylerin kızlarıydı. ^ Güzeli de, çirkini de, kabası da asisi de nihayet
insan yavrusuydu. Bu yaralı küçük gönüller sevgi şefkatle tedavi
edilmeli, Türklükle kaynaştı-. rılmalıydı."(Age. S.31) Sorun Türklükle
kaynaştırmaydı' bütün yardımseverlikler, fedakarlıklar onun için yapılır.
Yol yapmak, okul açmak, tümüyle Türkçülüğün yayılması, işgalin kalıcı
olması, yeni Türk burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yapılmaktaydı/Türk
yetkililerinin 'medeniyet' dedikleri Kür-distan halkının yok edilmesi ve
asimilasyona tabi tutulmasıydı. Birinci eİden kaynaklar önemli belgeler
olarak gerçekleri önümüze sergilemekte. "Kültürümüzü sadece okulla değil,
sanatla, sağlıkla, ziraatla, sanaat-karlıkla ve folklorla, kısaca medeni
ihtiyacın imkanları ile götürmek vazifelerimizin en büyüğüdür. O zaman
dil kaygusu, din kaygusu, ırk kaygusu ortadan kalkmış olacak, insanlar
da bu zenginliklerden kurtulmakla mesud olacaklardır. Nefsine güvenli
insan, verimli aile, kültürlü topluluk yurdun ve gelecek nesillerin
saadetle yükselmesini temin edecektir."(Age. S.300-3Ö1) Türk
milliyetçileri kendi ulusal çıkarları uğruna başka ulusları yok etmeye
çalıştıkları bilinmekte. Kürtler, kendi haklarını savunmak istediğinde "ayrılıkçı,
milliyetçi, bölücü" olarak suçlanılmakta ve bu doğrultuda teoriler inşa
edilmektedir. Türk milliyetçilerinin bu doğrultudaki suçlama ve
açıklamaları anlaşılır bir durumdur. Fakat kendisine "ilerici, devrimci,
sosyalist" diyen bazı gurup ve çevrelerin, partilerin benzer sözleri
sarf etmeleri oldukça üzücü bir o kadar da şovencedir. Filistinlilere,
Kosovalılara, Namibya vs. ülke halklarına olumlu yaklaşımda bulunan bu
çevrelerine yazıkki sorun Kürdistan'a geldiğinde "bölücü, milliyetçi"
suçlamalarıyla karalamaktadırlar. Türk burjuvazisi, Kürdistan halkının
çıkarlarını kendisiyle özdeşleştirdiğinden, solculuk adına yapılanların
Türk burjuvazisinin yaklaşımından ne farkı var. Elbetteki sorun, baskıya
ve zulme, sömürüye, işgale karşı proletaryanın önderliğinde tüm diğer
kesimleri ideolojik farklılıklarına rağmen birleştirmede ve demokratik
bir cumhuriyet kurulmasından geçecektir. Elbette ki arzu edilen işçi
sınıfının mücadelesini karartmayan, geliştirendir. Ama çözüm işçilerin
iktidar kavgasının başarısızlığa uğraması halinde de olabilir. İşgalden
kurtuluşu burjuvazi de sağlasa ilericidir. Sorunun ulusal yönünün
ortadan kalkması işçi sınıfının, iktidar kavgasında yolundaki bir
engelin kalkmasına hizmet etmiş olacaktır. Bu aşamada önemli olan zorun
ortadan kaldırılmasıdır. Sıdıka Avar'ın Bingöl Valisi'ne karşı tutumu
asimiyasyon anlayışında çarpıcı bir örnek; "Bir gün Bingöl Valisi Sayın
Şahin Baş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi
bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali bey sordu; - Kürt kızları bunlar mı?
Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti. -
Tunceli'nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu, -
Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz,
canlarıyla ödediler. Ben sözünü kesmek isteğiyle, - Aman efendim, bu
çocukların babası değil, bunlar şerefli... .- Nasıl değil? Hepsi Kürt
değilmi? Sizler böyle hareket ederseniz, Sözünü kesmek için bir iki defa
karıştıysam da o devam etti. - Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok
eder..... - Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz?
Çayımızda soğuyor, diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü
sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın
hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu.
Gözyaşları arasında şu soruları soruyorlardı., - Neden bizi bu kadar
suçlu görüyorlar? - Neden "Kürt" diye hep hakaret ediyorlar? - Neden
Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? - Hani siz "hepimiz Türküz"
diyordunuz? Bu acısoruların sonu gelmiyordu."(Age. S .196-198) Kızların
verdiği yanıtlar S.Avar'ın çok başarılı bir devşirmeci olduğunu
gösteriyor. Artık kızlar kendi toplumlarına yabancılaşmışlardır. S.Avar
Bingöl valisinin yaklaşım tarzını eleştirir. S.Avar,herkesin kendisi
gibi davranmasını ister. Yoksa yeni "ana'la-rın yetişemiyeceği korkusu
içindedir. Elazığ Kız Enstitüsü'ne gönderilecek öğretmenler hakkında
titizdir, dileğinirapor olarak şöyle yazar; "Eğitim durumumuz
Enstitümüzce birinci derecede ele alınması elzem olan konudur. Cazip,
yumuşak, tesirli ve içten mücadeleli şekilde ele alma mecburiyetindeyiz.
Örf, adet, düşünüş, görüş bakımından değişik bir gurubu özümsemek
zorundayız. Bu günkü mefküreyi(gaye) aşılıyabilmek ve şahsımızda
Türklüğü sevdirme savaşını yüklü olduğumuzu bilerek çalışmak ve her
tepkiyi iyi niyetle kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız.
Uğraştığımız camia(topluluk), bizi iyi niyetle karşılamayan, bizi daima
şüphe ile tereddütle görenlerin evlatlarına günün terbiyesini ve Türk
mefkuresini aşılama gibi çetin bir vazife ile vazifeli olduğumuzu idrak
etmemiz icap eder.Bu yatılı çocuklarımız sadece ders saatlerinde değil,
asıl hariç zamanlarda uğraşmamız icap eden guruptur. Enstitü öğrencisi
değildirler, şehir çocuğu değildirler. Her köy çocuğu gibi de
değildirler. Çünkü dil dahi bilmeden gelirler. Bu kada değişik bir
muhite düşen çocuğun şüpheci, aksi, yadırgan halini hoş karşılayarak
garipliklerine yanlızlıklarına, dertlerine derman olmak gerekir.
Arkadaşlar, bu okula kura ile değil, bu zorluklar anlatıldıktan sonra
gönüllü gelecek elemanlara muhtaçtır. Bu okul, lüks, sosyete hayatı
tahayyül eden (düşünen), züppeliğe meyal hocalarla değil, mahrumiyet ve
feragat içinde bir inkilap yaratacak idealist arkadaşlar bekliyor.
.."(Age. S.225) . . Öğretmen yollanırken aranması gereken karekter
tiplerini belirtiyor. Titiz davranılmasını istiyor. Aksi taktirde
Türklüğe kazandırmak zorlaşacaktı. Yeni ve eski öğrenciler arasındaki
dialog içinde şöyle yazmakta: "Eskiler yeni kardeşlere çok güzel
önderlik ediyorlardı. Bilhassa lisan öğrenmede. Türkçe sorulmayan
soruları cevaplandırmıyor, sorunun Türkçesini öğretip cevaplıyorlardı.
Bana bile aynı usulü uyguluyor, Kürtçe bir kelimenin manasını sorduğumda
ve tercüman lazım olduğunda "Ben Kürtçe bilmiyorum" deyip işin içinderl
sıyrılıyorlardı. Hepsi de bu lisanı bildiği için utanıyor gibiydiler.
"(Age. S. 100) Kendi halkına yabancılaşan, Kürt olduğundan utanan yeni
bir neslin ortaya çıkması karşısında S.Avar büyük övgüler alır. Okula
sık sık ziyaretçiler gelir. İ.înönü, daha sonraları, C.Bayar,
profesörler, yazarlar, gazeteciler vs. hepside başarılı çalışmalarından
dolayı S.Avar'ı göklere çıkarırlar. Varlık yayınları arasında çıkan "Köyden
Haber" adlı dergideki yazılar için eski balyozcu Başbakanlardan Nihat
Erim şöyle yazar aynı derginin sayfalarında; "Köyden Haber'i okurken bir
kere daha inandığım dava ilköğretim davası oldu. Doğu'da Kız
Enstitülerinin oynadığı ve oynayabileceği pek mühim rolü düşündüm.
Elazığ Kız Enstitüsünün fedakar Müdüresi Sıdı-ka Avar'ı Muhtar Körükçü
gibi bende hayranlıkla, derin saygı ile taktir etmiştim. Kültürün aileye
kadından girdiğini ve ancak bu yoldan gidildiği taktirde millet ve
birliğimizi, dil beraberliğimizi sağlarrt temellere
dayandırabileceğimizi tekrar etmeye hacet(gerek) varmı? (Age. S.234-235)
Neden bu övgüler? Çünkü direnen bir halkın evlatlarının değişikliğe,
Türklüğe kazanılmasından. Vatan Gazetesinden Ahmet Emin Yalman'da
Elazığ'a gelir, Enstitü'ye uğrar. Ünü yayılmış S.Avar ve yaptıkları
hakkında övgüler dizer. Jön Türkçünün istediği tiplerdendir Avar.
Gazetesinin Elazığ ilavesinde; "Bayan S.Avar, Türk terbiye hayatında en
yüksek idealleri gerçeğe çevirmiş, mükemmel eserler yaratmıştır. Burada
öyle usuller varki, çocuklar adeta birkaç hafta içinde Türkçe
öğreniyorlar. Bakir zekaları, anlayışlı eğitim usulleri sayesinde o
kadar mükemmel şekilde geliş iyorlarki her biri hususi bir şahsiyet
sahibi olarak yetişiyor. Şimdiye kadar okuldan beşyüz kadar çocuk
yetişmiş ve adeta yeni fikirlerin, temizliğin Türkçe bilginin birer
küçük misyoneri gibi köylere dağılmıştır. Bunların köy hayatında
oynadıkları rol dikkate layıktır. Köylüler okulu gittikçe fazla
seviyorlar ve çocuklarını buraya yollamakta birbirleriyle yarışıyorlar.
...Bayan Sıdıka'nın eserinin bir örnek diye memlekete tanıtılması, bu
yolda yürüyenlerin çoğalması lazımdır. Bilhassa Doğu vilayetlerimizde
kültür birliğine doğru gitmek bakımından Bayan Sıdıka ''bir numa-:ralı
Türk Akıncısı" unvanına cidden layıktır."(Age.S.313-3l4) Ahmet Emin
Yalman, bir başka yazısında: "...Onun açtığı yolda gidilirse, onun
duyduğu manevi hazzın tadına varanlar çoğalırsa, Türkiye'nin manzarası
kısa sürede değişir." Ahmet Emin Yalman, yanılmaz. Kürdistan'da birçok
şey Türkiye'nin yararına değiştirilir. "Tuncelindeki isyandan sonra
yolsuz-orman köyleri boşaltılmış, halk Batı illerimize iskan edilmiş,
bölge yasak bölge olarak ilan edilmişti. Senelerce boş kalan bölge
köylerinin yasağı kaldırılmış, baharda halkın tabiriyle 'baba ocağı'na
dönüş başlamıştı. Kamyonlar dolusu insanın dönüşte köylerinin dağ
yolunda inince toprağa kapanıp öptüklerini, yüzlerini gözlerini
sürdüklerini, baharda öğrenci dağıtırken görmüştüm. Bu büyük toprak
aşkına saygı duymamak elde değildi. Duvar gibi dik dağ yamaçlarına en
büyük bir şevk ve çabuklukla tırmanıvermişlerdi."(Age. S.281) Ne güzel
de anlatıyor. Dersimlinin özlemini. Ama saygısı anlık. Der-şimli köylüyü
topraklarından süren kimler? 'S. Avar, öğrenci toplamak için gittiği
yerlerde yukarıdaki manzaralarla karşılaşır. Bir seferinde yanındaki
onbaşı, kendisine; - Hepsi çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Eee, on
seneden fazla Batı illerindeler, ; ...... Oralar rahat değilmiydi? Niye
döndünüz bu dağbaşlarına? - Eee hanım, ana vatanı, baba toprağı,
vazgeçilirmi hiç. Yıllar yılı bu dağlar gözümüzde tüttü. Rahat olmasına
rahatlık çok. İşimiz iyiydi. Çok para kazanıyorduk. Hükümetten izin
çıkınca duramadık gayri."(Age. S.284) Elbetteki dönmeyen birçok kişi de
vardı. Oradaki sorunları daha farklıydı. Hikmet Feaıdun Es ve eşi de
Elazığ ve Dersim bölgelerini gezerler, ardından da gazetelerinde
S.Avar'a övgüler dizerler. Sıdıka Avarla Dersim'e geçerler. Dersim'de
ilk uğradıkları köyde beyaz badanalı bir binanın önünde S.Avar'm eski
bir öğrencisiyle karşılaşırlar. Kız, beyaz badanalı binanın yani okulun
öğretmenidir. Genç öğretmen; "-Bilmezsiniz, diyordu, o beni elimden
tutarak köyümden aldığı gün ancak 4-5 kelime Türkçe biliyordum. Sonra
bir beyaz ata bindik ve bir şehre gittik. Büyük bir mektep... Bir
anneden yakın bir kadın... Bu gün hayâtımda nem varsa hepsini Avar'a
borçluyum. - Dikkat ettim. Genç öğretmen en tejniz Türkçe ile
konuşuyordu. Sıdıka Hanım'ın onun üzerinde aldığı netice yalnız ve
sadece bir insan yetiştirmekten ibaret değildi. Bu köy hocası da aynen
genç bir Avar'dı. Ustasının yaptığı mucizevi işi o da şimdi kendi
köyünde bütün gayretiyle başarmaya çalışıyordu.. Sıdıka Avar diyorki; -
Bir iki talebe yetiştirip geri gönderdiğim köyler, artık bizim
haritamızda, 'çalışılması kolay mıntıkalar' olarak ayrılmıştır. Çünkü
her mezunumuz, her öğrencimiz orada bizim en iyi temsilcimiz oluyor.
Asıl iş hiç öğrenci almadığımız yerlerde çalışmak, buradan öğrenci
toplamaktın Ne güzel de kendi sömürgeci uygulamalarının sonuçlarını
anlatıyor. Bütün bu yaptıklarının sonuçlarını aldıkça daha bir gayretle
görevine sarılıyor. S.Avar, Bingöl köylerinden daha az öğrenci toplar. "Bingöl'de
"evlerde hanımlarla konuşmak istiyorum, hangi mahalleye gitsem, sokak
kapıları kapanıyor, çaldığımız zamanda erkek çocuklardan aldığımız cevap;
- Evde kimse yok, oluyor."(Age. S.389) Başka eski öğrencilerinin
izlenimleri de şöyle: "Köylüyüm, fakat böyle bir köyle ilk defa
karşılaşıyorum. Kıyafet olarak herkes üç etek giyiyor. Bildiğimiz üç
etek değil de kaftan adı veriliyor. Başları kocaman olarak bağlı.
Oldukça kaba bir dille konuşuyorlar." "Canım anneciğim, köy ekseriyetle
Türkçe konuşuyor. Görgüleri fena değil, bunlar 38'de sürgün olarak
Bursa'ya gitmişler. Orada öğrenmişler. Bu bakımdan memnunum. Köyde bir
ilkokul var. Bir öğretmenlidir. 27 talebem var." . Bir başka öğretmen; "Bu
sene Mazgirt'in Kirzi köyünde 16 talebeyle çalışıyorum. Dil bilmedikleri
için zorluk çekiyorum. Gerçi ben Kürtçe biliyorum, fakat asla
konuşmuyorum. Çünkü yüz alıp Türkçeden kaçtıkları için öğrenmezler." Zey
adlı bir öğrencisi Van'a öğretmen olarak tayin edildikten sonra şöyle
yazar; "15 öğrenci ile faaliyete geçtim. Köye de alıştım. Onları kalbime
basıp elbirliğiyle çalışıyoruz. Önce onların üstlerinin başlarının
temizliğiy-le uğraştım. Türkçe'ye alıştırıyorum. Kitapları gelirse
okuma-yazmada öğreteceğim. Evet anneciğim, sizin istediğiniz gibi ideal
bir öğretmenim. Kendimi öğrencilerime sevdiriyorum, onları canla başla
çalıştıracağım, bütün kalbimle onlarin iyi yetişmesine çalışacağım.
Sizin bizi yetiştirdiğiniz gibi."(Age. S.393) S.Avar, Elazığ'da yaklaşık
20 yıl kalır. Amacı, görevi doğrultusunda canla başla çalışır. Her okul,
Türk Devleti'ne beyin aktarır. Çocuk her ne kadar okulda birçok şeyi
öğreniyorsa da her şey Türklük adına, Türkiye'nin çıkarları içindi.
Batı'dan sürgünden dönenler, iş bulmak için metropole göç edenler
Türkçeyi konuşmalarından ötürü diğer. etmenlerde birleşince Türkçe
konuşanların sayısı artar/Böylelikle Türk şoven, ırkçı politikası daha
rahatlıkla gelişme gösterir. Yatılı bölge okulları da aynı işlevi görür.
"Evlenmişti, mezuniyetinin üzerinden onbir sene geçmişti. O, bir gün 10
yaşındaki kızını okutayım diye bana getirmişti. Buna çok sevinmiştim.
Ana kumraldı, çocuk sarışındı ve çok güzel Türkçe konuşuyordu. Şehir
çocukları gibi saçı-başı, giyimi düzgündü. Demekki Ata'nın dediği olmuş
eve Türkçe ile görgü ve bilgi ana ile girmişti."(Age. S.63-64) Sıdıka
Avar gibilerinin olmaması dileğiyle....
info@dersim.biz
|
| Soykirima Katilmis
turk askerinin anlatimi
Kanynak Belge ve Taniklariyla Dersim Direnisleri/istanbul
Sayfa:393-96 M.Kalman ASKER A.DEMİRTAŞ Karsli A. Demirtaş, süvari
eri olarak Dersim'de bulunur.
Anlattıkları bilinen şeyler. Ama "Türk Mehmetçiğinin" ne kadar
büyük 'kahramanlıklar' yaptığını anlatması oldukça önem taşıyor.
Birçok subayın, örneğin; Muhsin Batur gibi 12 Mart Cunta Şeflerinden
birisinin dahi bu konuyu anlatmamasının yanısıra gördüklerini,
yaptıklarını pişmanlık duyarak anlatan A. Demirtaş, ilerlemiş yaşına
rağmen hüznünü gizliyemiyor. "Köylüleri topluyorduk, bir araya
getirip 'sizleri koruyacağız, kurtaracağız' diyerek dere kenarlarına
veya uygun gördüğümüz yerlere götürüp makinalı tüfeklerle tarıyorduk.
Kadın, çocuk, bebe, ihtiyar, genç demeden hepsini, hepsini
öldürüyorduk. Subaylar hiçbir aleviyi sag koymayın, öldürün
diyorlardı. Daha sonra cesetlerin başına erler kurtlar gibi
üşüşüyorlardı. Kollarını sıvazlayıp bilezik, kolye gibi altınları
kapmak için hırslı bir yarış başlıyordu. Kadınlar için altın
takmanın önemi büyük olduğundan kolları parçalayarak, keserek
altınlar kapışılıyordu. Hatta altın dişler de alınıyordu, alevi
öldürüp cennete gitmek, altınlarına da sahip olup bu dünyada da
rahat yaşamak o günlerde önemliydi. Velhasıl birçok köyde benzer bu
tür şeyler yapıldı. Bugün Kars'ta Dersim zenginleri var. Bunların
zenginlikleri oradan kalma." A. Demirtaş gibi Dersim katliamında
bulunup ta yaptıklarından piç manlık duyanların olduğuna inanıyorum.
Ama birçoklarının da korkularından bir şeyler anlatmadıklarını da
biliyorum. 1975 yılında Çorum'da kısa bir müddet için bulunurken
1937'de Der-sim'de askerlik yapan bir şahısla, o günlerle ilişkin
konuşmak için yaptığını bütün girişimlerim sonuçsuz kaldı. Duyduğu
korkuydu. Bana yardımcı olmaya çalışan bir arkadaşımın bizzat
konuşturmaya çalıştığımız kişiden dinlediği aktardığı bir olay,
adamı ürkütmüştü. Şöyleki; 196O'lı yıllarda Almanya'da çalışan
Dersimli bir ailenin evine fabrikadaki iş arkadaşları akşam
misafirliğine gelirler. Yanlarında babalarını da getirirler. Yaşlı
adam Dersim'deki askerlik anılarını anlatmaya başlar Anlattıkları
Dersimlileri öfkelendirir. Doğrudan ihtiyara saldırırlar. Kavga
çıkar, aralarında. İşte bu olayı duymuş olan Çorumlu da konuşmaktan
kaçınır. A.Demirtaş, Dersim'den bir genç kızı Kars'a gelin götürmek
ister. Komutanı onu azarlar, 'biz onları yok etmek isterken sen
yaşatmak istiyorsun' diyerek, karşı çıkar. A. Demirtaş'ın
yalvarışlarına rağmen genç kız katledilir. Karslı A. Demirtaş; "Bir
gün, 4-5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek 'öldür' dedi.
Ben yapamam deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından
tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı
gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı
kaybetmişim. Kendime hastahanede geldim. Havadeğişimi verdiler. Bir
daha da Dersim'e yollamadılar. Çünkü herşey bitmişti." Çiğik
köylerinden olan M. U., şimdi (1988) 50'sinde. Bir yaşındayken
askerler gelince annesi telaş, korku, panik içerisinde onu bırakır
kaçar. Yolda tesadüfen dedesi, annesine rastlar, 'bebek nerede' der,
annesi kendisinin bırakıldığı yeri söyler. Yaşlı adam, bırakılan
yere gider. Torununu bulur. Açlık ve susuzluk, kendisinin sürekli
ağlamasına neden olduğundan yabani üzümlerin suyunu tek, tek bebeğin
ağzına sıkarak yaşamasını sağlar. Özellikle birçok bebeğin ağlaması
sonucu bulundukları yerleri tesbit edildiğinden köylüler bebekleri
bırakırlar. Çoğunluğun çıkarına feda edilirler. Bu bebekler de
bulunduklarında süngülenmek-ten kurtulamazlar. Laç Deresi'nden
kurtulanlardan biri olan A.G. ise "o sırada 10 yaşında olduğunu,
etrafları kuşatılınca babasının kendisine seslenerek iki kayanın
arasını gösterdiğini ve oraya görünmeden gizlendiğini, silah sesleri,
bağırtılar, iniltiler arasında geçmeyen dakikaları yaşadığını,
askerlerin gitmesinden sonra ortalığın sessizliğini ve üst-üste
yan-yana cesetlerin arasında babasının cesedini gördüğünü ama
karşısında ağlayamadı-ğını durup bir müddet baktıktan sonra hızla
kaçtığını, gündüzleri saklana, saklana yol aldığını üç gün sonra
kendisi gibi saklananlara rastlayarak onhrla birlikte hareket
ettiğini" üst, üste sigaralar içerek anlattı. Daha fazla bir şey
soramadım, çünkü anlatamadı. Alan aşiretinden ibrahim T. nin
anlatımları savaşılmayan bölgeye ilişkindi. O, nehrin öteki
yakasından olanlardandı. Yani savaşmayan aşiretlerden, ama gizlice
savaşçılara yardım ettiklerini söylüyordu. "Bir gün evimize yaralı
bir Demenanlı geldi. Fakat arkasından kısa bir müddet sonra
askerlerin de köye doğru geldiklerini gördük. Hemen herkes sağa,
sola kaçıştı, gizlendi. Yaralı Demenanlı ceviz ağacının üzerine
çıkartıldı. Ben de ceviz ağacının üstüne çıktım. Askerler arama
yaptılar, tam gidecekleri sırada, tam bu sırada bir askerin önüne
yaralının kanı düştü, asker kafasını kaldırınca Demenanlıyı farketti.
Ben korkudan ölüp, ölüp dirildim. Fakat asker, beklemediğimiz bir
davranışta bulunarak işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp
sus işareti yaptı. Donup kalmıştık. Çünkü savaşçıların saklanması,
koaınması da ölümdü. Aynı asker giderken 'ben de Kürdüm' dediğini
hiç unutamıyorum. Babam ve annem birçok köylü gibi ekmek
hazırlayarak yoldan geçen köylülere verirlerdi. Asker geldiğinde
çoğunlukla ormanlara kaçardık, yine de köyümüzden birçok kişi
öldürüldü. Peki savaşmadığımız halde neden öldürdüler?" Neden
savaşmadınız , dediğimde; "büyüklerimiz isteseydi biz savaşırdık"
diyerek o günün koşullarını anlattı. CM., Dersim katliamı sırasında
Elazığ garında büfesi olduğunu, şehirde önceden tanıdığı Nuri
Dersimi'yi birkaç kez gördüğünü, kendisine 'her zaman izlendiğini bu
nedenle dikkatli ve tedirgin olduğunu' belirttiğini Dersimlilerin
Baytar Nuriyle ilişki kurmaktan çekindiklerini evimize -misafirler
geldiğinde başından geçenleri sık, sık anlatırdı. Hatta kendisinin
başına "adliyede tabanca dayandığını fakat kendisini tanıyan bir
hakimin tesadüfen odaya girmesi sonucunda ölümden kurtulduğunu,
Dersimli olmanın suç sayıldığını, kendisinin de sürgün listesine
yazıldığını, fakat kendisini kurtaran hakim aracılığıyla ismini
sildirdiğini de söylerdi. Sürgüne gitmenin utanç verici olduğunu
düşünerek gitmemeye çalıştıklarını, Elazığ'daki Dersimlilere ait
evlerin kapılarının işaretlendiğini" tekrar tekrar anlatırdı. Aynı
anıları birçok kez bıkmadan dinlediğimi dün gibi hatırlamaktayım.
Karslı A.Demirtaş, katliamların yapıldığı sırada unutamadığı bir
diğer görüntüyü de şöyle anlattı; "Yine bir gün cesetlerin arasından
bir çocuk sağ olarak çıktı. Tahminen 5-6 yaşlarındaydı. Eliyle
sürekli gökyüzünü işaret ediyordu, 'yukarıda Allah var,
korkmuyormusunuz?' gibisinden. Taranarak öldürüldü. Unutmak mümkün
değil." Yine Dersim'e ilişkin anlattığı bir olay tüyler ürpertici,
inanılması güç fakat ne yazık ki gerçek; uBir katliam sırasında ana
ve babaların öncelikle çocuklarını kurtarmak için kendilerini dper
ettikleri biliniyordu. Tecrübeden. Askerler hiç kimsenin canlı
kalmaması için makinalı tüfekle taradıktan sonra cesetleri
süngülemekte veya bazende benzin dökerek yakmaktaydı. işte yine bir
katliam sonrası benzin döktüler. O sırada bir çocuk cesetlerin
arasından çıktı, birkaç adım attı, fakat etrafta askerlerin olduğunu
görünce tekrar cesetlere doğru dönüp yürüdü tam o sırada benzin
ateşlendi ama O alevlere doğru yürüdü ve kendini atarak yaktı, donup
kalmıştık. Subayın sesi ve emirleri üzerine toparlandım." M.
Nuri'nin aktardığına göre, askerler ve subaylar arasında bile tüyler
ürpertici katliamlar karşısında insana özgü davranışlar gözükür; "Askeri
harekat sahasında bulunan Erzurum Kolordu Kumandanı ve Türklerce 'Hababam'
adıyla maruf Tevkif Paşa, yapılan mezalimi tenkit ederekCvahşeti
eleştirerek) adil ve insani bir hareket icrasını ordu
kumandanlığından rica etmiş olduğundan, hemen Dersim'den
çektirilerek Ankara'ya gönderilmiş ve sorgu altına alınmıştı. Aynı
Kolordu subaylarından binbaşı Hayri, Dersimli Kürt kafilelerinin
mitralyöz ateşine tutulmalarını dürbün ile seyrederken, annelerinin
kucaklarında bulunan zavallı yavrulara kurşun isabet ettiği zaman
hoplayıp fırlama manzarası, bu yavrulardan birini kendi öz çocuğuna
benzetmiş ve subayın dimağı-nı(aklını) o kadar tahriş etmiş ki,
bedbaht ani olarak bayılıp yere düşmüştür. Bu hadise üzerine
hastalanan ve delilik alalameti gösteren bu subay cephe gerisine
aldırılmıştır. (Age.S.253)
info@dersim.biz |
| Sabiha Gokcen Ataturkler Bir
Omur Anilari Kaleme Alan Oktay Verel 2. Basim Altin Kitaplar
1996 Istanbul Sayfa 111-126 BİR KUTSAL GÖREV, BIR KUTSAL
HEYECAN
Dersim Harekâtı ve Namusumu Koruyacak Silah!
Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal... Yedi düvele
karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit
çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle
kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından
inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun
ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin
huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu.. ESKİŞEHİR ASKERİ
TAYYARE OKULU'NDA EĞİTİM İKİ YILDI. ATATURK'ÜN DE DEDİĞİ GİBİ
BURADA HEM ASKERİ DİSİPLİN EGEMENDİ, HEM DE HAVACILIK DİSİPLİNİ..
BU İKİSİNİ BİRDEN BENİMSEYENLER ÇOK ÇABUK ORTADAN SİLİNİP
GİDİYOR. LARDI. Nüveyre öğretmen ile Hatice Bacı benim en büyük
destekleyicim idi.. Okuldan dönüşte zor bir gün geçirdiğimi
bildikleri içjn önce istirahatıma, sonra beslenmeme dikkat
ediyorlar, bütün bunlar yerine getirilince de çalışma masasına
çağırıyorlardı. Tabii, nazari derslere geceleri de evde devam
etmeye mecburdum. Bana burada da özel bir uçak tahsis edilmişti.
Öğretmenim yine Muhittin hoca idi. Çok akıllı, çok bilgili, çok
ta sabırlı bir insandı Muhittin Hoca.. Uçuşta Ğpostalarğ diye
tabir edilen gruplar vardı. Yani, bir öğretmen üç dört öğrenci
alır, bunlara uçuşu öğretirdi. Bir öğrenci günde en çok bir
buçuk saat kadar uçabiliyordu. Oysa, ben Muhittin hocanın tek
öğrencisi olduğumdan diğerlerinden daha çok uçmak, daha çok
deney sahibi olmak şansına sahiptim. Burada ilk bakışta bana Ğiltimasğ
yapıldığı fikri doğabilir. Bu fikre kesinlikle ka-pılmamanızı
rica ederim. Çünkü Atatürk, çok zamanlar kendisi için bile
ayrıcalık gösterilmemesini söylemişti, bunu yapanları huzurundan
ve çevresinden uzaklaştırmıştı. Evet, Muhittin Hoca'nın tek
öğrencisiydim, benim için özel bir de uçak yapılmıştı ama, bunun
bir nedeni vardı.. Benim uçağımla başkası uçamıyordu! Boyum kısa
olu-duğundan uçağın pedallarına özel ekler yapılmıştı. Bunlar
yerlerine iyice oturtulduğundan uçağı benden başkasının
kullanabilme olanağı yoktu. Pedalları söküp takmak mümkün
değildi. İşte benim şansım da bu idi. Belki de hayatta biraz
kısa boylu olmam ilk kez işe yaramıştı. Uçuş sürem fazla olduğu
için de okuldaki bu uçuş dönemi programımı diğer arkadaşlarımdan
daha önce bitirerek Ğyalnız uçuşğ brövemi aldım. Brövemi aldığım
günün ertesinde Eskişehir Birinci Tayyare alayına verildim.
Orada da sabahları uçuş yapıyor, öğleden sonra daha bir üst
düzeyde okulda derslere devam ediyordum. Birinci Tayyare
Alayı'nın ikinci bölüğünde görev yapıyordum. Bu görevler savaş
uçakları ile yapılıyordu. Örneğin keşif filo uçuşu ve atışlar
gibi. O tarihte alayda Brege (19 - 7) uçakları vardı. Bunlar
zamanın bombardıman uçakları Ben hem bunlarla uçuyordum, hem de
Amerika'dan alınan tek ki-.0 Hog avcı uçakları ile göreve
gidiyordum. Şunu belirtmeliyim ki, skeri uçaklarla havalanmanın,
görev yapmanın, savaşa hazır çakmalarda bulunmanın, bazı
harekâta fiilen katılmanın çok daha .yd bir zevki, çok daha ayrı
bir heyecanı vardır.. Bunu tadanlar bilir- Alayda ayrıca tabye
dersleri de alıyordum. Tam bir subay gibi ye- liştiriliyordum.
Bir gün Polonya'dan alınan yine tek kişilik ve yine avcı yçağı
olan bir Pezetel'le göreve çıktım. Uzun süre uçtum. İşim bitince
inişe geçtim. İşte ne olduysa o sırada oldu. Uçak ters donuverdi.
Hem de oldukça sert bir şekilde sırtüstü yere yapıştı!.. Buna
havacılıkta Ğkapotaj olduğ denir.. Neye uğradığımı
anlayamamıştım. Oysa Pe-zetel'ler o yıllarda bu gibi kazaları
çokça yapıyorlardı. Nitekim bir süre geçince bunlarla uçmak
yasaklanmıştı. Evet, ne diyordum? Neye uğradığımı anlayamamıştım..
Bu sert ters dönüşten fena halde hırpalanmıştım. Birden ortalık
mezar karanlığına bürünüverdi. Ne oluyorduk? Bu karanlık da
neyin nesi idi? Etrafımda birtakım heyecanlı sesler, aceleci
konuşmalar duyuyor fakat hiç kimseyi göremiyordum. Yoksa kör mü
olmuştum? Bir de bu felaket de mi gelecekti başıma? Arkadaşlar
beni güçlükle çıkardılar uçaktan. ĞDur Gökçen..ğ dediler. ĞSakın
heyecanlanma!ğ Bunu söylemek kolaydı.. Nasıl heyecanlan-ınazdım?
Nasıl korkmaz, nasıl üzülmezdim? Dünyam kararıyordu.. Ebediyen
karanlıkta yaşamaya mahkûm olabilirdim. Böyle bir körlük
yaşamımdaki her şeyin sonu olurdu. Bütün vücudum zangır zangır
titriyordu.. Hayır, korkudan değil, üzüntüden.. Doğruca
hastaneye götürdüler. Uzunca bir muayeneden geçtim.
Sakinleştirci bir iğne yaptılar. Saniye sektirmeden tedaviye
aldılar. Korktuğum başıma gelmemişti. Geçici bir körlüktü bu.
Bazı uçucularda görülen bir durum. Konuyu derhal Atatürk'e
aksettirmişler. O da beni bir uçakla istanbul'a göndermelerini
emretmiş. Mevsim yaz olduğundan kendisi Florya deniz evinde hem
çalışıyor, hem de istirahat 6%ordu. Gittiğim gün köşkte iki göz
hastalıkları profesörünü beni bek-ler durumda buldum. Uzun uzun
muayene ettiler. Nihayet içimi ferahlatan, Atatürk'ün de
endişelerini yok eden cümleyi çıkardılar ağızlarından : ĞGeçici
bir durumdan başka bir şey değil; sapasağlam maşallah!ğ Bir
akşam üzeri çay içerken Atatürk hayatından son derece memnun
şöyle konuştu : ĞTürk Hava Kurumu ulusal görevini yerine
getiriyor, Türk-kuşu'nda gençler artık istikbalin göklerde
olduğu inancı içinde yetişiyorlar.. Bir de uçak teknolojisini
Türkiye'ye getirebilirsek artık gözüm açık gitmeyecek Gökçen..
Evet, sonunda savaşı bugün için piyade bitirir ama, geleceğin
savaşları hep göklerde olacak. Göklere kim egemense savaşı da o
kazanacak.. Hatta belki de bugün gördüğümüz en güçlü uçaklar
bile o gün birer oyuncak gibi kalacak yeni uçakların, yeni
silahların yanında.. Bir ülkeden bir ülkeyi dövebilecek, kendi
insanını yitirmeden karşı ülkenin insanını yok edecek silahların
yapılmayacağını söyleyebilir misin? Savaş teknolojisi acımasızca
ilerliyor.. Biz saldırgan, başkasının toprağında gözü olan bir
ulus değiliz. Ama başkasına da verecek bir karış toprağımız yok..
Emperyalizm bizim inançlarımızın, kitabımızın, dışında kalan bir
konudur. Böyle olmasına rağmen, memleketimizi, toprak
bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumak için
her gün savaş olacakmış gibi ordumuzu, savaş araçlarımızı ve
gereçlerini hazır bulundurmaya mecburuz.. Düşmanlarımızın
Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus emeller henüz
bitmiş değildir. Bu bugün için böyleyse, yarın için de böyle
olacaktır. Yalnız askeri havacılığın değil, sivil havacılığın da
bu savaşlarda önemli rol oynayacağını şimdiden görür gibi
oluyorum. Kadınlı erkekli, cesaretinden bir nebze kaybetmemiş
bir millet olarak ayakta durmalıyız..ğ Çayından birkaç yudum
aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu : ĞGökçen, gerçi
vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından
duymak isterim bunu..ğ ĞEmredin Paşam!.ğ ĞSavaşta nasıl bir
görev almak isterdin?ğ ĞUçağımla düşman hedeflerini dövmek,
düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..ğ ĞPeki
ölümden korkmuyor musun?ğ ĞHayır! Hele memleketim ve insanlarım
için olursa!.ğ Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde
bakıyordu : ĞÖlümden korkmadığından emin misin?ğ ĞEminim Paşam!.ğ
Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu
pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe
benziyordu. Silahı bana uzatarak: ĞAl bakalım şu tabancayı
Gökçen..ğ dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu. ĞBunu şakağına
daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun
artık seni benden alıp götürecektir!.ğ Ciddiydi bunları
söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk'ün
gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir Ğtıkğ sesi çıktı.
Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını
başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi.
Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra
alnımdan öperek: ĞGökçen..ğ dedi. ĞSen tam bir Türk kızısın..ğ
Sonra devam etti: ĞHavacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok
çalışmanı istiyorum.. Seni tek başına dış ülkelere göndereceğim
uçağınla. Hatta Avusturaîya'ya..ğ 1937 yılı ilkbaharında bir
sabah görev uçuşundan döndüğümde bölük arkadaşlarımda sevinçli
bir heyecan gördüm. Bunun nedenini sorduğumda hiçbiri kesin bir
yanıt vermediler. Ancak tüm konuşmalardan ve faaliyetlerden
önemli bir şeylerin olduğunu anlamak mümkündü. Sonunda kendisini
yakın bulduğum bir subay arkadaşı köşeye sıkıştırarak: ĞBen de
sizden biri değil miyim? Ben de sizler gibi eğitim görüyor,
uçmuyor muyum? Beni bir düşman gibi görerek sır vermek
istemeyişinizin sebebi nedir Allah aşkına?ğ diye sor-' dum. O bu
soruma şu yanıtı verdi: ğElbette bizden birisin Gökçen.. Ancak
emir var. Bu konuda konuşulmayacak. Sanırım sabah erkenden
gidiyoruz. Bir harekâta katılacağız..ğ ğBir harekâta mı?ğ ĞEvet..ğ
ĞNerede?ğ ĞDersim'de! Burada küçük bir başkaldırma varmış. Bunu
bastırmak için kafi emir aldık..ğ Öğreneceğimi öğrenmiştim.
Görünüşe bakılırsa beni Dersim harekâtının dışında tutuyorlardı.
Hemen bölük komutanımızın odasına koştum. ĞKomutanım..ğ dedim,
ĞBen de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak
istiyorum..ğ Komutan bir süre yül züme baktıktan sonra: ĞSenin
hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..ğ dedi; ĞAlay
komutanı emir verirse gidebilirsin..ğ Aldığım bu yanıt çok
gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte
yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan
kopuyordum elimde olmayarak. Bu kez alay komutanı Zeki beyin
odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece
değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: ĞGökçen,
bu önemli bir harekâttır..ğ dedi; ĞVe sen bir kızsın.. Üstelik
de Atatürk'ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim
karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen
de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..ğ Bunun
üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.1
Ankara'ya bizzat giderek durumu Atatürk'e anlatacağımı söyledim.
Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp
doğruca Ankara'ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde
gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek : ĞNiçin
geldiğini biliyorum Gökçen..ğ dedi. ĞAma bu harekât içi boş bir
silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.ğ Düşünmeden
yanıt verdim : ĞO silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim..
O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde
samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir
buyurunuz..ğ Yüzünde bir ışık yanıp söndü : ĞPeki..ğ dedi. ĞMadem
ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın
Maraşel Çakmak'a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri
harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma,
sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir
eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde
birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe
geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek
olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne
yapacağını düşündün mü?ğ Ona şu yanıtı verdim : ĞHakkınız var..
Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir,
çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak
etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..ğ
Sözlerim Atatürk'ü çok duygulandırmıştı : ĞO halde ben sana
kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..ğ dedi. ĞÇünkü sen
onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!ğ Ve daima yanında taşıdığı,
İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı
Simitvesson'u uzatarak şunları söyledi : ĞBu kez içi doludur
dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat
herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir
olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu
silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan
asla çekinme!ğ Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da
silahı öptüm : ğPaşam..ğ dedim, ĞBu sözlerinizi ömür boyu
unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.ğ Burada, yeri
gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim.. Atatürk'le
zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana
bir Simitvesson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan
almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli
olamıyor, isabet kaydedemiyordum. Bir gün kendi tabancası ile
isabetli atışlar yaptım ve her seferinde hedefi vurdum. Bunu
görünce: ĞSenin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar
yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin..ğ
İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu
olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah
gidilecekti. Atatürk, Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi
Çakmakla temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O
zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için
iki defa benzin ikmali yapıyorlardı. İlk ikmal Ankara, ikincisi
ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim.
Onlara Ankara'dan katılacaktım. Durum komutana bildirildi. O
gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bazı
konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına : Ğİşte
yine Türk kızına görev düştü..ğ dedi. ĞBizim Gökçen uçağı ile
Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız
değil bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından,
görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem,
sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey
olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir
ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden
kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta
bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O
halde şafakla beraber Dersim harekâtına katılacak.. Haydi şimdi
sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah erkenden kalkacaksın..ğ
İzin isteyip odama çıktım. Işığr söndürüp yatağıma yattım.
Ellerimi yaşımın arkasına kenetleyip düşünmeye başladım. Tavanda
savaş alanları görür gibi oluyordum. Bu isyan hareketinin
nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kurban
edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema filmi gibi
geçiyordu.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım. Gözlerimi
açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı: ĞHaydi
çocuğum, vakit geldi!.ğ dedi. Kısa sürede hazırlanarak hareket
ettik. Atatürk'te benimle birlikte geliyordu havaalanına.
Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık
desem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi..
Hayır yanlış söylüyorum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de
bu işin sonunda benim dönmeme ihtimalimi düşünüyordu.
Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında
görünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini
uğurlamaya gelişi mo-rellerini yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı
ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı.
Küçük savaş anıları anlattı. ĞBakın..ğ dedi. ĞGökçen de sizinle
beraber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli
hepimiz katılıyoruz..ğ Bizler de Ata'nın ellerini öperek
uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde Ankara'dan havalandık..
Atatürk uçaklar tamamen gözden kay-boluncaya kadar alanda
kalarak bizleri izledi.. 1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik
alanına indik. Karargâhımız orası idi. Harekâtı Diyarbakır Alay
Komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye
için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o
tarihte ordu müfettişi olarak orada bulunan paşa ile eşi beni
karşılamaya gelmişlerdi.. Harekâta katılan tek genç kız bendim.
Üstelik de bunu bir havacı olarak yapıyordum. Bu nedenle paşalar
beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel
hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar
havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere
kadar Dersim'deki olaylar üzerinde duruldu. Üst rütbeli
subayların hepsi aynı kanıda idiler: ĞBu ayaklanmayı çok küçük
bir topluluk kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek,
bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi
yeniden büyük bir tehlikenin içine atarak parçalamanın yollarını
aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi kötü ve
çirkin emellerine erişmek!.ğ Buna hiç kimse uzak kalamazdı
kuşkusuz. Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan,
bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının
sınırlarını kanı ile çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir
serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti.. Biz havacılar
olarak olayı kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu
arkadaşlarımıza söylüyorduk. Karacıların da yüzlerinde,
gözlerinde aynı inanç, aynı iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar
daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla göğüs
göğüse savaşmışlar, bir büyük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı.
Şehitlerimizin kani hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan
gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu..
İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak,
Türküm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla?
Peki, şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de
aldatılmış zavallı bir grup silahlanarak anlamsız birtakım
hareketlere yöneliyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu
soruya anlamlı bir yanıt verebilmek mümkün değildi. Su uyur
düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve
dışarda uyu-, muyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en
kısa zamanda bastırılmasını, yapanların da en ağır bir şekilde
cezalandırılmalarını emretmişti. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere,
kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla
hoşgörüsü yoktu.. Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal..
Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit
çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle
kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından
inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır!
Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına
atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse izin
veremezdi. Vermedi de.. Oralarda sabah erken oluyordu.
Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silahı bir
kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk
silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile
katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim
için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana
vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret
güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o
günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya
kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine
vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız
görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı
ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu. Son sözü şu
oldu : ĞBugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli
vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna,
onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız.
Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum..
Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de
inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin
geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu
da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve
başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin
yanıbaşınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda
yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı
yanınıza aldınız mı?ğ Hep birlikte başarı dileklerine Ğsağol!ğ
dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle
yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir
keşifdi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en
kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar
uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu
verdik. Yapılan görev sağlıklıydı. Komutan hayatından memnun bir
şekilde gülümseyerek : ĞGökçen seni kutlarım!ğ dedi. ĞTam bir
Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık
tutacak nitelikte.. Şimdi git, biraz istirahat et.. Daha yapacak
çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice
yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerilla savaşı
vermeye niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun
kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam
olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan
ayrılmayacağız..ğ Hazırlanan plana göre ben bir gün rasıt, (gözleyici)
bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip
gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş
arılıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım..
O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak
oldukça tehlikeliydi. Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını
öğretmenlerimiz çalıştırmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim
uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmaya çalışmamız
gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada
uçağımızın tekerlerini yerden kestik. Belirli bir yere kadar
gittikten sonra her birimize verilen bölgeyi tarayarak görevi
yerine getirecektik. Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum.
Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri
yerine getirdiğimiz için memnunduk ama, hava giderek daha da
bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde
durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam
edebilirdik? Bir ara rasıtım sigara paketine bir şeyler yazarak
bana uzattı. Şunları yazmıştı : ĞEğer hava böyle gidecek olursa
paraşütle atlamak için hazırlanalım!ğ Belki bunu yaz-makta hakkı
vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu
bölgeydi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde
öl-dürmeleri işten bile değildi. Atatürk'ün gözleri hâlâ
kulaklarımda çın-: lıyordu: ĞSana kendi silahımı vereceğim
Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez
içi doludur, dikkatli ol., umarım kötü bir durumla
karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve
haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında
hiç tereddüt etmeden bu silahı ya kar-şındakine karşı ya da
kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!ğ Elbette
çekinmeyecektim.. Hava koşulları durumumuzun hiç de parlak
olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak da o zamanların ilkel
uçaklarından biriydi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine
ola-nak yoktu. Arkadaşlarımın hakkı vardı. Düşerek
parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp bir çıkış yolu aramamız en
doğru hareket olacaktı. Ancak önce de belirttiğim gibi,
ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk. Bizi kolay kolay
ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa, daha yaşamamız gerekliydi.
Yapacak çok işimiz vardı. Bir avuç havacıydık buralarda.. İşin
bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada Kalabilecek
kapasitede oluşu idi. Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir
yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir
yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz
gerekiyordu. Ne yapmalıydık? Birden bulutların arasında bir ışık
belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmaya başladım.
Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı
ama, biz nerede olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere
ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine
düşebilirdik.. Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların
içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra
yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı : ĞYirmi
dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!ğ İkimiz de derin
bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim
geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere
çelik kanatlarımızla yükselebilecektik.. Evet, tam yirmi dakika
sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza
döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün
uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar olmak üzere herkes
merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah Paşa ile i eşi, uçağımız
yere iner inmez bize doğru koştular.. Abdullah Paşa : ĞÇok şükür
sizler de sağ salim dönebildiniz..ğ dedi. ĞSizden önce bir
uçağımız daha döndü. Uçak pilotu Teğmen Vahit yaralanmış. Onu
hemen hastaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet
etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi
atlatacak.. Şimdi sıra üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da
yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet
almadıysa yakıtsızlıktan zorunlu inişe geçebilir.. Bu havada
yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini
yaşatacaklarını sanmam..ğ Bütün bunları çok büyük bir
soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah Paşa.. Eşinin gözlerine
baktım. Dolu dolu olmuştu. İyi bir asker karısı olduğu halde,
böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi. Onu teselli
etmeye çalıştım : ĞŞayet şehit düşerlerse, bu onlar için en
kutsal bir ölüm tarzı olacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir
şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz..ğ
Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü:
ĞHaklısın Gökçen..ğ dedi. ĞBir şerefli ölüm olur bu. Ama insan
dayanamıyor nedense..ğ Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut
ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da
meydana kazasız belasız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü
ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten,
konuşmaktan kaçınıyorduk. Sadece Abdullah Paşa tam bir asker
gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin
garip tarafı o her şeyi açık açık söylerken, bizim içimize en
ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm
harekâta katılanlara egemen olmuştu. Herkesin yüreğini hoplatan
bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım : ĞDöndüler!
Geliyorlar!. Geliyorlar!.ğ Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa
doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban
etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.. Görülecek bir
manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler
havada iken bu adakta bulunmuşlar. Çok geçmeden bölükçe doğru
hastaneye gittik. Yaralı arkadaşımız Teğmen Vahit'i ziyarete.. O
da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti. Bizi
görür görmez ilk sorusu şu oldu : ĞBütün arkadaşlar salimen
dönebildiler mi?ğ Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk
yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk
ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte.. Vahit
teğmenin beni çok duygulandıran bir sözünü yaşam boyu unutamadım.
O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız:
ĞGökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir
gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı..
Gazilik payesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.-ğ Vahit bir
süre sonra iyileşerek hastaneden çıktı, kendisine ujray
istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok..
O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere
ders vermek için çırpınıyordu.. ĞBeni görev yapma şerefinden
yoksun bırakmayın!ğ diye çok direndi ama, komutan geleceği
açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde
ısrar etti.. Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları
üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği
görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte. Dersim
harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran
ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir
törenden sonra Ankara'ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk,
hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir
heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez
doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni
alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyiedi: ĞSeninle
iftihar ediyorum Gökçen! Yanlız ben değil, bu olayı çok yakından
izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın
neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin
için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma
değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları
memleketimizi ve ulusumuzu bölemeye-cektir. Türkiye
Cumhuriyeti'ne, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana
uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde
ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince
ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki
düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül
edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz..
Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir
ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist
düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının
topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü
olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış
içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz.
Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller
besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak
felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında
söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok,
sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir mem-lekettir.. Barış
amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının
yanıdır. Bizim ne bir başkasının bir karış top. rağında gözümüz
vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu
şu vesile ile bir kere daha dünyaya du-yurmak isterim.. Türkiye
bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür..
Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan,
kırılmaya, kahrolmaya mahkûmdur..ğ |
DERSİM
ZAZA TARİHINDEN
KRONOLOJİK
KESİTLER:
|
395
|
Büyük Roma Devletinin ikiye bölünmesi sırasında,
Dersim Doğu Roma Devletinin sınırları içerisinde
kalır.
|
|
|
559-552
|
Med
devleti Farslar tarafından yıkılır.
|
|
|
669 Miladi
|
Dersim bölgesi
Rumlardan, Arapların idaresi altına geçer.
|
|
|
|
|
|
|
1093
|
Selçuklular
Bizansları yenip, Van, Diyarbakır, Bitlis, Muş,
Sason ve Bingölü ele geçirirken, Dersimlilerin karşı
koyuşu sonucu Dersime boyun eğdirmezler
|
1228
ile çelişkili gözüküyor ?
|
|
1224 M
|
Moğollar,
Harzem ve Selçuklulara karşı yaptıkları
saldırılar döneminde Dersimliler dağ geçitlerini
tutup yol vermezler.
Moğollar
Anadoluyu aldıktan sonra Erzincan üzerinden Dersime
saldırırlar. Kızıl Kilise civarında 2
ay süren çarpışmalar sonunda, Moğollar geri
çekilmek zorunda kalırlar.
|
1250
ile çelişkili
|
|
1228
|
1228 yılından sonra, Selçuklu Sultanı Alâeddin
Keykubatın bölgedeki Mengüceklilerin
hakimikyetine son verince, Dersim Anadolu Selçuklularının
hakimiyet alanı içine girer. Bu yıllarda
Horasandan Dersime bir kısım Alevi aşiretleri
gelir. Bunlar Dersim ve Erzincan civarına yayılırlar.
|
Sa 12
|
|
1243
|
Bu yıl Selçukluların Moğollara karşı
Kösedağ mağlubiyeti sonrasında Bölge Moğolların
nüfuz sahasına girer.
|
|
|
1250
|
Moğol hakimiyetinden sonra bölge 1250 tarihinden
itibaren İlhanlı Devletinin nüfuz alanı içine
girer.
|
Sa-14
|
|
1300 M
|
Horasandan
şu aşiretler Dersime gelirler: Şeyh Hasanan,
Kureyşan, Hormekan, İzolan, Şadyan, Karsanan,
Millan, Bamasuran
N.
Dersimi Bu
aşiretler
Dersime geldiklerinde tamamen Zaza diliyle konuşurlardı
der
|
|
|
1328 M
|
Akkoyunluların
Erzincan Valisi Dersimin bağımszlığına
el uzatmış, bu nedenle meydana gelen çarpışmalarda
Dersimliler tarafından öldürülür.
|
|
|
1335 M
|
Kureyş
ve Bamasuran aşireti Alaaddin Selçuk tarafından
halifelik ünvanını alırlar
Bunlara
aynı ünvan daha sonraları Sultan Orhan ve Murat Paşa
tarafindan da verilir
|
|
|
1514
|
Yavuz
Sultan Selim, Şah İsmaili yanip Safavi Devletine
son verdiği sırada, Dersimliler, Dersimi korur, dönemin
önemli üssü sayılan Kemah Kalesini Dersimliler
savunurlar.
|
|
|
1515
|
Yavuz
Selim, İdrisi Bitlisi ile yaptığı bir anlaşma
sonucunda yapılan Kemah seferinde Kemah Kalesi düşer.
Bir çok kişi idam edilir. Sivil halkın bir bölümü
Dersime göç eder.
|
|
|
1635
|
4. Sultan
Murat çevredeki Kürt beyliklerini ortadan kaldırmak için
seferler düzenler. Dersim
üzerine de yapılan sefer başarısızlıkla
sonuçlanır.
|
|
|
1847
|
Dersim Sancağı teşkil edilir ve sancak Erzurum
vilayetine bağlanır.
|
Pi-24
|
|
1861
|
1861-1866
yılları arasında Erzincan Ordu Mareşalı
Mehmet Derviş Paşa bir kaç kez Dersime seferler
düzenler. Fakat her seferinde Dersime girmeyi başarmaz.
Bu savaşlarda Dersimliler yüklü savaş malzemeleri
elde ederler.
|
Pi-25
|
|
1863
|
Pülümürlü Şah Hüseyin tutuklanarak önce İstanbula,
oradan da Vidine sürülür.
|
|
|
1877
|
Koçan aşiteri vurgun vurma amacıyla Kemaliye üzerine
yürür. Buna karşı Harputtan bir nizamiye
taburunun getirilmesi üzerine Ferhatan aşireti Koçanlara
destek çıkar. Çıkan şiddetli çarpışmalar
sonunda Dersimliler yenilgiye uğrarlar. Ferhatan aşiret
reisi Alişan Ağa ile birlikte bir çok Zaza önderi
tutuklanarak Sinopa sürgün edilirler.
|
p. 11, sf.28
|
|
1877-78
|
Rus-Osmanlı savaşlarında, Osmanlıların
Dersimlilerden istenen istekleri karşılık
bulamaz. Bu nedenle Dersimlileri cezalandırmak üzere
1878 yılında Kürt İsmail Paşa kumandasındaki
kuvvetler Hozat tarafından özellikle Bahtiyaranlar üzerine
seferler başlattı. Başarısızlıkla
sonuçlanan bu seferler sonucu, Kürt İsmail Paşa görevden
alınır ve yerine Muhtar Ahmet Paşa getirilir. Fakat
o da başarısız kalır.
|
|
|
1879
|
Dersim ayrı bir vilayet statüsünü kazanır ve
Erzurumdan ayrılır.
|
Pi-24
|
|
1886
|
Dersim yeniden mutasarraflığa indirilir.
|
Pi-24
|
|
1888
|
Merkez Hozat olmak üzere Ovacık, Çemişgezek, Çarsancak
Bingöl), Mazgirt, Pertek, Kuzican (Pülümür), Kızılkilise
(Nazımiye) ve Pah kasabaları ile Dersim yeniden
vilayet durumuna getirilir.
|
Sa-17
bu tarihte elazığa bağlanır der
|
|
1891
|
Dersimin zor kullanılarak boyun eğmesinin mümkün
olmadığını anlayan İstanbul Hükümeti
sözde yumuşama politikasını güder. Mareşal
Zaki Paşa Dersime görüşmelere gönderilir. Zeki
Paşa bir çok aşiret reisinin çocuklarını
İstanbula özel okullara göndermeye muvaffak olur.
Bu
yumuşama 1907 yılına kadar esas olarak sürer.
|
|
|
1892
|
Dersim
sancak statüsüne indirilir ve Mamuretül-Aziz (şimdiki
Elazığ) vilayetine bağlanır. Bu dönem
Dersim sancağı, Hozat merkez kaza olmak üzere, Ovacık
(Pulur), Çemişgezek, Çarsancak, Mazgirt, Kızılkilise
(Nazımiye) ve Pah kazalarından oluşmaktaydı.
|
Sa-17
bu tarihi 1888 olarak yazar
Pi-24
|
|
1902
|
Kalan aşireti
reislerinden, Danzik ve Aşkirek köylerinde oturan Bako Ağa,
Erzurum
yoluyla Türkiyeye gelen bir Rus konsolosunu esir alır.
Bu olay Türk ve Rus hükümetleri arasında
gerilime neden olan olur. Bako Ağanın bazı
isteklerinin Türk hükümeti tarafından kabul edilmesi
üzerine, konsolos serbest bırakılır.
|
|
|
1903
|
Dersim
Mutasarrıfı Arif Bey,
Dersimin ıslah esaslarına ilişkin bir
rapor hazırlatır. Aynı yılın sonlarında
Dersim Mutasarrıfı Celal Bey de 1903-1906 yıllarını
kapsayan bir ıslahat raporu hazırlar.
|
|
|
1907
|
Kureyşan
aşiret reisi Ali Çavuş 4000 kişilik bir
kuvvetle Elazığ yönüne, Koç, Reşik ve Semkan
aşiretleri ise Kemah üzerine yürürler.
Bu dönemde
Yarbay Halis Bey yedi tabur askerle Semkan aşireti üzerine
gönderilir. Değirmendere yöresinde kuşatılan
Türk askerlerinin silahlarına el konulur. Yarbay Halis
Bey bu çatışmada öldürülür.
|
.
|
|
1908
|
Koçan aşiret
reisi İdare İbrahim Ağa, Karabal aşireti
reisi Kanko oğlu Mehmet ağanın evine gidip barışır.
Sağlanan barış sürecinden sonra Şavak bölgesinde
bulunan yedek jandarma kuvvetlerinin silahlarına, Hozat
ile soğuksu arasındaki erzak ve cephanelere el
konulur. Kakber merkezinde kurulu bulunan karakoldaki
askerler, yenilince silahlarını bırakıp
Laçinan aşiretine sığınıp
himayelerine girerler. Pülümürü ise Keçan aşiret
reisi Bako Ağa etkisi altına alır..
|
|
|
1908
|
Bu karşı
koyuş hareketine karşı
Diyarbakır
dan gelen taburlar Elazığdaki Neşet Paşa
tümeni ile birleşir. 22 taburdan oluşan ordu
birlikleri, Ferhat, Karabal ve Koçan aşiretleri üzerine
sefere çıkar. Bargini, Surpyan ve Cevizlik bölgeleriyle
Pertek-Hozat yolu boyunca şiddetli çarpışmalar
olur. Bu çatışmalarda Ferhadan aşiret
reislerinden Askeri komutan Keko Ağa vurulur. 15
Haziranda Neşet Paşa kumandasındaki kuvvetlerle
Hozat yönünden Dersime sefer başlatılır.
Bu ordu birlikleri 31 gün sonra, Dersimde ilk defa Tujik
dağına varırlar. Ağdatta karargah kurulur.
|
|
|
1908
|
Ferhadan aşiret
reisi Diyap Ağa kıyafet değiştirerek
Dersimden Trabzona giderek, Dersime yapılan
askeri hareketleri protesto etmek amacıyla İstanbula
telgraf çeker. Diyap Ağanın İstanbula çağrılması
üzerine İstanbula gider. İçişleri ve Dışişleri
bakanlıkları ile görüşmeler yaptığı
sırada tutuklanıp
Diyarbakır
a gönderilir.
|
|
|
1908
|
Diyarbakırda tutuklu bulunan Dersimlilerden Nuri
hapishanede ölür. İdare İbrahim Diyarbakır
kalesi duvarlarından atlayarak kaçar ve Dersime
gelir. Tutuklu bulunan Diyap ve Cemşit Ağalar da aynı
yıl Meşrutiyetin ilanından sonra serbest bırakılırlar.
|
|
|
1909
|
15 Mart 1909da Mareşal İbrahim Paşa 4. Ordu
Kumandanlığına tayin edilir. 30 Haziran
1909da Pülümüre ve Erzincan üzerinden Ovacika
askeri hareket emirleri verilir. 22 Temmuzda Ovacık,
Hopik bölgesinde karargah kurulur. Aşiretlerle yapılan
görüşmelerde silahların teslim edilmesi istenir.
Ovacık aşiretlerinden Aslan ve Beytanlar, İbrahim
Paşanın kurulmuş ileri karakollarına saldırılar
düzenlerler. Halk köylerini boşaltarak dağlara,
ormanlara ve vadilere çekilir. Mercan Boğazından
gelen erzak ve cephanelere Dersimliler el koyar. Diyarbakır
ve Harputtan gelecek erzak, cephane ve yardım kollarının
önü ise Maksudan, Şemikan, Resikan ve diğer aşiretler
tarafından kesilip bir savunma hattı oluşturulur.
İbrahim Paşa kuvvetleri 15 Ağustos 1909da
Dersimden Erzincana çekilmek zorunda kalır.
|
|
|
1912
|
Hozatta Vali olarak bulunan Kemahlı Sağır oğlu
Sabit, İttihat ve Terakki projelerini gerçekleştirmek
üzere Hozatta jandarma ve milis alayları oluşturarak
Seyit Rıza harekâtını başlatır. Doğu
Dersim aşiretlerinin bir kısmı da Seyit Rıza
ile birleşerek savaşa katılırlar. Kanlı
çatışmaların yaşandığı bu
harekât, Seyit Rıza kuvvetlerinin zaferi ile sonuçlanır.
|
|
|
1915
|
Yaz aylarında Ruslar büyük kuvvetlerle Erzurum
cephesinden saldırıya geçer. Bunun üzerine Enver
Paşa Dersim aşiret reislerini Vali Sağır oğlu
Sabit Bey aracılığı ile Elazığa
davet eder. Dersimliler bu daveti kabul ezmezler. Bu kez
Dersimlileri ikna etmek için Haci Bektaş evlatlarından
Çelebi Cemalettin Efendi Erzincana gönderilir. Cemalettin
Efendi Dersim aşiret reislerini Erzincana davet eder.
Fakat onlar görüşmelerin Dersim içinde yapılmasını
istediklerini belirtip Erzincana gitmezler. Ziyareti sonuçsuz
kalan Çelebi Efendi geri dönerken Baytar Nuriye şunu
söyler: atam Haci Bektaş size daima yardımcı
olsun, sizden çok memnunum. Dersimlilere selam söyleyiniz,
savaşa katılmadıklarından
memnun kaldım.
Bu sözümü gizli tutunuz.
|
|
|
1916
|
14 Şubat 1916da Ruslar Erzurumu alırlar. 30
Mart 1916da Doğu Dersim aşitleri Demenan,
Haydaran, Kureyşan, Karsan, Alan, Şeyhan, Suran,
Yusufan ve Pilvenk aşiretleri 10 bin kişilik silahlı
kuvvetlerle Mazgirt, Nazimiye ve kısmen Hozat ve Pertek
merkezlerini işgal ederler. Türk memurları görevlerinden
alınırlar.
.
|
|
|
1916
|
23 Nisan 1916da 1. Kolordu Kumandanı Şevket Bey,
Çerkez Alaylarıyla birleşerek Pertek ve Çarsancak
bölgelerine askeri harekât düzenler. Pilvenk aşiretleri
ile şiddetli çatışmalara girilir. Köylerin büyük
bir bölümü yağma edilir ve yakılır.
Aşiretler, askeri harekâtın derhal durdurulması
yönünde protestolar telgrafları çekerler. Mercimek dağlarında
mevzi almış Çerkez Alayları üzerine yapılan
hücumlarda kumandanı ile birlikte alaya büyük zaiyat
verilir. Geride kalan suvariler Elazığa çekilmek
zorunda kalırlar.
Dersimde başlayan bu genel ayaklanma üzerine Yarbay
Şevket Tümenlerinin, Dersimden çekilmeleri emri
verilir. Emir telgrafla bütün aşiretlere iletilir. Yakılan
köyler için tazminat verileceği bildirilir.
|
|
|
1916
|
25 Haziran 1916da Ruslar Erzincan üzerine hücum ederler.
Türk Ordusu, Dersimlilerden umduğu yardımı
bulamaz. Sadece Balaban aşireti reisi Gül Ağa
Ruslara karşı savaşa sokulur. Savaşta
yaralanan Gül Ağa aşireti ile topraklarını
bırakarak önce Erzincana gider. Türk ordusundan
gerekli yardımı bulamayan Gül Ağa 5 Temmuz
1916da pişman halde Dersime iltica eder. 11 Temmuz
1916da Erzincan düşer ve Rusların eline geçer.
|
|
|
1916
|
Türk Ordu kumandanlarının hilelerine karşı,
Ovacık ve Gülap aşiretleri Kemah Boğazına
doğru çekilmekte olan 28. ve 36. Tümenlerin önünü
keserler. Tümen fertleri teslim alınır. Askeri teçhizatları
ellerinden alındıktan sonra askerler serbest bırakılır.
.
|
|
|
1916
|
13 Ağustos 1916 gününde Ovacık aşiretleri
Pulurda hümete ait olan yerleri işgal edip, Türk Hükümet
memurlarını kovarlar. Jandarmaların
silahlarına el konulur. Silahsızlandırıldıktan
sonra serbest bırakılırlar.
Dersimliler, Rus komutan Lahof ve Ermeni Komutan Murat Paşa
ile görüşmelerde bulunurlar. Özellikle Ovacık bölgesinde
geçici bir siyasi varlık statüsü taraflarca kabu
edilir.
|
Sa-112
|
|
1916
|
Hamidiye Alayları Türk güçleriyle birlikte Rus ordularına
karşı savaşa girerler. Yer yer intihar
eylemlerine girişirler. Uğradıkları feci
yenilgi sonrasında bu alaylara gönüllü fertler veren aşiretler,
yurtlarını terk ederek Anadolunun içlerine göç
etmek zorunda kalırlar.
|
|
|
1918
|
1917 Ekim Rus Devrimi dolayısıyla Rus orduları
Erzincandan çekilmeye başlar. Rus Kumandan Lahof 1918
Ocak ayında Erzincanı terk etmek zorunda kalır.
Ermeni kumandan ise Dersimliler ve Alişer ile bir müddet
görüşmelere devam eder. Görüşmeler olumlu bir
sonuca varamaz. Hatta yer yer gergin ilişkiler yaşanır.
Bu durum Dersimlileri Türklere yakınlaştırmaya
neden olur.
|
|
|
1918
|
13 Şubat
1918de Seyit Rıza kuvvetleri Munzuru aşıp
Erzincan merkezini işgal ederler. Hareket Erzuruma kadar
genişler. Seyit Rıza kuvvetleri Erzuruma
girerler.
|
|
|
1919
|
Türk Hükümeti
Dersime Kürt aşiret alayı kumandanı Cibranlı
Halit kuvvetlerini yollar. Alay Ovacıka girer ve
burada yeniden kaymakamlık oluşturulur.
|
|
|
1920
|
Temmuz
1920 yılında Mısto kumandasındaki Koçgirili
kuvvetler Zaranın Çulfa Ali Türk karakoluna baskın
düzenleyip askerleri esir alırlar. Bu hareket Koçgiri
isyanı olarak tarihe geçer. 20 Ekim 1920de Dersimden
hareket
eden
bir kuvvet, Giresundan Eğine gelmekte olan Türk
cephane kuvvetlerini Kuruçay ilçesinin Kamlo bölgesinde kuşatıp,
cephanelere tamamen el koyarlar.
|
|
|
1920
|
Meço Ağa,
Diyap Ağa, Mustafa Bey, kol ağalıktan emekli ve
uzun zamandır Sivasın Aziziye kazasına yerleşmiş
Karabal aşiretinden Kango oğlu Ahmet Ramiz, binbaşı
Hasan Hayri, Dersim milletvekilliğine tayin edilirler.
|
|
|
1921
|
6 Mart 1921de Sivas Ümraniye merkezi kuşatılır.
Buradaki Türk Alayı teslim olmaya mecbur kalır.
Alay komutanı Halis, oluşturulan Harp Divanı
tarafından ölüme mahkum edilir ve Ümraniye merkezinde
kurşuna dizilir. Türk Alayının tüm top,
makineli tüfek ve askeri donanımına el konur.
8 Mart 1921de Ovacık Pezgewr aşireti reisi Bıra
İbrahim, Maksudan reisi Polis Munzur, Çırpazin
nahiyesi müdürü Mustafa, Arslan Aşiret reisi Mahmut Ağalarla
Alişerin kumanda ettiği 2500 mevcutlu bir kuvvet
Koçgirililere yardım için hareket eder. Munzur dağlarını
ve kışın karını hediklerle aşarak
Kemaha varırlar. Kemah merkezini işgal edip, Hükümet
Konağını yakarlar. Kaymakam ve jandarma komutanını
esir alırlar. Daha sonra Kuruçay ilçesini de işgal
edip buranın derbeylerinden şehsivar oğlu
Mahmut ve arkadaşlarını tutuklayarak kaymakamla
birlikte Ümraniye merkezine götürürler. Bu kuvvetler
Refahiye ilçesini, Divriği bölgesi nahiye merkezlerini,
Koçhisar ilçesinin Celallı nahiyesini de ele geçirirler.
|
|
|
1921
|
14 Mart 1921de Hükümet bölgesel seferberlik ilan eder.
15 Mart 1921den itibaren Sivas, Elazığ ve
Erzincan vilayetlerinde sıkıyönetim ilan edilir.
20 Mart 1921de Giresunlu Topal Osmanın çete alayı
Refahiye üzerinden Koçgiriye cephe açar.
|
|
|
1921
|
21/22 Mayıs 1921 gecesi 400 kişilik bir kuvvetle
Dersimliler Kemahın güneyine, 30 Mayısta da 500
kadar bir güçle Ilıça saldırırlar.
|
Sa-39
|
|
1921
|
30 Mayista Dersimden Koçgiriye yardım maksadıyla
giden 500 kişilik kuvvet, 2 Haziran 1921 günü yenilir.
Bunun üzerine Alişan Bey ve arkadaşları 17
Haziranda teslim olurlar. Koçgiri isyanı böylelikle
bitmiş olur.
|
Sa-40
|
|
1921
|
15 Haziran 1921 günü, Seyit Rıza Ovacık aşiretlerinden
oluşan 1000 kişilik bir kuvvetle, Erzincanda
Erzincan Valisi Ali Rıza, Milletvekili Hacı Fevzi ve
bir kısım ileri gelenle, M. Kemal ve Hükümetin
isteği üzerine bir görüşme yapar. Görüşmede
Baytar Nuri ve Koçgirili Alişan da hazır bulunur.
Dersimlilerin hazırladıkları 24 madelik istek
paketi kabul görmeyince, görüşmeler kesilir. Bu görüşmeler
neticesinde Koçgirili Alişan ve Haydarın
aileleri ile birlikte yerlerine dönmelerine olanak sağlanır.
Yunan ordularının yenilgisinden sonra Haydar ve Alişan
İstanbula çağrılırlar ve orada zorunlu
ikâmete tabi tutulurlar.
|
|
|
1922
|
Dersim, 1922 yılında Harput vilayetinden ayrılarak
il durumuna getirilir.
|
Sa-42
|
|
1924
|
30 Aralık 1924te Şeyh Sait bulunduğu Hınıstan
çıkar.
|
|
|
1925
|
Şeyh Sait Diyarbakıra 32 km mesafede bulunan
Piran köyüne, kardeşi Abdürrahiminde bulunduğu
13 Şubat 1925 günü köye gelen Jandarma Birliği
gelir.Müfrezenin teğmeni, Şeyh Sait ile birlikte köye
gelen silahlı insanlardan özellikle dördünün teslim
edilmesini ister. Bu istek red edilince istenmeden çatışma
çıkar. Jandarma Müfrezesinden 1 ölü ve 2 yaralı
olur. Böylece tarihe Şeyh Sait İsyanı
olarak geçen isyan fiilen başlamış olur.
14 Şubat 1925te Darahini vilayeti işgal edilir.
17 Şubat 1925te Çan şeyhlerinden Mustafa ve
İbrahimin kuvvetleri Çapakçuru işgal
ederler. Aynı kuvvetler Vartoyu da zapt ederek alanlarını
genişletmeye çalışırlar. Fakat bu hareket
Varto aşiretlerinden Hormek ve Lolan aşiret
reislerinin ihaneti sonucu başarılı olmaz.
20 Şubatta Palu kazası, Palulu Şeyh Şerifin
emrindeki kuvvetlerin eline geçer.
21 Şubatta 14. Süvari Alayı Hanide, 11 Süvari
Alayı ise Cüzide esir alınır.
24 Şubat 1925 günü (NDye göre
5 Mart) Gökdereli Şeyh Şerif ve Yado
kuvvetleri Elazığ vilayetini ele geçirirler.
29 Şubat 1925te Ş. Saitin kardeşi Şeyh
Abdürrahim komutasındaki kuvvetler Arğıni,
Maden ve Siverek kazalarını işgal ederler.
7-8 Mart 1925 gecesi Şeyh Sait güçleri
Diyarbakırın kuşatılmasına
girişirler. Fakat kuşatma yenilgi ile sonuçlanır.
Hasananlı Halit Bey komutasındaki kuvvetler. Şubat-Mart
1925 tarihleri arasında Solhan, Varto, Malazgirt ve Muş
bölgelerini işgal ederler. 19 Mart 1925te Muşa
hücum ederler.
31 Mart günü Hani, tekrar Türk ordu kuvvetlerinin eline geçer.
1 Nisan 1925te Silvan ve Lice Türk ordu birliklerince geri
alınır..
5 Nisan günü Palu ve Piran geri alınır.
8 Nisan 1925te Şeyh Serif, Çapakçurda yakalanır.
Zaza Yado kuvvetleri ise kuşatma çemberini yarıp Çapakçur
dağlarına çekilir. Yado ve geri kalan kuvvetleri
1927 yılı başlarında Suriyeye iltica
etmek zorunda kalırlar.
|
M.
Toker s.47
N.
Dersimi 8 Şubat 1925 tarihinde bu olayın olduğunu
yazar. (KTD-s. 118)
|
|
1925
|
14-15 Nisan 1925 gecesi, Şeyh Sait ve arkadaşları
Vartonun Abdürrahman Paşa köprüsünde teslim
olurlar.
|
M. Toker s.124
N. Dersimi yakalanma tarihini 24
Nisan olarak yazar (KTD-s. 123)
|
|
1925
|
27 Nisan 1925te Palu ve Çapakçurlu 400 genç Elazığda
asılırlar.
|
|
|
1925
|
Şeyh Sait ve 47 arkadaşı 29 Haziran 1925 günü
Diyarbakırda idam edilirler.
|
M. T, s166.
ND 4 Eylül 1925 tarihinde idam
edildiklerini yazar. KTD, s.124)
|
|
1926
|
Dersimde Cığız Mehmet Ali kumandasında
oluşturulan 100 kişilik bir kuvvet, Zaraya gönderilir.
Koçgiri harekâtı sırasında ihanet eden Ginyan
aşiret reisi Murat Paşa Zarada kendi konağında
bu kuvvetlerce vurulur. Ve bu tarihle birlikte Koçgiri isyanı
da tamamen sona erer.
|
|
|
1926
|
2 Şubat
1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Dersim hakkında
bir rapor hazırlar. Aynı yıl dönemin Diyarbakır
Valisi Ali Cemalde Dersimde yaptığı
incelemeler sonucunda bir rapor hazırlar.
|
|
|
1926
|
Bir çok aşireti temsilen Dersimde oluşturulan
bir heyet Ankaraya giderek Hükümet ile bir görüşme
yapar. Görüşmede, sürgün olan Dersimlilerin ve Şeyh
Sait isyanı
döneminde batıya sürgün edilen göçmenlerin geri dönmeleri
talebi öne çıkar. Bu görüşmeden kısa bir süre
sonra af ilan edilir. Sürgünler yurtlarına geri dönerler.
Bunlar
arasında, Nisan 1925te Elazığın işgali
döneminde Şeyh Sait kuvvetlerine, Doğu Dersim aşiretlerinden
Hıran, Lolan, İzolan, Suran aşiretleri ile
arkadan vuran Şadan aşiret reisi Ohili Necip Ağa
da vardır.
|
|
|
1926
|
19 Eylül 1926 tarihinde Koçuşağı Aşireti
üzerine bir tedip harekatına karar verilir. 28 Kasım
1926 tarihinde verilen bir emirde harekatın bittiği
belirtilir.
|
Sa-49-50
|
|
1926
|
Diyarbakır Valisi Ali Cemal Dersime gelir. Vali, Hozatın
Karaca köyünde Seyit Rıza ile bir görüşme
yapar.. Bu görüşmeden bir gün sonra da Hozatta
Diyarbakırdan Genel Müfettiş İzzet ve Elazığ
valisi Rızanın da olduğu bir görüşme
daha yapılır.Vali, görüşmeler sırasında
özellikle Koçuşağının yok edilmesini gündeme
getirir.
|
|
|
1927
|
Diyarbakır Valisi Ali Cemal Ovacıkta Ziyaret köyünde,
Arslan, Beytan, Pezgevran ve Maksudan aşiretlerindan oluşan
bir heyetle bir görüşme yapar. Vali, bu toplantıda
Koçan aşiretlerini sözde ıslah etmek için
yakında başlatılacak harekâta destek için
geldiğini ısrarla belirtir.
|
|
|
1927
|
Koçan, Resik ve Semkan aşiretleri üzerine harekât
birlikleri gönderilir. Koçanlar Amutka karakolunu basar
silah ve cephanelere el koyarlar. Bu yıl yapılan
harekât başarısızlıkla sonuçlanır.
|
|
|
1928
|
1928 yılının başlarında merkezi
Diyarbakır olmak üzere 1. Genel Müfettişlik
kurulur. Genel Müfettişliğe İbrahim Tali
getirilir.
|
1927 sonları ? SA-51
|
|
1929
|
6 Mayıs 1929 günü Seyit Rizanın büyük oğlu
Şeyh Hasan, Karabalan reisi Kango oğlu Mehmet Ali,
Ferhadan reisi Cemşit, Aşağı Abbasan reisi
Zeyno oğlu Ahmet ve Baytar Nuriden oluşan bir
Dersimli heyetin Diyarbakırda Ibrahim Tali ile bir görüşme
yapacağını bildiren bir telgraf çekilir. Heyet
İ. Tali ile Diyarbakırda bir görüşme
yapar.
|
|
|
1930
|
Merkezi Diyarbakırda olan 1. Umum Müfettişliği
tarafından Dersim hakkında bir rapor hazırlanır.
|
Sa-55
|
|
1930
|
8 Ekim 1930da Başbakan İnönü, Bakanlar
Kurulunca Pülümüre karşı bir tedip harekatına
karar verildiğini açıklar. Harekat daha sonra Nazımiye
ve Ovacıka kadar genişletilir. 20 Ekim 1930da
Pülümür bölgesi Keçalan aşireti köylerine bir uçak
filosu eşliğinde hareket başlatılır.
27 Ekim günü Dersimlilerin başlattığı
karşı saldırıda bir uçak düşürülür.
11. Tabur komutanı Sırrı ve askerleri silahlarıyla
birlikte teslim alındılar. Pülümür harekatı
14 Kasımda son bulur.
|
|
|
1931
|
1931 yılında biri, Büyük Erkân-ı Harbiyece,
diğeri 1930 Pülümür harekatının ikinci
safhasını yöneten 3. Fırka Kumandanı
Halis Paşa tarafından Dersim hakkında iki rapor
hazırlanır. Keza 21 Aralık 1931 tarihinde
Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali de Dersim hakkında
ayrıntılı bir rapor hazırlar.
|
Sa-56
|
|
1931
|
İlan edilen aftan yararlanan Koçgirili Haydar ve Alişanın
Koçgiriye dönmelerine izin verilir. Fakat kısa bir
zaman sonra Haydar ve Alişana suikast düzenlenir.
Bunların bulunduğu oda bombalanır. Alişan
param paramparça vaziyette ölürken, Haydar ağır
yaralı olarak kurtulur.
|
|
|
1933
|
Atatürkün yakın arkadaşı ve bir dönem
İranda büyükelçilik yapmış olan Hüsrev
Gerede 21.12.1933 tarihinde Doğunun ıslahı
ile ilgili bir rapor hazırlayıp raporu, Başvekâlet,
Büyük Erkân-ı Harb ve Hariciye Vekâletine gönderir.
|
|
|
1934
|
7 Haziran 1934 tarihinde Büyük Millet Meclisinde 2510
numaralı İskan Kanunu müzakere edilir. Sözkonusu
kanun 14 Haziran tarinde kabul edilir ve 21 Haziran 1934
tarihli Resmi Gazetede 2733 sayı numarası ile yayınlanarak
yürürlüğe girer. Bu kanunda direkt Dersimi hedef
alan hükümler yer alır.
|
Sa-57.
Kanun içerikleri SA--58
|
|
1935
|
25 Aralık 1935 tarihinde Meclis, 2884 nolu Tunceli
Vilayetinin idaresi Hakkında Kanun u kabul eder.
Kanun 2 Ocak 1936da 3195 sayılı Resmi Gazetede
yayınlanarak yürürlüğe girer.
|
Sa-61
|
|
1936
|
2 Ocakta çıkarılan Tunceli kanunu gereği
Tunceli v ilayeti kurulur..
|
Sa-61
|
|
1936
|
Dersim Bölgesi Valiliği adı ile bir teşkilat
kurulur. Teşkilatın başına General
Abdullah Alpdoğan getirilir. Bu teşkilatla valiye
geniş yetkiler verilir. Abdullah Alpdoğana aynı
zamanda görev alanı Elazığ, Dersim ve Çapakçur
(Bingöl) vilayetlerini kapsayan Üçüncü Genel Müfettişlik
görevi de verilir. Kısa bir süre sonra bu illerde sıkıyönetim
ilan edilir.
|
Sa-44 buna 4. Umumi Müfettişlik
olarak bahseder.
|
|
1937
|
Silah toplamak bahanesi ile Dersime askeri birlikler gönderilir.
Bunlara karşı Hozatın Bahtiyar, Yukarı
Abbas, Karabal ve Ferhat aşiretleri, Nazimiyenin
Haydaran, Mazgirt ilçesinin Demenan ve Yusufan aşiretleri
baş kaldırırlar. 21-22 Mart 1937 gecesi Pah köprüsü
Demenan ve Haydaran aşiretleri tarafından yakılır.
Pah
nahiyesi karakolu basılır.
|
Sa-80,
Pah ve Kahmut arası Kahmut köprüsü yazar.
|
|
1937
|
Türk Hükümeti yerel seferberlik ilan eder. 1908-1909-1910
doğumlular silah altına alınırlar.
|
|
|
1937
|
26 Nisan 1937 tarihinde Sin nahiyesindeki Askisor karakolu basılır.
|
Sa-127
|
|
1937
|
3 Mayıs
1937 tarihinde Hava Kuvvetlerine bağlı bir uçak
filosu Keçiseken köyünü bombalar. Tunceli tedip harekâtı
böylelikle fiilen başlamış olur.
|
Sa-128
|
|
1937
|
4 Mayıs
1937 tarihinde Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmakında
bulunduğu bir toplantıda Tunceli hakkında oldukça
gizli kararlar alırlar.
|
Sa-129
|
|
1937
|
14 Mayıs
1937 tarihli nüshasında Dersimde huzurlukların
olduğuna değinen Son Telgraf Gazetesi, hükümet
tarafından bir kaç gün süreyle kapatılır.
|
Sa-132
|
|
1937
|
6 Haziran 1937 günü Kızıldağ ve çevresi
Sabiha Gökçenin kullandığı uçakla
bombalanır.
|
Sa-131
|
|
1937
|
18 Haziran tarihli Tan ve Son Telgraf gazeteleri, Hükümetin
belirlediği Dersim Islahat Programının
ana hatlarını yayınlarlar
|
SA-133
|
|
1937
|
75 yaşındaki Alişer ve eşi Zarife,
Rehberin ihaneti sonucu 9 Temmuz 1937 tarihinde vurulurlar.
Bu ikisinin başları
kesilerek ordu birliklerine teslim edilir.
|
Sa-95
|
|
1937
|
26 Ağustos günü Bahtiyaran savaşçılarından
Şahan Ağa Pırçonun oğlu Hıdır
tarafından vurulur. Kesik başı Hozata götürülür.
|
Sa-141
|
|
1937
|
5 Eylül 1937de Seyit Rıza Erzincanda tutuklanır.
|
10 Eylül SA-141 ?
|
|
1937
|
Baytar Nuri 11 Eylül 1937 yılında yurt dışına
çıkar.
|
|
|
1937
|
19 Ekim günü Genelkurmay Başkanlığı yayınladığı
bir emirde, sonucun alındığı ve kışın
da başlamış olması nedeniyle birliklerin
22 Ekimden itibaren garnizonlarına dönmeleri istenir.
|
|
|
1937
|
4 Kasımda devam eden duruşmada, Dersimli
tutuklular hakkında iddianame okunur. Seyit Rıza ve
arkadaşları için idam istenir.
|
|
|
1937
|
10 Kasım 1937de Seyit Rıza ile birlikte 11
Dersimli tutukluya idam kararı, 33 kişiye ağır
hapis ve 4 kişiye de beraat kararı verilir.
|
15 Kasım SA-147 ?
|
|
1937
|
18 Kasım 1937 sabahı Seyit Rıza ve 11 Dersimli
Elazığda Buğday Meydanında idam
edilirler.
|
Sa-147, 7 kişi yazar.
|
|
1937
|
Seyit Rızanın idamından sonra, hain Rehber
ve oğlu, Genel Kurmayın emri ile Teştak bölgesinde
kurşuna dizilirler.
|
|
|
1937
|
1937 yılı sonlarında Şeyh Saitin
Suriyede bulunan kardeşi Şeyh Abdullah ve arkadaşları
göçmenler, Dersim savaşçılarına katılmak
üzere Türkiyeye girerler. Diyarbakır bölgesinde
pusuya düşürülen Şeyh
Abdullah ve arkadaşları öldürülür.
|
|
|
1938
|
2 Ocak 1938 günü asker kaçaklarını toplamakla görevli
jandarma müfrezesi pusuya düşürülür. Keçel ve Baluşağı
mensuplarınca düzenlenen bu eylemde 7 jandarma eri
Mansuluşağı köyünde vurulup, öldürülür.
Bu olayı takip eden günlerde Mercan karakolu basılıp,
iki jandarma eri öldürülür.
|
Sa-149
|
|
1938
|
Genelkurmay Başkanlığı 21 Mart 1938 günü
yayıladığı bir emirde, Haziran ayında
başlaması uygun görülen tekil ve silah toplama
harekâtının hükümetçe karar altına alındığını
bildirir.
|
Kararlar: SA-152
|
|
1938
|
1938 İlkbaharı ile birlikte Türk ordusu Dersim üzerine
büyük çaplı bir seferberlik başlatır. Ağır
top, uçak ve tanklar eşliğinde Dersime savaş
açılır. Binlerce insan mitralyöz ateşine
tutularak öldürülürken, binlercesi de evlere doldurularak
yakılırlar.
|
|
|
1938
|
4. Genel Müfettişlik 8 Haziran tarihinde harekâtın,
Mercan deresinin birinci, Merho deresinin ikinci, Kalan
deresinin de üçüncü temizleme safhası olarak üç aşamada
gerçekleşeceğini ve Ağustos 1938 sonuna kadar
bitirilmeye çalışılacağını
bildirir.
|
|
|
1938
|
19 Haziran tarihinde Koçuşaklılar, Hozat-Amutka
telefon hattını kesip, akşam karakola baskın
düzenleyip, karakolu ele geçirirler. 22 Haziranda Amutka
karakolu hükümet kuvvetlerince tekrar geri alınır.
|
|
|
1938
|
14 Temmuzda 3. Ordu Müfettişliğinden alınan
bir şifrede, ordu manevralarının üç safhalı
yapılacağı ve brinci safhasının
Tuncelide tedip ve tarama olacağı bildirilir.
Harekâtın 15 Ağustosta başlamasına
karar verilir.
|
|
|
1938
|
4. Genel Müfettişlik 21 Temmuzda hazırladığı
raporda, bu manevralar sonrasında 5 ile 7 bin kişinin
batıya naklinin, eylemlere fikren ve silahlı olarak
katılmışların tutuklanmalarının
ve haps edilmelerinin, bir kısım isyan bölgesinin
de yasak bölge olarak ilan edilmesinin uygun olacağı
bildirir.
|
Sa-156
|
|
1938
|
Bakanlar Kurulu, 6 Ağustosta Tuncelide yapılacak
uygulamalar hakkında (manevralar sırasında ve
sonrası için) bir dizi kararlar alırlar.
|
SA-158
|
|
1938
|
Başbakanlık 23 Ağustos tarihinde yayınladığı
bir emirle, 3. Ordu manevralarının birinci safhasını
teşkil eden Tunceli ili dahilindeki tarama harekâtının
bitirilmiş olduğunu
. 31 Ağustosta da Koçuşağı
bölgesine ikinci tarama harekâtının başlayacağını
bildirir.
|
Sa-158
|
|
1938
|
16 Eylül 1938 tarihinde Tunceli bölgesinde yapılan
arama, tarama ve silahtan arındırma eylemleri sona
erer.
|
SA-159
|
|
1938
|
1938 Eylül-Ekim-Kasım, Dersimliler için yenilgi ayları
olarak tarihe geçer.
|
|
|
1938
|
Dersimde yüzlerce köy boşaltılır. Binlerce
insan batı vilayetlerine sürgün edilir.
|
|
|
1948
|
Dersim sürgünleri, bu yıl ilan edilen bir aftan
yararlanarak yurtlarına, Dersime geri dönerler.
|
|
|
|
|
|
Yukarıdaki
kronolojik çalışmanın geliştirilmesi ve
zenginleştirilmesi için kuşkusuz ortak bir çaba
ve dayanışmaya ihtiyaç vardır. Bunun için
katkılarınız gereklidir.. Herkesin kendisini
sorumlu hissetmesi, gereken eleştiri ve katkıda
bulunması oldukça önemlidir. Görüş ve önerilerinizi
bekliyoruz...
|
|
|