Dersim ile ilgili Bilgiler

 

TARIHTEN GÜNÜMÜZE DERSIM KIMLIGI 

 

Sait ÇİYA Kimliğin bir çok tanımı var.

Aynı şekilde bir kişi, grup birden fazla kimliğe sahip olabilir. Bizi ilgilendiren Dersimlilerin ulusal ve ondan tümüyle ayrı düşünülemiyecek inançsal ve kültürel kimlikleridir. Tarihten günümüze dediğimize göre, kimlik her şeyden önce süreklilik oluşturur. Süreklilik değişimi de birlikte getirir. Bir dönem önde olan özellikler, başka bir dönem geri plana itilebilirler. Bu duruma siyasal koşullar, yanısıra toplumun bünyesinde meydana gelen öteki değişimler etkide bulunurlar. Değişim şu anlama da gelir. Kimlik iki ucu kapalı düz bir çizgi değildir. Yatay ve dikey geçişleri vardır. Etkilenir ve etkiler. Kimliği oluşturan bazı öğeler zamanla geriler veya unutulurlar. Başka bazı öğeler kimliğin parçası haline gelebilirler. Genel olarak bir toplumun kimliğini belirleyen nedir? Toplumsal kimlik denildiğinde, toplumsallığı ifade eden dil, tarih, toprak, inanç öğeleri öne çıkar. Bazı durumlarda siyasal eğilimler de kimlik tanımında öne geçebilir. Şunu da mutlaka unutmamak gerekiyor: Bir toplumun kimliğini belirleyen, başkalarının o toplum hakkında düşündükleri değildir. Belirleyici olan o toplumun kendisi hakkındaki düşünceleridir. Toplumun ortak tanımlarıdır. Bu yazıda geçen genellemeler belli yanlışlıkları da içinde barındırıyor. Çünkü, her genelleme aynı zamanda farklı olanı genelin içine almaktır. Bir anlamda yok saymaktır. Kimlik ise daha belirsiz ve değişken bir olgudur. Siyasal, dinsel, ulusal çekişmelerin, çelişkilerin sonucudur. Bunu unutmadan, Dersim ve Dersimli üzerine bir kimlik tanımlaması yapmaya çalışacağım. Son yıllardaki çalışmaları saymazsak, Dersimliler tarihlerini yazılı hale getiremediler. İlk ciddi deneme, Nuri Dersimi´nin Kürdistan Tarihinde Dersim ve Hatıratım isimli çalışmalarıdır. N. Dersimi´nin çalışmaları Dersim tarihi ve kimliğine yönelik önemli bir katkı olmasına rağmen, bazı yönleri ile de başka bir yanlışlığın, yanlış eğilimin başlangıcı sayılabilirler. Nitekim, N. Dersimi´nin yaklaşımına Seyfi Cengiz[1] ve Mustafa Düzgün[2] ciddi eleştiriler getirmişlerdir. 1980´den sonra ise Avrupa´ya çıkan Dersimli aydınlar yeni çalışmalara başlamışlardır. Dersim´in dili, tarihi, dini, genel olarak kimliği üzerine ayrıntılı incelemeler yapılmış, yazılı kültür ve tarih çalışması başlamıştır. Burda dikkate alınması gereken bir başka olgu da, bu çalışmaların her hangi bir yabancı grubun himayesine girmeden yapılmış olmasıdır. Şüphesiz, bu çalışmalar ve sonuçları da eleştiriye muhtaçtırlar. Kısaca örnekleyelim. Ayre, Piya, Raştiye, Desmala Sure, Ware, Tija Sodıri, Pir, Kormışkan dergileri Dersim tarihi, dili, inancı, toplumsal yaşamın çeşitli görünümleri üzerine etraflı incelemeler yapmışlardır. Bu dergilerden Tija Sodıri ve Kormışkan tamamen Zazaca yayın yapmaktadır. Avrupa´da 1995´den itibaren vakıf ve cemaat çalışmaları da başlamıştır. Türkiye´de de Tunceli Derneklerinin yaklaşık 25 yıllık tarihi var. Bunların çalışmalarını küçümsememekle birlikte, en önemli gelişme İstanbul Derneği´nin çıkardığı Dersim dergisidir. Kimlik sorunu tartışılırken bu çalışmalar mutlaka dikkate alınmalıdır. Dersimlilerin dışında öncelikle Türk milliyetçilerinin (ki bu bir devlet milliyetçiliğidir) ve son yıllarda da Kürt siyasal hareketlerinin Dersim ve Dersimli tanımlaması da vardır. Bu iki yaklaşımın ayrı ve ortak yanları dikkat çekicidir. İki yaklaşım da dışardan yapılmışdır. Amaçları Dersim´in doğal yapısını, kültürünü değiştirmek, kendine benzetmektir. Türk milliyetçileri Dersimlileri gerçek Türk, Kürt siyasileri de gerçek Kürt görmektedir. Türk milliyetçiliği Dersim´in ulusal kimliğini inkar etmiştir. Öncelikli olarak Dersim´i siyasi ve ulusal yapısıyla tasviye etmek istemiş, bunu yapamadığı yerde de Türk kimliğine adepte etmek için her yolu denemiştir. Zamanın Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak´ın hazırladığı bir raporda bu siyaset en açık şekilde dile getirilmiştir. D- Yerli memurların tamamen çıkarılması, Dersime en iyi memurların tayini, E- Yüksek idare memurlarına adeta sömürge idarelerindeki yetkinin verilmesi, F- Propagandaya kuvvet verilmesi ve Türklüğün telkini, G- Kürtçe yerine Türk dilinin ikamesi için ilmi ve idari tedbirlerin alınması. (büyük kız çocuklarının okutulması) H- Dersim önce Sömürge gibi nazarı itibara alınmalı, Türt camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve aşamalı olarak öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.[3] Dersim´in yakın tarihi bu eksende gelişen devletin resmi siyasetine karşı direnişle geçmiştir. T.C. bu sürece yönelik tepkileri, direnişleri şiddetle bastırmış, 1937-38 yılında ise Dersim´i toptan ortadan kaldırma siyasetini pratiğe geçirmiştir. Aradan 60 yıl geçmesine rağmen, bunu tartışmak dahi yasaktır. Dersim kendine biçilen tunç elbisenin içinde ezilip-dönüştürülmek, bitirilmek istenmektedir. Türk milliyetçiliği bu amacına ulaşmak için, dışardan yürüttüğü saldırıyı, içerden destekleyecek işbirlikçi bir kesim yaratmak istedi. Bu kesimi kendine dayanak yaparak, askeri-siyasi egemenliğini ilerletmek istiyordu.[4] Askeri şiddetle birlikte denediği bu yol, daha başında esas olarak iflas etmiştir. 1938´den sonra Dersimlilerin önemli bir bölümü Batı´daki Türk nufüsu içine sürgün edilmiştir. Yaklaşık 10 yıllık sürgün döneminden sonra yeniden geriye dönüşün serbest bırakılması sonucu, sürgüne gidenlerin önemli bir bölümü tarihte eşine az rastlanır bir yurtseverlik örneği göstererek geriye dönmüşlerdir. Dönüş Dersim´de yaşamı yeniden canlandırmış, ama Türkçe´yi de Dersim´e taşımıştır. Sürgünde doğanlar ve çocukluğunu orada geçirenler, Türkçe´yi öğrenmiş ve onu Dersim´e birlikte getirmişlerdir. Aynı dönemde devlet zorla kız ve erkek çocukları toplayarak birer askeri kışla görünümünde olan Yatılı Bölge Okulları´na göndermiştir. Bu okullardan mezun olanlar öğretmen ve memur olarak Dersim´e geri gelmiş, yerli misyonerler olmuşlardır. Yeni misyonerlerin yerli olması ve çoğunun da rejime muhalefet eden sol guruplardan olması, Dersim kültürünün direncini kırmış, Türk kültürüne yumuşak geçişi hızlandırmıştır. Cumhuriyet´den sonra Zazaca ve Kürtçe´nin her alanda, basın-yayın, çarşı-pazarda yasaklanması da bu süreci hızlandırmış, dilimiz toplumsal yaşamın dışına itilmek istenmiştir. 1938´den günümüze gelindiğinde Dersimlilerin bir kesimi kendi tarihine, diline, dinine, genel olarak kültürüne yabancı hale gelmişlerdir. İlginç olan, bunun ilericilik, solculuk adına yapılmış olmasıdır. Bunun, yapanlar açısından bir paradoks olması işin bir yönüdür. Öteki yönü ise, bu sürece itiraz edenlerin ideolojik terörle susturulmalarıdır. Bu kesimle rejim arasında siyasal bir kapışma, uzlaşmazlık olmasına rağmen, sol eğilim siyasal alanda gösterdiği direnç ve mücadeleyi, kültürel alanda, ulusal gerçeklik boyutunda gösterememiştir. Kürt Ulusal Hareketi ise 1970´den sonra içine girdiği yükseliş döneminde Dersim´i genel Kürt kimliğinin içine çekmek istemiş, bu yönde ciddi çalışmalar yapmıştır. Dersimli Kürtlerin de bu çalışmaların içinde olması ve iki kesimin de rejim tarafından inkar edilmesi kısmi bir taraftar kitlesi yaratmıştır. Son yıllarda ise başka bir yanılsama yaratılmıştır. Dersimlilere Türk yada Kürt kimliğinden birisini seçme alternatifinin dışında yol bırakılmamıştır. Kendisine Kürt demeyen herkes Türk sayılmış, öyle propaganda edilmiş, yaratılan yanılsama ile Kürt kimliği kabul ettirilmek istenmiştir. Kürtlerin rejimin mağdurları olması, rejimin Kürtlere ve Dersimlilere birlikte saldırması da doğal bir yakınlık yaratmıştır. Bu yakınlığı fırsat bilen bazı Kürt Hareketleri, uluslaşma süreci adı altında Kürt kimliğini tek kimlik olarak Dersim´e dayatmıştır. Neticede daha çok gençlik içerisinde olmak üzere, kendini Kürt gören bir kesim oluşturulmuştur. Şu söylenebilir. Dersimli ve Dersim kimliği, Türk ve Kürt kimliği arasında sıkışıp kalmıştır. Şimdi tarih, dil, inanç ve kültürün öteki unsurlarından hareket ederek, Dersimlilerin kimliğini tanımlamaya çalışalım. Dersimli kavramı da tam net değil. Zira Dersim çok dilli, çok dinli bir coğrafyadır. Dersim´de Alevi Zazalar[5], Alevi ve Sunni Kürtler, Türkler ve Ermeniler birlikte yaşıyorlardı. Ermeni sürgün ve kırımında Ermeniler yok edildiler. Çok az sayıda Ermeni kaldı. Bunların da ulusal bir topluluk olarak varlıklarını devam ettiremediklerini görüyoruz. Türkler, Kürtler Dersimli diye alevi olup Zazaca konuşanları kastederler. Zaten Zazaca´ya yörede Dersimce de denilmektedir. Dersimli denildiğinde, Alevi inancı ve Zaza dili birlikte akla gelir. Kürt Aleviler de, Zazaca konuşanlara Dersimli demektedirler. Aynı şey Dersime komşu müslüman Türk ve Kürtler için de geçerlidir. Ben de Dersim kimliğini Alevi olup Zazaca konuşanlar açısından ele aldım. SÖZLÜ HAFIZADA TAŞINAN TARİH Dersim tarihi yazılı hale getirilemediği için, bugüne aktarılanlar esas olarak sözlü anlatım ve geleneğin içinde kalmıştır. Kürt, Türk ve öteki halkların yazılı basınında kısmi olarak Dersim´e değinilmiştir. Ancak bu yeterli değildir. Hatta ciddi yanlışlıkları içinde barındırmaktadır. Sözlü hafıza ise istenilen ölçüde derlenip düzenlenmemiştir. Daha çok 1938 sürecine ilişkin derlemeler yapılmaktadır. Dersimliler köken olarak Horasan´ı referans göstermektedir. Fakat bu söylence düzeyindedir. Horasan kökeni sözlü kültürde de derlenmemiştir. Yine de sözlü kültürü destekleyen bazı belgeler bulunmaktadır. Herşeyden önce Horasan´dan göç meselesi tarih ve kapsam bakımından karmaşıktır. Acaba, tüm göçler bir tarihte mi olmuştur? Göç ve köken meselesi, inanç anlamında bir yol bağlılığı mı ya da nüfus göçü mü? Tüm bunlar bölge tarihini de içine alan araştırmaları zorunlu kılıyor. Anadolu´daki yer isimleri, kültürel olgular ve dil kalıntıları aynı kökenli bir halkın öteden beri bu coğrafyada yaşadığı görüşünü güçlendiriyor. Göç de tek yönlü değil. Moğol´un önünden Anadolu´ya sürülenler, kaçanlar, daha önce İskender´in önünden İran yaylalarına sığınmış olabilirler. Kaldı ki İran kökenli kültür ve nufüsun Anadolu´daki serüveni ve zaman zaman sağladığı hakimiyet çok eskilere dayanıyor. Bugünkü veya 300-400 yıl önceki sınırlarla tarihi açıklamak mümkün değildir. Horasan denildiğinde de bugün anlaşılan ile geçmişte anlaşılan bir değil. Urfalı Mateos´un 952- 1136 dönemine ilişkin Vekayi- Nâmesi´ne yazdığı notda Fransız editör Edouard Dulaurer Horasan´ın o günkü sınırlarını bugünden tamamen farklı veriyor. Ermeni tarihçileri, Horasan adıyla yalnız bölgeyi değil, bütün İran´ı ve umumiyetle onun garbinde İran Selçuklularının imparatorluğunu teşkil eden Azerbeycanı, Ermenistanı ve hatta Mezopotamyayı kastetmişlerdir[6] Öyle görünüyorki Horasan sorunu oldukça karmaşık.[7] Dersimliler bugün yaşadıkları çevreye veya yakın coğrafyaya geçmişte Horasan demiş olabilirler. Ne varki Moğol Hulagü´nün önünden kaçan-sürülen halkların arasında Zazaların da sayılması bizi yine İran coğrafyasına götürüyor. Minorsky İslam Ansiklopedisi´ne yazdığı Şehrizur maddesinde Moğol Hülagü´nün önünden Kûsa Kürtleri denilen (-kendisi Zazaca´nın Kürtçe´nin lehçesi olmadığını aynı yazı içinde belirtiyor-) Zazaların Mısır ve Suriye´ye göçtüklerini, A. von Le Coq´un Şam´da 1901 yılında bunlardan birisiyle Zazaca konuştuğunu da yazıyor. Minorsky, Daylamastan´ı da bu coğrafya içinde sayıyor[8] Hülagü 1258 yılında Bagdat´ı işgal ediyor. Oysa bölgede ondan önce de Zaza nüfusü yaşıyor. Moğol işgalinden 300 yıl önce Mervanilerin Diyarbakır´ı ele geçirdikleri dönemde, Diyarbakır çevresinde Zazaca´nın geliştiği kaydediliyor.[9] Ki, Mervani Devletini kuran kabileler dışardan değil, bölgenin dağlık alanlarından inerek hakimiyeti ele alıyorlar. Bu bağlantı bugün İslamı benimseyen Zazalar ile Dersim Alevi Zazaları arasındaki tarihsel etnik köken ilişkisini güçlendiriyor. Şunu da dikkate almamız gerekiyor. Dersim´de Saro Khan (Eski Halk) diye yerleşik halktan bahsedilmektedir. Bu olgu göçten önce de Dersim´de Zazaca konuşan yerli nüfusun olduğu tezini güçlendiriyor. Benim için Batı Dersimliler(Şıx Hesenu) ile Doğu Dersimliler( Dêrsımu) arasındaki şive farkı da yerleşimde tarih farlılığına gerekçe gibi görünüyor. Dersim(Dêrsım)´in sınırları da tartışmalı. Onu bugünkü Tunceli Vilayeti´nin içine sıkıştırmak, ancak Tunceli Kanunu´nu yazanlar için geçerli olabilir. Bundan yüzsene önce dahi Dersim Sivas´ın bir bölümünü, Erzincan´ı, Varto-Xınıs´ı, Kığı ve Bingöl´ün bir kısmını[10], hatta Kürecik- Adıyaman´ın bir bölümünü kapsıyordu. Dersim´in siyasal ve kültürel etkisinin kırılmadığı yıllarda bu görüş resmi çevreler tarafından da dile getirilmiştir. 29 Haziran 1937 tarihli Cumhuriyet gazetesinde Y. Mazhar Aren´in söylediklerini aktarmamız yeterli olacaktır. Ben Dersim´i herkesin anladığı gibi anlamam, Benim nazarımda: Bir çekirdek Dersim, Bir et Dersim, Bir kabuk Dersim, Vardır ki, hücre böyle hayatlanmış, Dersimli böyle canlanmıştı. Halbuki herkes yalnız çekirdeğe Dersim diyor... Bununla beraber çekirdek kırılırsa et çürür, kabuk kurur... Ben Kuruçay´da, Kemah´ın bazı köylerinde, hatta Refahiye ve Zara´da, Akçadağ´da Dersim kabuğunu seçtim ve Kuzucan ve Tercan, Palu ve Çapakçur´da ve benzerlerinde Dersim´in etine değdim.[11] Cevdet Türkay´ın, Başbakanlık Arşivlerine (Belgelerine) Göre Osmanlı İmparatorluğunda Oymak ve Aşiretler incelemesi Dersimlilerin yaşadıkları yerleri çok geniş bir çoğrafyada gösteriyor. Dirsimli/lü: Erzincan, Erzurum, Kığı Sancakları, Kuruçay Kazası(Dersim- sancağı), Kemah kazası(Erzurum Sancağı), Çemişgezek sancağı, Arapkir sancağı, Malatya Sancağı, Antakya Kazâsı(Halep Sancağı), Kilis Sancağı. Suriye´nin Lazkiye Sancağı havalisine iskan olan Akbucak ve Bucak türkman Aşireti de bu aşiretin bir bölümüdür. Disimli/lü: Çarsancak kazası(Diyarbekir sancağı) Kığı sancağı, Çemişgezek (Diyarbakır Sancağı), Erzincan Kazası(Erzurum Sancağı), Kilis sancağı, Antakya Kazası(Halep Sancağı)[12] Belgeler aşiretin altın ve gümüş işleri ile uğraştığını da yazıyor. Yalnız defterlerdeki yazım hatasından olacak, Dirsimli ve Disimli iki ayrı aşiret olarak gösterilmiştir. Gerçekte ise sadece bir yazım farklılığıdır. Bizi ilgilendiren Dersimlilerin neredeyse Zaza coğrafyasının tüm yerleşim bölgelerine dağılmalarıdır. Bu bilgi Alevi Zazalar ile Müslüman Zazalar arasındaki tarihsel bağa katkı sunuyor.13 Yanısıra Dersim coğrafyasının Osmanlı ve müttefiki Kürt Beylikleri karşısındaki gerilemesine ve toprak kaybına da işaret oluyor. Osmanlı ve müttefiki Kürt Beylikleri karşısında Dersimlilerin İç Dersim´e yerleşmek zorunda kalmalarına en iyi örneklerden birisi, Batı Dersimlilerin (Şıx Hesenenlerin) Gerger-Adıyaman-Malatya´dan bugünkü topraklarına göç etmek zorunda kalmalarıdır. Osmanlı belgeleri de bu göçün 1704 yılında gerçekleştiğini doğruluyor.[14] Sözlü kültürde de göçe ilişkin anlatımlar canlılığını koruyor. Dersimlilerin kökeni sorunu tartışılırken Deylem-Dersim ilişkisini de unutmamak gerekiyor. Bu konuda fazla bir belge bulunmuyor. Dil, kültür açısından somut çalışmalar yapılmamıştır. Bir tez olarak tartışılmaktadır. Deylemi de geniş Horasan coğrafyasından ayrı düşünemeyiz.[15] Yaşayan bir halkın kimliğini tarihin karanlık labirentlerinde dolaşarak açıklamak mümkün görünmüyor. Bu doğru da değildir. Yaşayan her dil, inanç ve halk aynı zamanda yeni bir olgudur. Değişmiştir. İçine yeni unsurlar girmiştir. Eski orjinin ana hatları korunsa da dil, kültür ve nüfus yapısı yeni etkileşim ve katılımlarla kendini yenilemiştir. Tarihi bağlantıyı unutmadan, yaşayan olgular üzerinden değerlendirmelerde bulunmak daha doğrudur. Zira tarih, tüm bilimsellik iddialarına rağmen efsane ve masalla iç içedir. HER DİL BİR ULUSTUR Her dili bir ulusa eşitlemek pratikte doğru olmayabilir. Dini, siyasi ve kültürel bölünmeler aynı dili konuşan insanları farklı ulusal topluluklar haline getirebilir. Yine de dil bir halkın yaşayan ortak hafzasıdır. Dil iletişim aracı olarak ortak kimliğin, aidiyet duygusunun kendisi olmakla kalmaz, tarihten taşıyıp getirdiği efsane, masal, atasözü, deyim ve destanlarla bir halkın sürekliliğinin de garantisi olur. ´Dil´ dediğimiz iletişim aracı, toplumu bir arada tutan harç; kültürü taşıyan ortak bir hazine, toplumu yansıtan bir ayna; bireyler, gruplar ve kümeler arasındaki ilişkileri düzenleyen hakem, hakim veya hekim oluyor.[16] Dili yok edilen bir halkın tarihsel refaransı, düşünme tarzı, kültürü de yok edilmiş olur. Kimlik biz ve onlar ayrımına tekabül ediyorsa, çoğu kere bunu dil belirler. Böyle olduğu içindir ki işgalciler, asimilatörler dilin yasaklanıp yok edilmesine büyük önem verirler. Dersimliler konuştukları dile kendi dillerinde Kırmancki diyorlar. Bu terim daha çok İç Dersim´de kullanılıyor. İçerden çepere doğru ilerledikçe dile Dımılki deniliyor. Dersime komşu olan Kürtler de bu dili Dımıli veya Zazai olarak adlandırıyorlar. Dersimliler dışarda, yabancı olanlarla diyalogunda ise dillerine Zazaca yada Dersimce diyorlar. Yabancı araştırmacılar da bu dile Zazaca ya da Dımılice diyor. Zazaca geçen yüzyılın sonunda ve bu yüzyılın başında kısmi olarak yazılı hale getirildi. Zazaca´ya yönelik ilk ciddi ve ayrıntılı inceleme Oskar Mann ve Karl Hadank´ın incelemesidir.[17] Daha sonraları Terry Lynn Todd[18], C. M. Jacobson ve M. Sandanato[19], Almanya Göttingen Üniversitesi´nden Ludwig Paul[20] Zaza dili ve grameri üzerine ayrıntılı çalışmalar yaptılar. Buna son olarak Frankfurt Üniversitesi´nden Prof. Gippert´i de eklemek gerekiyor. Önceleri yabancıların ilgi alanıyla sınırlı kalan Zazaca, 1980´den sonra Avrupa´da Kırmanc- Zazaların kendileri tarafından edebiyat alanına taşındı. Zazaca edebiyat-kültür ve siyaset dergileri çıkartıldı. Gramer ve sözlük çalışmaları yapıldı. Dikkati çeken en önemli araştırmacılardan birisi Zılfi Selcan´dır. 1970´in ortalarından itibaren Zazaca müzik ve dil çalışmaları yapan Z. Selcan´ın yayınlanmış iki eseri bulunuyor. Z. Selcan´ın bu yıl yayınlanan Zaza Grameri önemli bir boşluğu dolduruyor.[21] Türkiye´de Cumhuriyet´le birlikte Zazaca´nın da içinde olduğu Türkçe dışındaki diller yasaklandı. Her tarafa ´Vatandaş Türkçe Konuş´ pankartları asılmıştı, bu kurala uymayanı para cezası, hapis, sürgün bekliyordu.[22] Merkezi eğitim ve askerlik aracılığıyla kerkese Türkçe dayatıldı. Türkçe dışındaki diller ticari sürecin, okul sisteminin, resmi sürecin dışına itildiler. Dersim´de ise daha özel uygulamalar yapıldı. Kırım ve sürgünden sonra yatılı Bölge Okulları ve giderek her köye yapılan okullarla asimilasyon hayli ilerledi. Zazaca da öteki diller gibi Türkçe´nin lehçesi ilan edildi. Ancak ´lehçe´nin yarı-resmi kurumlarda araştırılması dahi engellendi. Bir ara Halk Evleri´nde Zazaca araştırma yapmak istiyorlar. Resmi ideolog Hasan Reşit Tankut denetimden çıkarlar korkusuyla olacak bir genelgeyle bunu yasaklıyor.[23] İnkar teorisi tarihte eşine ender rastlanan bir yöntemle yapıldı. Türkçe´nin lehçesi sayılan Zazaca, Kürtçe konuşmak, yazmak yasaklandı. Böylece T.C ´kendi lehçesini´(!) yasaklayan ilk devlet ünvanını da kazanmış oldu. Şimdi lehçe teorisi iflas etmiştir. Resmi ideologlar dahi yüksek sesle savunamıyorlar. Lehçe teorisi kapıdan kovulmadan pencereden benzeri içeri girdi. Kürt siyasi akımlarının hemen tamamı Zazaca´yı Kürtçe´nin lehçesi ilan ettiler. Onlar da bazı kelime yakınlıklarını gerekçe gösterek, Zazaca´yı Kürtçe´nin içinde asimile etmek istiyorlar. Lehçe teorisi öylesine katı bir politikayla yürütülüyor ki, bu konuda tartışmak dahi engellenmek isteniliyor. Gerçekte sorun oldukça basitdir. Kürtçe konuşanlarla, Zazaca konuşanlar birbirini anlamamaktadır. Bu durum bazı çok bilir cahillerin dediği gibi Kürtlerin farklı ülkeler arasında bölünmesinin sonucu da değildir. Kürtler 1514´de İran ve Osmanlı arasında[24], Lozan anlaşmasıyla da Türkiye, Irak, İran ve Suriye arasında dört parçaya bölündüler. Ancak Kürtler ve Zazalar en azından iki bin yıldır yan yana yaşıyor. Yüzyıllardır aynı köyde yaşamını sürdürenler de var. Birbirlerinin dilini anlamıyorlar. Kürtçe ve Zazaca´nın birbirine nispi olarak yakın olduğu doğrudur. Ama bu tüm İrani diller ve hatta Hint-Avrupa dil gurubu için geçerlidir. Yakınlık lehçe (- burda diyalekt kastediliyor-) teorisine kanıt olsaydı, Farsça, Paştunca, Osetçe, Kürtçe, Zazaca bir dil olarak değerlendirilebilinirdi. Kaldı ki Kürtçe´nin Zazaca´ya yakınlığı, Farsça´ya yakınlığından daha az değildir. Elbetde şenlik olsun, dostlar alış verişde görsün diye lehçe teorisi uydurulmadı. Amaç, Kırdaşki merkezli tek dil yaratmaktır. Bu yönde çok sayıda yazılı belge var. Hatta bazı Kürt Partileri bunu Parti proğramına da geçirmiştir. Sürgünde Kürt Parlementosu da Kürtçe´yi (-Kurmancça´yı) Zazaca karşısında resmi dil ilan etmiştir[25]. Biz yine gerçeğe, halkın kendi belleğine dönelim. Dersimliler Kürtlere iki şekilde hitap ediyorlar. Alevi Kürtler için Kırdas, Hanifi-Şafii Kürtler için Khurr terimi kullanılıyor. Kürtçe´ye ise Kırdaşki yada Here-Were deniliyor. Khurr kavramı da küfür, aşağılamak anlamında kullanılmıyor. Türkçe´de kullanılan Kıro kelimesinin, Khurr kelimesi ile bir ilgisi yok. Kürtler büyük çoğunlukla kendi dillerinde kendilerini Khurrmanc olarak adlandırıyorlar. Büyük bir ihtimalle Khurr terimi, Khurrmanc´ın kısaltılmış hali olabilir. Bu terimle aşağılama ve hor görme gündeme gelmiyor. Fakat, bir güvensizliğin olduğu doğrudur. Bunun eski nedenleri bir yana, öncelikle Kürt Beylikleri ve Osmanlı arasında kurulan ittifak ile Hamidiye Alaylarını anmak yeterlidir. Lehçe teorilerinin etkisinde kalanlar kendi dillerine önemli ölçüde yabancılaştılar. Lehçe teorisi ne Türk halkının ve ne de Kürt halkının belleğinde bulunmuyor. Zaza ve Kürt halkı birbirlerinin dilini, aynı dil ya da bir dilin lehçesi olarak görmüyor. Bu teori milliyetçi aydınların kendi uydurmalarıdır. Siyasal olarak gericidir. Toplumsal alanda halkları birbirine yabancılaştırmaktadır. Gereksiz tartışmalardan, yeni güvensizliklerden kurtulmanın en kısa ve doğru yolu, bütün dillere eşitliği savunmaktır. Alevi olsun Şafi ya da Hanifi olsun Zazaca konuşan bütün kesimler birbirlerini anlamaktadırlar. Bu dilin uzun yıllardır baskı altında olduğunu, yazılı alanda serbestçe gelişmediğini de unutmamamız gerekiyor. Zazaca konuşan kesimler bir dille anlaşmalarına rağmen, kendi aralarında tek-bölünmez bir kimlik oluşmamıştır. Bunun nedenlerini tartışdığımızda, önce karşımıza din ayrılığı çıkar. Din ayrılığı siyasal süreçleri belirlemiş, kültürü etkilemiştir. Bu, Dersim kimliğinin üçüncü boyutudur. DERSİM İNANCI Din ve ulusal kimlik ilişkisi de çok karmaşıktır. Kimi halklarda farklı dini inanışlar tek ulusal kimliğin önünde ciddi bir engel teşkil etmezler. Bazılarında ise din öteki etmenleri etkileyip, ulusal kimliğin oluşmasında öne geçer. Dersim inancını tek başına din olarak tarif etmek de mümkün görünmüyor. Bunun için biz buna Dersim İnancı diyoruz. Ki, bu Zazaca´da İtiqatê Ma (-İnancımız-) ya da İtiqatê Kırmanciye (-Kırmanciye İnancı-) diye dile getirilir. Yabancı araştırmacılar Dersim İnancı´nı genel olarak Aleviliğin içinde değerlendirmişlerdir. Yine de büyük çoğunluğu Dersim Kızılbaşlığı diye bir ayrıma gitmişlerdir. Dersim İnancı´nı genel olarak Alevilik içinde değerlendirmek doğru olmakla birlikte, yeterli değildir. Bu genel ilişki Osmanlı şeriatına karşı siyasal bir ittifak olarak anlaşılabilinir. Dersim İnancı´nın en önemli ayırıcı özelliği ibadet dilinin Zazaca olması, inancın tarihsel ve etnik olarak yerli olmasıdır. Ki, kutsal yerlerin, dini efsanelerin tamamına yakını Dersim tarihi ile ilgilidir. Dersim´de inanç sonunda kişiyi insana ve doğaya bağlar. İnanç tarımdan, hayvancılıktan, sosyal yaşamdan ayrılmamış, onun bir parçası, tamamlayıcısı durumundadır. Bu anlamda Dersim İnancı milli özellik gösterir.[26] Osmanlılar döneminde tek tanrılı dinler(Müslümanlık, Hrıstiyanlık ve Musevilk) dışındaki inançlar gayri meşru görülüyordu. Bu durum tek tanrılı dinlerin dışındaki inançlara yaşam hakkı tanımamıştır. Aleviler başta olmak üzere tüm öteki inançlar ya takkiye yoluna ya da sürekli direnişlere mecbur bırakılmışlardır. Dersimliler hem direnmiş ve hem de takkiye yapmak zorunda kalmışlardır. İslami motiflerin Dersim İnancı içine girmesi, bir yönüyle böyle olmuştur. Öte yandan İslam içi çatışmalar ve islami muhalefetin öteki dinlere hoşgörülü davranması sonucu belli bir sentez de oluşmuştur. Yine de Dersim İnancı´nda İslami motifler sorunun sadece bir yönüdür. İnancın ana yönü İslam dışıdır. Dersim İnancı´nı Kerbela ve Ehl-i Beyt sevgisine indirgemek, O´nu islami açıdan asimile etmektir. Öyle olsaydı, İslam şeriatının en koyu temsilcisi haline gelmiş Şiiliği de Alevilik olarak değerlendirmemiz gerekirdi. Konuyla ilgili Munzur Comerd´in halk anlatımlarına dayanarak yaptığı kapsamlı araştırmalar gerçeği önemli ölçüde açığa çıkarmıştır.[27] Dersim´in Osmanlı şeriatına karşı direnişin kalesi olması, bir yönüyle O´nu tüm Alevilerin kıblesi haline getirmiş, öte yanıyla da Alevilik kimliğin önde gelen özelliklerinden birisi haline gelmiştir. 1514´den itibaren Türk ve Kürt egemenlerinin islami temelde kurdukları birlik, Zazaların da bu birliğin bileşeni haline gelmesi, tersinden Dersimlilerin Alevilik temelinde Kürt, Türk Alevileri ile aradığı ittifak, kimliğin oluşmasına katkıda bulunmuştur. Dersimliler biz ve onlar ayrımını yaptıklarında genellikle Alevilik ve Müslümanlık ayrımı yaparlar. Türk ve Müslüman çoğu kere aynı anlamda kullanılır. Bu durum Cumhuriyet döneminde de değişmemiştir. Modern Türk kimliğinin bileşenlerinden birisi İslamiyetdir. Bu sonraları geliştirilip Türk-İslam sentezi diye formüle edildi. Laiklik, devlet müslümanlığı anlamına gelir. Sunni İslam ayrıcalıklıdır. Buna devlet dini de diyebiliriz. Alevilik ise sürekli asimile edilmek istenmiştir. 12 Eylül Cuntası döneminde Vali Kenan Güven´in köylere Cami yaptırma girişimleri biliniyor. Ancak bunun tarihi eskilere gider. Osmanlılar Tanzimat´dan itibaren Dersim´de denetim kurmak istediklerinde, Aleviliğin yerine Müslümanlığı geçirmek istemişlerdir.[28] Şunu söyleyebiliriz. Aleviliğin yasaklanıp asimile edilmek istenmesi, inançtaki ulusal temel, kimliğin oluşmasında ve toplumsal süreklilikte temel bir yer edinmesine yol açmıştır. Dersimlilere biz dedirten, dil, toprak, tarih olgusunu unutmadan inançtır. Ki, Dersim İnancı dilin, tarihin, toprağın ayrılmaz parçasıdır. Düzgün Baba, Sultan Baba, Çewres Asparê, Munzur Baba, Jêle, Khures, Gaxant, Xızır, Hawtemal, Güneş ve Ay´ın kutsallığı ve benzerleri toplumu bir arada tutan en güçlü bağdır. Bunlardan hangisini yok edip toplumun bağrından çıkarıp atsanız, biz ortaklığının da bir parçasını kopardığınız anlamına gelir. İnanç, bu yönüyle dışarıya karşı doğal sınırdır. Önce rejimin ideolojik-siyasi saldırısı, sonra ona sol cepheden verilen destek, biz ortaklığından önemli parçalar koparmıştır. KİMLİĞİN İKİ YÖNÜ: DİL VE İNANÇ Kısaca anlatılan süreç de gösteriyor. Dersim kimliğinin iki yönü öne çıkıyor. Dil ve inanç. Bunlardan birisini tek başına belirleyici olarak göstermek, toplumsal yaşamın bir bölümünü görmezlikten gelmektir. Zazaca da, Alevilik de yasaklanıp engellenmiştir. Yukarda belirtildiği gibi, bu iki yön; dil ve inanç birbirinden tamamen ayrı da değildir. Bir anlamda birbirini tamamlamaktadır. Öte yandan iki özelik Dersimlileri öteki toplumlara bağlayan yolun da başlangıcıdırlar. Dil, Zazaca konuşan Müslüman Zazalara, İnanç; Alevi Kürtlere ve Türklere bağlanmaktadır. İnanç boyutunda da dikkate değer gelişmeler var. Türk Alevileri geçmişten beri Türk kimliklerini inkar etmiyorlardı. Hatta, Zazaca ve Kürtçe konuşan Aleviler üzerindeki baskıyı görmezlikten geliyor, bunu dile getirenleri bölücü olarak değerlendiriyorlardı. Şimdi, Türk kimliğinin kemalist versiyonuna daha çok vurgu yapıyorlar. Kürt Alevileri de, Kürt ulusal kimliği ile birleşme sürecine girmişlerdir. Zazaca konuşan Aleviler ulusal kimliklerine kayıtsız kalamazlar. Henüz zayıf olmasına rağmen, kayıtsız kalınmadığına yönelik davranışlar oluşuyor. Sürecin tümünü dikkate alan Dersim aydınlarının önemli bir bölümü, kimliği Kırmanc-Zaza halkı[29] şeklinde ifade etmektedir. Kırmanc-Zaza tanımı, inanç ve ondan ayrılamıyacak kültürel boyuttaki farklılığı, aynı şekilde kültürün ortak yönlerini, dil birliğini, etnik sürekliliği birlikte ifade ediyor. Kimliğin oluşmasında öne çıkan etmenlerden birisi de her zaman toprak olmuştur.[30] Dersim halk kültüründe ülke bilinci güçlüdür. Dersimliler yaşadıkları coğrafyaya, ülkeye Kırmanciye, Welatê Kırmanciye diyorlar. 1994 köy boşaltmalarından sonra onbinlerce insanın zorunlu sürgüne gönderilmesi, Kırmanciye´nin insansızlaştırılması, Kırmanciye´ye dönüş ve toprak sorununu kimliğin önemli bileşkelerinden biri haline getirmiştir. Dersim ve kimlik sorununu tartışıdığımızda, Dersim´in siyasal tarihi ve kültürünü de mutlaka dikkate almak gerekiyor. Alevilik, tarih ve dil bağlamında buna kısmen değinildi. Gerçekte ise daha geniş bir incelemeye ihtiyaç var. Anadolu bir mozaik olarak adlandırılıyor. Ancak bu mozaiğin Türk rengi dışındaki renkleri koyu bir karanlığa gömülmek istendi. Bu istem bitmiş de değildir. Son yıllarda mozaiğin Kürt rengi, üstündeki karanlığı biraz yırtdı. Alevi inancı da karanlığı yarıp, ışığı yakınlaştırdı. Dersimliler ya da genel olarak Kırmanc-Zazalar henüz bir iki adım atabildiler. Bu dahi mozaiğin güzelliğini göstermeye yeterli oldu. Tüm karanlık yırtılsa, ışık halelerinden eşsiz bir çiçek açacaktır. Sonuç yerine şunu söyleyebilirim. Toplumlara tek tip elbise misali, kimlikler biçilemez. Ağaç budar gibi bir toplumu oluşturan öğeler kesilip atılamazlar. Bunun denendiği her yer savaşlar ve kırımlara sahne oluyor. Böyle toplumlar birliğini de koruyamazlar. Tersine, özgürlük ve eşitlik birlikte yaşamanın da, barışın da ön koşuludur. ------------------------------------------------------------------------ [1]Seyfi Cengiz, Dersim ve Dersimli, sf. 30-33, Desmala Sure yayınları-1995 [2] Mustafa Düzgün, Kürdistan Tarihinde Dersim Adlı Eserde Geçen Bazı Olaylar Üzerine, Berhem, sy. 5, sf. 16-28, Ankara-1993. Mustafa Düzgün bu eleştirilerini daha sonra da devam ettirdi. Kendisiyle 1995´de yaptığım bir ropörtajda görüşlerini daha da netleştirdi. Sait Çiya, Dersim Yazıları, sf. 184-190, Tij Yayınları 1998- İstanbul [3] DERSİM, T.C. Dahiliye Vekêleti JANDARMA UMUM KUMANDANLIĞI Yayını, sf. 218-219. Rapor´da Zazaca da Kürtçe içinde değerlendirilmiştir. Ordu bu çalışmayı muhtemelen 1932 yılında gizli yapmış ve kayıt altında 100 tane basmıştır. Rejimin Dersim´e yönelik en etraflı raporu olan çalışma, 1937-38 kırım ve sürgünün anlaşılması için de önemli bir belgedir. 1970´den sonra Dersim kökenli sol akımlar sömürge tartışmaları yaparlarken, resmi ağızlardan yapılmış böylesi itirafları yok saymışlardı. [4] TC. Bakanlar Kurulu 4 Mayıs 1937 tarihli, Tunceli tenkil harekâtına dair Gayet Gizli ibareli kararında bu siyasetini şöyle ifade ediyordu. Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lâzımdır. Genel Kurmay Belgelerinde Kürt İsyanları-2, sf. 317 [5] Alevi Zaza tanımlaması da yabancıların yaptığı ve Dersimlilerin kendi aralarında kullanmadığı bir terimdir. Zazaca konuşan bazı Aleviler kendilerini böyle adlandırmakla birlikte, büyük çoğunluk kendisini bu şekilde isimlendirmemektedir. Ben Alevi Zaza tanımını, Zazaca konuşan Aleviler anlamında kullandım. [6] Urfalı Mateos Vekayi-N âmesi(952-1136) Ve Papaz Grigor´un Zeyli (1136- 1162), sf. 80, 195 nolu dipnot, Türk Tarih Kurumu Basımevi-1987 [7] Martin van Bruinessen´in yazdığına göre, ters yönden, Dersim´den de Horasan´a nüfus göçü oluyor. Şah Abbas 1600´de Özbek ve Türkmen akınlarına karşı savunma gücü olarak bazı aşiretleri Çemişgezek´ten Horasan´a yerleştiriyor. M. v. Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, sf. 213, Özge yayınları [8] V. Minorsky, İslam Ansiklopedisi, Cilt.11, Şehrizûr Maddesi, sf. 397 [9]Mukrimin H. Yınanç, İslam Ansiklopedisi, Cilt. 3, Diyarbakır Maddesi, sf. 611 [10] E. Dulaurier Genc´i de Dersim´de bir bölge olarak görmektedir. Urfalı Mateos Vekayi-Namesi, sf. 11, 30. nolu dipnot [11] Bu yazı yurtdışında çıkan Raştiye´nin 9. sayısında (1995) yeniden yayınlandı. [12] Aktaran Dr. Mahmut Rişvanoğlu, Saklanan Gerçek, Kurmançlar ve Zazaların Kimliği -2-, sf. 892, Tanmak-Ankara, Bu kitap Türk resmi ideolojisinin propagandasını tekrarlıyor. Cevdet Türkay´ın özgün çalışmasını inceliyemedim. Bizi Osmanlı belgelerinde Dersim aşiretlerinin yaşadığı yerler iligilendiriyor. [13] Zazaların arasında islamiyetin güçlenmesinin de daha çok 1514´den sonra gerçekleştiğini düşünüyorum. 1613 yılında Palu´yu ziyaret eden Polanyalı Simeon, Şehirde ermenilere âid sekiz adet kârgir güzel kilise, kürdlere âid de damı otla örtülü ve çit duvarlı çok adi bir mescid vardı demektedir. Hrand D. Andreasyan, Polonyalı Simeon´nun SEYAHATNÂMESİ (1608-1619), sf. 92, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınları No. 1073, 1964. Müslümanlığın etkisinin o tarihlerde dahi çok sınırlı olduğu görülüyor. [14] Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, XVIII. Yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu´nun İskân Siyaseti ve Aşiretlerin Yerleştirilmesi, sf. 49-50, Türk Tarih Kurumu Basımevi-1991 [15] Deylem bağlantısı için bakınız, Seyfi Cengiz, Dış Kaynaklarda KIRMANCLAR- KIZILBAŞLAR VE ZAZALAR , Desmala Sure Yayınları-1995, Ahmet Ateş, İslam Ansiklopedisi, Cilt. 3, Deylem maddesi, sf. 567-573 [16] Bozkurt Güvenç, Kültürün ABC´si, sf.47, Yapı Kredi Yayınları-1997 [17] Oscar Mann- Karl Hadank, Mundarten Der Zaza, Berlin-1932, Prusya Bilimler Akademisi [18] Terry Lynn Todd, A Grammer of Dimili ( Also Known as Zaza), An Arbor, Michingen, U.S.A-1986 [19] C. M. Jacobson, Rastnustena Zonê Ma (Handbuch für Die Rechtschreibung der Zaza Sprache) Bonn-1993 ve ZAZACA Okuma-Yazma El Kitabı, Bonn-1997 kitapları ortak alfabe ve yazım kuralları bakımından Kırmanc-Zaza çevrelerinde en geniş kabul gören çalışmalardır. Ki bu çalışmalar Zazaca konuşan ve okuyup-yazan çevrelerle birlikte hazırlanmıştır. [20] Ludwig Paul, Zazaki(Gramatik und Versuch einer Dialektologie), Wiesbaden 1998 [21] Zılfi Selcan, Zaza Milli Meselesi Hakkında (dili, tarihi, siyasi, dini ve kültürel yönleriyle), Zaza Kültürü Yayınları, Ankara-1994, Zılfi Selcan, Grammatik der Zaza-Sprache Nord-Dialekt(Dersim Dialekt), Berlin-1998. [22] Bazı durumlarda bunun tersi de doğrudur. Diyarbakır Halkevi´nin... köycülük kolu çeşitli kurslar açardı. Bir köy örnek olarak, üs olarak seçilirdi. Orada mesela Türkçe konuşma müsabakaları açıyor. Vatandaşa Türkçe öğretiyor, Türkçe bilmeyenlere. Onlara hediye olarak mesela bir öküz veriyor.... Şevket Beysanoğlu, Anılarımda Diyarbakır Halkevi, Kebikeç, Sayı. 3, sf. 163, 1996 [23] Türk Dil Kurumu´nun Lengüistik-Etimoloji Kolbaşı´sı Hasan Reşit Tankut´un Varto Halkevi´nin yaptığı dil çalışması nedeniyle 9.6.1939´da yaptığı genelge niteliğindeki açıklaması buna iyi bir örnektir. Uzak ve küçük Halkevlerinin Kürt ve Zaza dilleri üzerinde çalışma sahası açmalarını faydasız ve politika bakımından zararlı görürüm. Onların mesaisini faydalı kılmak için usul ve vasıta hazırlamak daha uzun zamana bağlı oldugundan, bu dil araştırma işini bırakmalarını münasip şekilde kendilerine anlatılması iyi olacağı kanaatini arzeder, saygılar sunarım. Belgenin tam ve orijinal halini kişisel arşivinden Ömer Türkoğlu Kebikeçte yayınladı. Kebikeç(İnsan bilimleri için kaynak araştırmaları dergisi), sy. 3, sf. 105- 106, Ankara-1996 [24] 1514 Çaldıran savaşı ile başlayan süreç 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşmasıyla resmiyet kazanmıştır. [25] Günay Aslan, Sözde Devlet, Özgür Politika, 17 Nisan 1995 [26] Alevi Zaza dini milliyet ifade eder, diyen Hasan Reşit Tankut bir şekilde bu gerçekliğe işaret etmiştir. M. Bayrak, Kürdoloji Belgeleri, sf. 442, Öz- Ge Yayınları-1994 [27] Munzur Comerd araştırmalarını Berhem, Pir, Ware ve Tija Sodıri´nin çeşitli sayılarında Türkçe çevirisiyle birlikte Zazaca olarak yayınladı. M. Comerd, Dersim İnancı´na yönelik araştırmalarını kısa sürede kitaplaştırıp yayınlayacak. [28] Osmanlı Sadrazamlığı Anadolu Umum Müfettişi Müşür Şakir Paşa´dan Dersim´de şiddet ya da idare siyasetinden hangisi izlenmelidir diye görüşünü soruyor. Müşür Şakir Paşa 11 Ağustos 1899 tarihli cevabında, öteki önlemlerin yanında Dersim´de Nakşibendi tekkelerinin açılmasını da önermiştir. DERSİM, Jandarma Umum Kumandanlığı Yayını, sf. 136 [29] Dersimliler kendilerine Kırmanc, dillerine Kırmancki, üstünde yaşadıkları toprağa, coğrafyaya da Kırmanciye diyorlar. Ancak, bu adlandırma daha çok İç Dersim´de geçerlidir. İç Dersim´de de kendini Kırmanc olarak adlandırmayanlar vardır. Öncelikle Khuresu aşireti Pir ve Rayber olmayan, Ocak kökenine dayanmayan aşiretleri Kırmanc görmekte, kendilerini ise kutsal tabaka, dini soylular olarak görmektedirler. Kırmanclık burda yönetici olmayan halka verilen isimdir. Ayrım ağa-köylü ayrımına uymaz. Ağa olsun, yoksul yada zengin olsun, tüm kutsallık dışı aşiretler Kırmanc olarak adlandırılmaktadır. Ancak, Khuresu aşireti de konuştuği dile Kırmancki, yaşadığı coğrafyaya Kırmanciye demektedir. Yine Varto-Xınıs´ta Zazaca konuşan Aleviler kendilerine Kırmanc demiyorlar. Onlar için Kırmanc ismi Khurmanc kelimesine yakınlığıyla Kürtleri çağrıştırıyor. Kendilerine sadece ´Ma` ya da ´Elewi´ diyorlar. Sivas´da Zazaca konuşan Lolan, Çarekan ve Ginan Zazaları da kendilerine Kırmanc demiyorlar. Kendilerini Elewi, Dımıli veya Alevi Zaza olarak adlandırıyorlar. Zazaca konuşan Alevi, Şafi ve Hanefi kesimlerin kendilerini nasıl tanımladıkları konusunda tüm bölgeleri kapsayan ayrıntılı bir çalışma yapılmamıştır. Aslında bütün halklar da istisnasız herkesin üstünde birleştiği tek bir kimlik yoktur. Kimlik ortalama birliğe tekabül eder. Bu bakımdan genel olarak Kırmanc-Zaza terimi, aleviliği, tarihi, dini, dili ve toprağı birleştiriyor. [30] Kemalist dönemin önde gelen ideologlarından Hasan Reşit Tankut, Zazalar Hakkında Sosyolojik Tetkikler isimli çalışmasında, alevilik ve yurtseverlik arasındaki ilişkiye değinmiştir. H.Reşit Tankut Zazaları Türkleştirmenin yolunu aramaktadır. Çalışmasını eleştirel olarak ele almak gerekiyor. Alevilik, yurt ve yurtseverlik arasında kurduğu bağlantı gerçeğe yakındır. Yurt Severlik Dersimliler tıpkı Şamanlılar gibi din köküne dayanır. Bir vatana severlik sahibidirler... O zalim Dersim´in kısır toprakları uğrunda çok şeye katlanırlar. Ölürler, öldürürler, fakat Dersim´i bırakmazlar dedikten sonra daha ilerde ise Dersim yurtseverliğinin sınırlarını kendince çizer. Dersim´de dini bir vatanseverlik hüküm sürdüğünü yukarıda okumuş öğrenmiştik. Vatanseverliğin hududu bütün Aleviliği kucaklamak ve sarmak ister, fakat ancak ve yalınız Sivas içlerinde kabul ve hürmet görebiliyor. Başka yerlerde Dersim´in Alevi milliyeti his ve hareket uyandırmaz. Mehmet Bayrak, Kürdoloji Belgeleri, sf. 442-446 info@dersim.biz

ASIMILASYON POLITIKASI MISYONER SIDIKA AVAR 

Kaynak:Belge ve taniklariyle Dersim Direnisleri Sayfa:442-51 M.Kalman T.C. Dersim direnişi sırasında Kürdistan'ın birçok yerinde terörünü hızlandırmışti;Birçok bölgede katliamlar yapmıştı.Bu arada önee-ki yıllarda denetimi altındaki bölgelerde Türkleştirmeye hız vermişti.Yaygın bir şekilde okullar açarak kendi kültürünü yerleştirmeye çalışır. Her öğretmen bir yerde misyonerdi.O yılların tipik ruh halini yansıtması ve uygulamada en iyi Türk misyoneri görevini yerine getiren bir kadın misyonerin yaptıkları bizlere çok şeyleri açıklıyor. Kürdistan'da o yıllarda en etkin asimilasyoncu Sıdıka Avar'dı. Dçr-simli genç kızların Türkleştirilmesinde çok önemli rol oynamıştır. Sıdıka Avar bir öğretmen, fakat aynı zamanda Avrupa ve Amerika sömürgecilerinde görüldüğü gibi O'da Türklerin misyoneriydi. Okulunu bitirdikten sonra Bolu'ya atanır. Daha sonra Elazığ Kız Meslek Okulu'na tayin edilir. Sıdıka Avar, diğer öğretmenler gibi değildir. Deyim yerindeyse her işe burnunu sokar, müdür, öğretmen ve hademelerden tepki alırsa da öğrencilerden sevgi görür. Sıdıka Avar, Elazığ'a geliş nedenini kendisi şöyle açıklıyor: "Ama buraya rıiçin geldiğimi ben biliyordum. Genel Müdür Nurettin Böyman; - Şimdi Türk misyoneri olarak yatılıları özümseyeceksin, Atatürk'ün isteği bu.. Bunu herhangi bir kimseye hissettirmek halkı gücendirir. Ona göre tedbirli olun, demişti. Zaten Gazi Egitim'de bu iş için ökumamış-mıydım?"(S.Avar, Dağ Çiçeklerim S.45 Öğretmen Yayınları Istanbül-1986) "Atatürk, bu dağ köylerinde bütün yoksunlukların Türkçe bilmemekten ileri geldiğini söylemiş, bunu isyan sebeplerinden biri olarak görmüştü. Onun için Türkçe'nin bu köylere 'ana' ile sokulmasını arzu etmişti. Bu en köklü öğretimdi. Tarihte örneği vardı. Rumeli vilayetlerinden ilk kız sultanisinin açıldığı bir ilden pek çok siyaset adamı yetişmişti. Buraya da Türkçeyi ana ilç sokmalıyız" diyorlardı. Türkiye Kürdistanı'nın eski süper valisi H.Kozakçıoğlu'da Hürriyet ve Milliyet Gazetelerinde çıkan 17 Haziran 1990 tarihli demecinde özetle "her şeyin anneye bağlı olduğunu, annelerin Türklüğe kazandırılmalan sonucu çocukların da değişeceğini" yani Kürtçeyi ve Kürtlüğü unutacaklarını söyler.Türk Devleti'nin 'ana'ya verdiği önem bu anlamıyla anlaşılır. Sömürgeciler hala aynı politikaya, geçirliliğini koruduğu için başvurmaktadırlar. Sıdıka Avar, cesaretli, maceracı, ne yaptığını bilen bir kişidir. Genel olarak siyasi tartışmaların dışında kalıp devlet politikasını "memur aşkıyla", "vatan, millet, sakarya" adına yapmaya çalışır. Henüz Elazığ'da müdüre olmadığı dönemde öğrencilerine kendisini sevdirmek için çabalar harcar. Ayaklanma döneminin çocukları sevgiye, ilgiye muhtaçtır. Bunu iyi bildiğinden onların "ana"sı olmak ister. Başarırda. Ama hain bir "ana"dır. Amacı çocukları Türklüğe kazandırmaktır. Kötü bir görev. Arap veya Farslar Türkleri aynı şekilde eritmeye çalışsalardı acaba ne diyecekti? Dersim katliamlarında çok önemli rol oynayan General Abdullah Alpdoğan, Enstitünün açılmasında bakanlığı zorlayan, açılınca da kurumu canı gönülden destekleyendi. General, Elazığ, Dersim, Bingöl bölgesinin sorumlusuydu. Çok geniş yetkilere sahipti, Bir tür Millet Mecli-si'nin bakanlara verdiği yetkiler kendisine tanınmıştı. Bölgede idam etme ve idamlıkları affetme yetkisi elindeydi. 4.Umum Müfettiş Alpdoğan, ayda birkaç kez enstitüye uğrayarak gelişmeleri izler. (Age. S.31-32) Öğrenciler, General Alpdoğan derslere girdiğinde asker selamıyla karşılar. Sıdıka Avar, okuldaki bazı kötü uygulamaların kızları okuldan uzaklaştıracağını, aynı zamanda çevreyi kötü bir propoganda ile etkileyeceğinden hareketle öğrencilere karşı yapılan haksızlığa karşı çıkar. Ama gerçekte en büyük kötülük öğrencilerin kendi gerçekliklerinden uzaklaştırılmalarıdır. Sıdıka Avar, öğrencilerin hademelerin işlerine yardım ettirilmelerini istemez. Tüm öğretmenler durumdan hoşnutken yalnızca Sıdıka Avar karşı çıkar. O, sorunun bilincindedir ve bölgede neden bulunduğunu da bilmektedir. Bu açıdan farklı davranmak zorundadır. Birkaç öğretmenin tepkisini de alsa çocukların ve onların ailelerinin sempatisini kazanır. Öğretmenlerin olur-olmaz öğrencilere ceza vermesine de karşı çıkar. Amacı bellidir. "Düşünüyordum, bu düşmanca cezalar arasında, bu küçümseme havasında Türklüğe nasıl ısınacaklardı bu yavrucaklar? Çünkü Enstitü sınıflarına verilen cezaları da görüyorlardı. Tabii ki karşılaştıracaklardı." Tüm korkusu çevrede olumsuz bir etki yaratmayıp çekim merkezi olmaktır. Okula bazen zorla da öğrenci getirilir. S.Avar, bu tür uygulamanın karşısındadır. O, düğün gecesi jandarmalar tarafından okula 20 yaşlarında bir kızın dahi getirildiğini sitemkar bir tarzda yazar. Dersim'den okula zaman zaman kızlar zorla getirildiğinde onların içler acısı durumunu şöyle anlatır: "Ağustos sonu, Müdür hanım yıllık iznini bekliyordu. Eylül başında Müfettişlikten telefon ettiler. Kurşuna dizilenlerin, yasak bölge dağlarına kaçan çocuklarından sekizi yakalanmış, yaşları küçük olanlar Çocuk Esirgeme Kurumuna verilmiş, ikisinin yaşlan büyükmüş, şimdi bize gönderiliyorlarmış. Bakımları okulca idare edilecekmiş. Anbar açılana kadar iaşeleri için Müfettişlik 10 lira gönderiyormuş. Bu kızlar 'şerefsiz asiler'in çocukları olduğu için okutulmayacaklar, okul işlerinde kullanı-lacaklarmış. İki kız geldi. Biri iri yarı, ismi Geyik, ne hain bakışlı... Saçları karmakarışık. 7 ay dağda, tarağı nerde bulacaklar ki. Sırtında etekleri dizlerine, kollan pa-zularına kadar parçalanmış, deseni belirsiz bir basma elbisenin sırtı çü-rüyüp parçalanmış, sağ küreğe yapışık, göğüs kısmının yırtmaçları göbeklerine kadar yırtılmış. Bellerinde birer urgan bağlı. Küçükte aynı. Yalnız elbisenin sırtı sağlam. Yüzlerindeki deri insan derisine benziyor, diğer yerlerindeki deriler sanki kahverengileşmiş birer ağaç kabuğu. Tırnaklar kırık, ağız kenarları yara. Küçük o kadar zayıf ki, iskeletine yapışık kabuk gibi bir deri. Yüzü ihtiyarlar gibi buruşuk 14 yaşında varmıydı acaba?" S.Avar, Dersim'den zorla getirilen kızların evlere hizmetçi olarakta yollandığını, hatta kendi müdürünün dahi bir kızı hizmetçi olarak yanına almak istediğini yazar.(Age. S.90) S.Avar, ayrıca doğrudan köylere gidip eskiden asker toplanır gibi kız çocuklarını toplayıp Elazığ'a getirmek ister. "Yeni Milli Eğitim Müdürü, daha muavin iken köylerden öğrenci toplamaya çıkmamı uygun bulmuyor, onlara mektup yazarak çağırmamızı istiyordu. Okulun amaçlarına, hangi köylerden ne tip çocuklar toplanacağı konusuna bu çalışmanın köylü üstündeki etkilerine, halkla devleti bu.' yoldan kaynaştırma fikrine yabancıydı. Kuş uçmaz, kervan geçmez bu köylere nasıl girilecekti? Asıl buralara girmek lazımdı. Okulu olan köylerden toplamanın faydası varmıydı?" (Age. S.77) "Temmuz ayı içinde Müdüre hanımla anlaşarak Paşa'ya gittim. O zaman Tunceli'ye gitmek için izin alınırdı. Kızımla Mazgirt'e gitmek için izin istedim. Programımı açıkladım. - Paşam, kızlarımızın jandarma ile toplanması hem çocukları hem, aileleri ürkütüyor. İzin verirseniz köylere çocuk toplamaya ben gideyim. Aileler kime teslim ettiklerini, kimin okutacağını görürlerse gönülleri rahat olmaz mı? "(Age.S.70) "Köy caddenin öbür tarafında, aşağıda inişe doru yayılmıştı. Alaca karanlıkta çantamız elimizde jandarma ile gittik, kapı kapı dolaştık. Kimse bizi misafir etmek istemedi. Hiçbirinin ağası evde yoktu.(...) Erkeği olmayan evlere zorla girilmemesi için jandarmaya emir verilmişti. Jandarma küfür ediyor, bazı kapıları tekrar çalıyordu."(Age. S.84) Halk bütün baskı ve zorbalıklara rağmen kapısına kadar gelindiği halde çoğunlukla yüz vermezler. Fakat yine de S.Avar her gidişinde yanında bazı kızları getirir. Olayların üstünden çok kısa bir zaman geçtiği halde çok büyük sayıda olmasa dahi öğrenci toplanılması, kendileri açısından başarılı kabul etmek gerekir. Okulda öğrenciler özel bir programla eğitim görmekteydiler. Derslerin çoğunluğu Türkçedir. Yanısıra Yurt Bilgisi, Matematik, Sağlık Bilgisi, Çocuk Bakımı, Ev İdaresi, Yemek-Dikiş-Nakış dersleri de gösterilir. En çok Türkçe'ye önem verilir. Okul, her geçen gün randıman verdikçe ilgi merkezi olmaya da devam eder. S.Avar, daha sonra Tokat'a atanır. Kısa bir müddet sonra da Elazığ'a Müdür olarak tayin edilir. Elazığ'a gitmeden önce Ankara'daki Genel Müdür'e uğrar. Genel Müdür ona; "Paşa, Vali, sizin çalışmalarınızı beğeniyorlar. Afferin, Tokat'ta da iyi sonuç aldın. Göreyim, seni, esas vazifen burası. Tokat'ta denedik sizi, bura misyonerliğini görmeliyiz. Bir Türk Misyoneri. Bu konu üstünde sessiz sedasız çalışmazsak oradaki vatandaşlarımızı gücendirirsiniz. Sizin işiniz güçleşir"... "Çalışma hayatımda bu emirlerine samimiyetle bağlı kaldım ve ömrümü, gençliğimin bütün heyecanını bu ideale verdim. S.Avar, Müdüre olarak işin başına geçtiğinde düşüncelerini daha rahat hayata geçirtir. Kendisine destek olan birçok yetkili de vardır. Hatta İsmet İnönü dahi Cumhurbaşkanıyken okula gelir. Gelişmeleri değerlendirir. Oldukça da memnun ayrılır. Kadın Misyoner S.Avar, öğrencilerin durumlarından bahsederken şöyle yazar: "Gecelen uyku arasında konuşanlar, bağırıp çağıranlarda vardı. O seneler yaşadıkları köy hayatı ve geçirdikleri olaylar çocuklarda çok büyük etki bırakmıştı. Günlük hadiselerde kendini uykuda gösterirdi... Bazısı, konuşurdu, neler anlatmazlardı ki... Bazısı ağlar, uyandırırız, kimi inler, ateşine bakarız, kimi bağırır, bütün yatakhaneyi ayaklandırır, teskin ederiz... Annesini sayıklayanın saçlarını okşadınız mı çocuklar derhal sakinleşir, mesud bir ifade ile ana koynuna sokulur, gibi yastığına gömülürdü. Bunların çoğu, isyanla ilgili olayların yaşandığı köylerin kızlarıydı. ^ Güzeli de, çirkini de, kabası da asisi de nihayet insan yavrusuydu. Bu yaralı küçük gönüller sevgi şefkatle tedavi edilmeli, Türklükle kaynaştı-. rılmalıydı."(Age. S.31) Sorun Türklükle kaynaştırmaydı' bütün yardımseverlikler, fedakarlıklar onun için yapılır. Yol yapmak, okul açmak, tümüyle Türkçülüğün yayılması, işgalin kalıcı olması, yeni Türk burjuvazisinin çıkarları doğrultusunda yapılmaktaydı/Türk yetkililerinin 'medeniyet' dedikleri Kür-distan halkının yok edilmesi ve asimilasyona tabi tutulmasıydı. Birinci eİden kaynaklar önemli belgeler olarak gerçekleri önümüze sergilemekte. "Kültürümüzü sadece okulla değil, sanatla, sağlıkla, ziraatla, sanaat-karlıkla ve folklorla, kısaca medeni ihtiyacın imkanları ile götürmek vazifelerimizin en büyüğüdür. O zaman dil kaygusu, din kaygusu, ırk kaygusu ortadan kalkmış olacak, insanlar da bu zenginliklerden kurtulmakla mesud olacaklardır. Nefsine güvenli insan, verimli aile, kültürlü topluluk yurdun ve gelecek nesillerin saadetle yükselmesini temin edecektir."(Age. S.300-3Ö1) Türk milliyetçileri kendi ulusal çıkarları uğruna başka ulusları yok etmeye çalıştıkları bilinmekte. Kürtler, kendi haklarını savunmak istediğinde "ayrılıkçı, milliyetçi, bölücü" olarak suçlanılmakta ve bu doğrultuda teoriler inşa edilmektedir. Türk milliyetçilerinin bu doğrultudaki suçlama ve açıklamaları anlaşılır bir durumdur. Fakat kendisine "ilerici, devrimci, sosyalist" diyen bazı gurup ve çevrelerin, partilerin benzer sözleri sarf etmeleri oldukça üzücü bir o kadar da şovencedir. Filistinlilere, Kosovalılara, Namibya vs. ülke halklarına olumlu yaklaşımda bulunan bu çevrelerine yazıkki sorun Kürdistan'a geldiğinde "bölücü, milliyetçi" suçlamalarıyla karalamaktadırlar. Türk burjuvazisi, Kürdistan halkının çıkarlarını kendisiyle özdeşleştirdiğinden, solculuk adına yapılanların Türk burjuvazisinin yaklaşımından ne farkı var. Elbetteki sorun, baskıya ve zulme, sömürüye, işgale karşı proletaryanın önderliğinde tüm diğer kesimleri ideolojik farklılıklarına rağmen birleştirmede ve demokratik bir cumhuriyet kurulmasından geçecektir. Elbette ki arzu edilen işçi sınıfının mücadelesini karartmayan, geliştirendir. Ama çözüm işçilerin iktidar kavgasının başarısızlığa uğraması halinde de olabilir. İşgalden kurtuluşu burjuvazi de sağlasa ilericidir. Sorunun ulusal yönünün ortadan kalkması işçi sınıfının, iktidar kavgasında yolundaki bir engelin kalkmasına hizmet etmiş olacaktır. Bu aşamada önemli olan zorun ortadan kaldırılmasıdır. Sıdıka Avar'ın Bingöl Valisi'ne karşı tutumu asimiyasyon anlayışında çarpıcı bir örnek; "Bir gün Bingöl Valisi Sayın Şahin Baş gelmişti. Yatılı son sınıfa girdi. Kızlar saygı ve sevgi bakışlarıyla ayağa kalktılar. Vali bey sordu; - Kürt kızları bunlar mı? Çocukların bakışlarındaki sevgi derhal değişti, gittikçe de hainleşti. - Tunceli'nin Türk kızları efendim. Vali Bey devam ediyordu, - Babalarınızın, dedelerinizin isyan ederek yaptığı hataları gördünüz, canlarıyla ödediler. Ben sözünü kesmek isteğiyle, - Aman efendim, bu çocukların babası değil, bunlar şerefli... .- Nasıl değil? Hepsi Kürt değilmi? Sizler böyle hareket ederseniz, Sözünü kesmek için bir iki defa karıştıysam da o devam etti. - Hükümet çok kuvvetlidir. Hepinizi yok eder..... - Beyefendiciğim, öteki sınıflara lütfen teşrif etmez misiniz? Çayımızda soğuyor, diye kapıyı açtım. Ondan sonra bir iki enstitü sınıfında ve müdür odasında ikramlarda bulundum, çalışmalarımızın hedefini anlatmaya uğraştım. Yatılı üçlere gittim. Hepsi ağlıyordu. Gözyaşları arasında şu soruları soruyorlardı., - Neden bizi bu kadar suçlu görüyorlar? - Neden "Kürt" diye hep hakaret ediyorlar? - Neden Kürtleri gariplerden aşağı görüyorlar? - Hani siz "hepimiz Türküz" diyordunuz? Bu acısoruların sonu gelmiyordu."(Age. S .196-198) Kızların verdiği yanıtlar S.Avar'ın çok başarılı bir devşirmeci olduğunu gösteriyor. Artık kızlar kendi toplumlarına yabancılaşmışlardır. S.Avar Bingöl valisinin yaklaşım tarzını eleştirir. S.Avar,herkesin kendisi gibi davranmasını ister. Yoksa yeni "ana'la-rın yetişemiyeceği korkusu içindedir. Elazığ Kız Enstitüsü'ne gönderilecek öğretmenler hakkında titizdir, dileğinirapor olarak şöyle yazar; "Eğitim durumumuz Enstitümüzce birinci derecede ele alınması elzem olan konudur. Cazip, yumuşak, tesirli ve içten mücadeleli şekilde ele alma mecburiyetindeyiz. Örf, adet, düşünüş, görüş bakımından değişik bir gurubu özümsemek zorundayız. Bu günkü mefküreyi(gaye) aşılıyabilmek ve şahsımızda Türklüğü sevdirme savaşını yüklü olduğumuzu bilerek çalışmak ve her tepkiyi iyi niyetle kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıyayız. Uğraştığımız camia(topluluk), bizi iyi niyetle karşılamayan, bizi daima şüphe ile tereddütle görenlerin evlatlarına günün terbiyesini ve Türk mefkuresini aşılama gibi çetin bir vazife ile vazifeli olduğumuzu idrak etmemiz icap eder.Bu yatılı çocuklarımız sadece ders saatlerinde değil, asıl hariç zamanlarda uğraşmamız icap eden guruptur. Enstitü öğrencisi değildirler, şehir çocuğu değildirler. Her köy çocuğu gibi de değildirler. Çünkü dil dahi bilmeden gelirler. Bu kada değişik bir muhite düşen çocuğun şüpheci, aksi, yadırgan halini hoş karşılayarak garipliklerine yanlızlıklarına, dertlerine derman olmak gerekir. Arkadaşlar, bu okula kura ile değil, bu zorluklar anlatıldıktan sonra gönüllü gelecek elemanlara muhtaçtır. Bu okul, lüks, sosyete hayatı tahayyül eden (düşünen), züppeliğe meyal hocalarla değil, mahrumiyet ve feragat içinde bir inkilap yaratacak idealist arkadaşlar bekliyor. .."(Age. S.225) . . Öğretmen yollanırken aranması gereken karekter tiplerini belirtiyor. Titiz davranılmasını istiyor. Aksi taktirde Türklüğe kazandırmak zorlaşacaktı. Yeni ve eski öğrenciler arasındaki dialog içinde şöyle yazmakta: "Eskiler yeni kardeşlere çok güzel önderlik ediyorlardı. Bilhassa lisan öğrenmede. Türkçe sorulmayan soruları cevaplandırmıyor, sorunun Türkçesini öğretip cevaplıyorlardı. Bana bile aynı usulü uyguluyor, Kürtçe bir kelimenin manasını sorduğumda ve tercüman lazım olduğunda "Ben Kürtçe bilmiyorum" deyip işin içinderl sıyrılıyorlardı. Hepsi de bu lisanı bildiği için utanıyor gibiydiler. "(Age. S. 100) Kendi halkına yabancılaşan, Kürt olduğundan utanan yeni bir neslin ortaya çıkması karşısında S.Avar büyük övgüler alır. Okula sık sık ziyaretçiler gelir. İ.înönü, daha sonraları, C.Bayar, profesörler, yazarlar, gazeteciler vs. hepside başarılı çalışmalarından dolayı S.Avar'ı göklere çıkarırlar. Varlık yayınları arasında çıkan "Köyden Haber" adlı dergideki yazılar için eski balyozcu Başbakanlardan Nihat Erim şöyle yazar aynı derginin sayfalarında; "Köyden Haber'i okurken bir kere daha inandığım dava ilköğretim davası oldu. Doğu'da Kız Enstitülerinin oynadığı ve oynayabileceği pek mühim rolü düşündüm. Elazığ Kız Enstitüsünün fedakar Müdüresi Sıdı-ka Avar'ı Muhtar Körükçü gibi bende hayranlıkla, derin saygı ile taktir etmiştim. Kültürün aileye kadından girdiğini ve ancak bu yoldan gidildiği taktirde millet ve birliğimizi, dil beraberliğimizi sağlarrt temellere dayandırabileceğimizi tekrar etmeye hacet(gerek) varmı? (Age. S.234-235) Neden bu övgüler? Çünkü direnen bir halkın evlatlarının değişikliğe, Türklüğe kazanılmasından. Vatan Gazetesinden Ahmet Emin Yalman'da Elazığ'a gelir, Enstitü'ye uğrar. Ünü yayılmış S.Avar ve yaptıkları hakkında övgüler dizer. Jön Türkçünün istediği tiplerdendir Avar. Gazetesinin Elazığ ilavesinde; "Bayan S.Avar, Türk terbiye hayatında en yüksek idealleri gerçeğe çevirmiş, mükemmel eserler yaratmıştır. Burada öyle usuller varki, çocuklar adeta birkaç hafta içinde Türkçe öğreniyorlar. Bakir zekaları, anlayışlı eğitim usulleri sayesinde o kadar mükemmel şekilde geliş iyorlarki her biri hususi bir şahsiyet sahibi olarak yetişiyor. Şimdiye kadar okuldan beşyüz kadar çocuk yetişmiş ve adeta yeni fikirlerin, temizliğin Türkçe bilginin birer küçük misyoneri gibi köylere dağılmıştır. Bunların köy hayatında oynadıkları rol dikkate layıktır. Köylüler okulu gittikçe fazla seviyorlar ve çocuklarını buraya yollamakta birbirleriyle yarışıyorlar. ...Bayan Sıdıka'nın eserinin bir örnek diye memlekete tanıtılması, bu yolda yürüyenlerin çoğalması lazımdır. Bilhassa Doğu vilayetlerimizde kültür birliğine doğru gitmek bakımından Bayan Sıdıka ''bir numa-:ralı Türk Akıncısı" unvanına cidden layıktır."(Age.S.313-3l4) Ahmet Emin Yalman, bir başka yazısında: "...Onun açtığı yolda gidilirse, onun duyduğu manevi hazzın tadına varanlar çoğalırsa, Türkiye'nin manzarası kısa sürede değişir." Ahmet Emin Yalman, yanılmaz. Kürdistan'da birçok şey Türkiye'nin yararına değiştirilir. "Tuncelindeki isyandan sonra yolsuz-orman köyleri boşaltılmış, halk Batı illerimize iskan edilmiş, bölge yasak bölge olarak ilan edilmişti. Senelerce boş kalan bölge köylerinin yasağı kaldırılmış, baharda halkın tabiriyle 'baba ocağı'na dönüş başlamıştı. Kamyonlar dolusu insanın dönüşte köylerinin dağ yolunda inince toprağa kapanıp öptüklerini, yüzlerini gözlerini sürdüklerini, baharda öğrenci dağıtırken görmüştüm. Bu büyük toprak aşkına saygı duymamak elde değildi. Duvar gibi dik dağ yamaçlarına en büyük bir şevk ve çabuklukla tırmanıvermişlerdi."(Age. S.281) Ne güzel de anlatıyor. Dersimlinin özlemini. Ama saygısı anlık. Der-şimli köylüyü topraklarından süren kimler? 'S. Avar, öğrenci toplamak için gittiği yerlerde yukarıdaki manzaralarla karşılaşır. Bir seferinde yanındaki onbaşı, kendisine; - Hepsi çok güzel Türkçe konuşuyorlar. Eee, on seneden fazla Batı illerindeler, ; ...... Oralar rahat değilmiydi? Niye döndünüz bu dağbaşlarına? - Eee hanım, ana vatanı, baba toprağı, vazgeçilirmi hiç. Yıllar yılı bu dağlar gözümüzde tüttü. Rahat olmasına rahatlık çok. İşimiz iyiydi. Çok para kazanıyorduk. Hükümetten izin çıkınca duramadık gayri."(Age. S.284) Elbetteki dönmeyen birçok kişi de vardı. Oradaki sorunları daha farklıydı. Hikmet Feaıdun Es ve eşi de Elazığ ve Dersim bölgelerini gezerler, ardından da gazetelerinde S.Avar'a övgüler dizerler. Sıdıka Avarla Dersim'e geçerler. Dersim'de ilk uğradıkları köyde beyaz badanalı bir binanın önünde S.Avar'm eski bir öğrencisiyle karşılaşırlar. Kız, beyaz badanalı binanın yani okulun öğretmenidir. Genç öğretmen; "-Bilmezsiniz, diyordu, o beni elimden tutarak köyümden aldığı gün ancak 4-5 kelime Türkçe biliyordum. Sonra bir beyaz ata bindik ve bir şehre gittik. Büyük bir mektep... Bir anneden yakın bir kadın... Bu gün hayâtımda nem varsa hepsini Avar'a borçluyum. - Dikkat ettim. Genç öğretmen en tejniz Türkçe ile konuşuyordu. Sıdıka Hanım'ın onun üzerinde aldığı netice yalnız ve sadece bir insan yetiştirmekten ibaret değildi. Bu köy hocası da aynen genç bir Avar'dı. Ustasının yaptığı mucizevi işi o da şimdi kendi köyünde bütün gayretiyle başarmaya çalışıyordu.. Sıdıka Avar diyorki; - Bir iki talebe yetiştirip geri gönderdiğim köyler, artık bizim haritamızda, 'çalışılması kolay mıntıkalar' olarak ayrılmıştır. Çünkü her mezunumuz, her öğrencimiz orada bizim en iyi temsilcimiz oluyor. Asıl iş hiç öğrenci almadığımız yerlerde çalışmak, buradan öğrenci toplamaktın Ne güzel de kendi sömürgeci uygulamalarının sonuçlarını anlatıyor. Bütün bu yaptıklarının sonuçlarını aldıkça daha bir gayretle görevine sarılıyor. S.Avar, Bingöl köylerinden daha az öğrenci toplar. "Bingöl'de "evlerde hanımlarla konuşmak istiyorum, hangi mahalleye gitsem, sokak kapıları kapanıyor, çaldığımız zamanda erkek çocuklardan aldığımız cevap; - Evde kimse yok, oluyor."(Age. S.389) Başka eski öğrencilerinin izlenimleri de şöyle: "Köylüyüm, fakat böyle bir köyle ilk defa karşılaşıyorum. Kıyafet olarak herkes üç etek giyiyor. Bildiğimiz üç etek değil de kaftan adı veriliyor. Başları kocaman olarak bağlı. Oldukça kaba bir dille konuşuyorlar." "Canım anneciğim, köy ekseriyetle Türkçe konuşuyor. Görgüleri fena değil, bunlar 38'de sürgün olarak Bursa'ya gitmişler. Orada öğrenmişler. Bu bakımdan memnunum. Köyde bir ilkokul var. Bir öğretmenlidir. 27 talebem var." . Bir başka öğretmen; "Bu sene Mazgirt'in Kirzi köyünde 16 talebeyle çalışıyorum. Dil bilmedikleri için zorluk çekiyorum. Gerçi ben Kürtçe biliyorum, fakat asla konuşmuyorum. Çünkü yüz alıp Türkçeden kaçtıkları için öğrenmezler." Zey adlı bir öğrencisi Van'a öğretmen olarak tayin edildikten sonra şöyle yazar; "15 öğrenci ile faaliyete geçtim. Köye de alıştım. Onları kalbime basıp elbirliğiyle çalışıyoruz. Önce onların üstlerinin başlarının temizliğiy-le uğraştım. Türkçe'ye alıştırıyorum. Kitapları gelirse okuma-yazmada öğreteceğim. Evet anneciğim, sizin istediğiniz gibi ideal bir öğretmenim. Kendimi öğrencilerime sevdiriyorum, onları canla başla çalıştıracağım, bütün kalbimle onlarin iyi yetişmesine çalışacağım. Sizin bizi yetiştirdiğiniz gibi."(Age. S.393) S.Avar, Elazığ'da yaklaşık 20 yıl kalır. Amacı, görevi doğrultusunda canla başla çalışır. Her okul, Türk Devleti'ne beyin aktarır. Çocuk her ne kadar okulda birçok şeyi öğreniyorsa da her şey Türklük adına, Türkiye'nin çıkarları içindi. • Batı'dan sürgünden dönenler, iş bulmak için metropole göç edenler Türkçeyi konuşmalarından ötürü diğer. etmenlerde birleşince Türkçe konuşanların sayısı artar/Böylelikle Türk şoven, ırkçı politikası daha rahatlıkla gelişme gösterir. Yatılı bölge okulları da aynı işlevi görür. "Evlenmişti, mezuniyetinin üzerinden onbir sene geçmişti. O, bir gün 10 yaşındaki kızını okutayım diye bana getirmişti. Buna çok sevinmiştim. Ana kumraldı, çocuk sarışındı ve çok güzel Türkçe konuşuyordu. Şehir çocukları gibi saçı-başı, giyimi düzgündü. Demekki Ata'nın dediği olmuş eve Türkçe ile görgü ve bilgi ana ile girmişti."(Age. S.63-64) Sıdıka Avar gibilerinin olmaması dileğiyle.... info@dersim.biz

 

Soykirima Katilmis turk askerinin anlatimi 

Kanynak Belge ve Taniklariyla Dersim Direnisleri/istanbul Sayfa:393-96 M.Kalman ASKER A.DEMİRTAŞ Karsli A. Demirtaş, süvari eri olarak Dersim'de bulunur. 

Anlattıkları bilinen şeyler. Ama "Türk Mehmetçiğinin" ne kadar büyük 'kahramanlıklar' yaptığını anlatması oldukça önem taşıyor. Birçok subayın, örneğin; Muhsin Batur gibi 12 Mart Cunta Şeflerinden birisinin dahi bu konuyu anlatmamasının yanısıra gördüklerini, yaptıklarını pişmanlık duyarak anlatan A. Demirtaş, ilerlemiş yaşına rağmen hüznünü gizliyemiyor. "Köylüleri topluyorduk, bir araya getirip 'sizleri koruyacağız, kurtaracağız' diyerek dere kenarlarına veya uygun gördüğümüz yerlere götürüp makinalı tüfeklerle tarıyorduk. Kadın, çocuk, bebe, ihtiyar, genç demeden hepsini, hepsini öldürüyorduk. Subaylar hiçbir aleviyi sag koymayın, öldürün diyorlardı. Daha sonra cesetlerin başına erler kurtlar gibi üşüşüyorlardı. Kollarını sıvazlayıp bilezik, kolye gibi altınları kapmak için hırslı bir yarış başlıyordu. Kadınlar için altın takmanın önemi büyük olduğundan kolları parçalayarak, keserek altınlar kapışılıyordu. Hatta altın dişler de alınıyordu, alevi öldürüp cennete gitmek, altınlarına da sahip olup bu dünyada da rahat yaşamak o günlerde önemliydi. Velhasıl birçok köyde benzer bu tür şeyler yapıldı. Bugün Kars'ta Dersim zenginleri var. Bunların zenginlikleri oradan kalma." A. Demirtaş gibi Dersim katliamında bulunup ta yaptıklarından piç manlık duyanların olduğuna inanıyorum. Ama birçoklarının da korkularından bir şeyler anlatmadıklarını da biliyorum. 1975 yılında Çorum'da kısa bir müddet için bulunurken 1937'de Der-sim'de askerlik yapan bir şahısla, o günlerle ilişkin konuşmak için yaptığını bütün girişimlerim sonuçsuz kaldı. Duyduğu korkuydu. Bana yardımcı olmaya çalışan bir arkadaşımın bizzat konuşturmaya çalıştığımız kişiden dinlediği aktardığı bir olay, adamı ürkütmüştü. Şöyleki; 196O'lı yıllarda Almanya'da çalışan Dersimli bir ailenin evine fabrikadaki iş arkadaşları akşam misafirliğine gelirler. Yanlarında babalarını da getirirler. Yaşlı adam Dersim'deki askerlik anılarını anlatmaya başlar Anlattıkları Dersimlileri öfkelendirir. Doğrudan ihtiyara saldırırlar. Kavga çıkar, aralarında. İşte bu olayı duymuş olan Çorumlu da konuşmaktan kaçınır. A.Demirtaş, Dersim'den bir genç kızı Kars'a gelin götürmek ister. Komutanı onu azarlar, 'biz onları yok etmek isterken sen yaşatmak istiyorsun' diyerek, karşı çıkar. A. Demirtaş'ın yalvarışlarına rağmen genç kız katledilir. Karslı A. Demirtaş; "Bir gün, 4-5 yaşlarında bir çocuğu komutan bana göstererek 'öldür' dedi. Ben yapamam deyince, yüzbaşı rütbesindeki komutanım çocuğu ayağından tuttu. Güçlü ve kuvvetli elleriyle yanı başındaki kayalara başı gelecek şekilde kaldırıp, kaldırıp vurmaya başladı. O an hafızamı kaybetmişim. Kendime hastahanede geldim. Havadeğişimi verdiler. Bir daha da Dersim'e yollamadılar. Çünkü herşey bitmişti." Çiğik köylerinden olan M. U., şimdi (1988) 50'sinde. Bir yaşındayken askerler gelince annesi telaş, korku, panik içerisinde onu bırakır kaçar. Yolda tesadüfen dedesi, annesine rastlar, 'bebek nerede' der, annesi kendisinin bırakıldığı yeri söyler. Yaşlı adam, bırakılan yere gider. Torununu bulur. Açlık ve susuzluk, kendisinin sürekli ağlamasına neden olduğundan yabani üzümlerin suyunu tek, tek bebeğin ağzına sıkarak yaşamasını sağlar. Özellikle birçok bebeğin ağlaması sonucu bulundukları yerleri tesbit edildiğinden köylüler bebekleri bırakırlar. Çoğunluğun çıkarına feda edilirler. Bu bebekler de bulunduklarında süngülenmek-ten kurtulamazlar. Laç Deresi'nden kurtulanlardan biri olan A.G. ise "o sırada 10 yaşında olduğunu, etrafları kuşatılınca babasının kendisine seslenerek iki kayanın arasını gösterdiğini ve oraya görünmeden gizlendiğini, silah sesleri, bağırtılar, iniltiler arasında geçmeyen dakikaları yaşadığını, askerlerin gitmesinden sonra ortalığın sessizliğini ve üst-üste yan-yana cesetlerin arasında babasının cesedini gördüğünü ama karşısında ağlayamadı-ğını durup bir müddet baktıktan sonra hızla kaçtığını, gündüzleri saklana, saklana yol aldığını üç gün sonra kendisi gibi saklananlara rastlayarak onhrla birlikte hareket ettiğini" üst, üste sigaralar içerek anlattı. Daha fazla bir şey soramadım, çünkü anlatamadı. Alan aşiretinden ibrahim T. nin anlatımları savaşılmayan bölgeye ilişkindi. O, nehrin öteki yakasından olanlardandı. Yani savaşmayan aşiretlerden, ama gizlice savaşçılara yardım ettiklerini söylüyordu. "Bir gün evimize yaralı bir Demenanlı geldi. Fakat arkasından kısa bir müddet sonra askerlerin de köye doğru geldiklerini gördük. Hemen herkes sağa, sola kaçıştı, gizlendi. Yaralı Demenanlı ceviz ağacının üzerine çıkartıldı. Ben de ceviz ağacının üstüne çıktım. Askerler arama yaptılar, tam gidecekleri sırada, tam bu sırada bir askerin önüne yaralının kanı düştü, asker kafasını kaldırınca Demenanlıyı farketti. Ben korkudan ölüp, ölüp dirildim. Fakat asker, beklemediğimiz bir davranışta bulunarak işaret parmağını dudaklarının üzerine götürüp sus işareti yaptı. Donup kalmıştık. Çünkü savaşçıların saklanması, koaınması da ölümdü. Aynı asker giderken 'ben de Kürdüm' dediğini hiç unutamıyorum. Babam ve annem birçok köylü gibi ekmek hazırlayarak yoldan geçen köylülere verirlerdi. Asker geldiğinde çoğunlukla ormanlara kaçardık, yine de köyümüzden birçok kişi öldürüldü. Peki savaşmadığımız halde neden öldürdüler?" Neden savaşmadınız , dediğimde; "büyüklerimiz isteseydi biz savaşırdık" diyerek o günün koşullarını anlattı. CM., Dersim katliamı sırasında Elazığ garında büfesi olduğunu, şehirde önceden tanıdığı Nuri Dersimi'yi birkaç kez gördüğünü, kendisine 'her zaman izlendiğini bu nedenle dikkatli ve tedirgin olduğunu' belirttiğini Dersimlilerin Baytar Nuriyle ilişki kurmaktan çekindiklerini evimize -misafirler geldiğinde başından geçenleri sık, sık anlatırdı. Hatta kendisinin başına "adliyede tabanca dayandığını fakat kendisini tanıyan bir hakimin tesadüfen odaya girmesi sonucunda ölümden kurtulduğunu, Dersimli olmanın suç sayıldığını, kendisinin de sürgün listesine yazıldığını, fakat kendisini kurtaran hakim aracılığıyla ismini sildirdiğini de söylerdi. Sürgüne gitmenin utanç verici olduğunu düşünerek gitmemeye çalıştıklarını, Elazığ'daki Dersimlilere ait evlerin kapılarının işaretlendiğini" tekrar tekrar anlatırdı. Aynı anıları birçok kez bıkmadan dinlediğimi dün gibi hatırlamaktayım. Karslı A.Demirtaş, katliamların yapıldığı sırada unutamadığı bir diğer görüntüyü de şöyle anlattı; "Yine bir gün cesetlerin arasından bir çocuk sağ olarak çıktı. Tahminen 5-6 yaşlarındaydı. Eliyle sürekli gökyüzünü işaret ediyordu, 'yukarıda Allah var, korkmuyormusunuz?' gibisinden. Taranarak öldürüldü. Unutmak mümkün değil." Yine Dersim'e ilişkin anlattığı bir olay tüyler ürpertici, inanılması güç fakat ne yazık ki gerçek; uBir katliam sırasında ana ve babaların öncelikle çocuklarını kurtarmak için kendilerini dper ettikleri biliniyordu. Tecrübeden. Askerler hiç kimsenin canlı kalmaması için makinalı tüfekle taradıktan sonra cesetleri süngülemekte veya bazende benzin dökerek yakmaktaydı. işte yine bir katliam sonrası benzin döktüler. O sırada bir çocuk cesetlerin arasından çıktı, birkaç adım attı, fakat etrafta askerlerin olduğunu görünce tekrar cesetlere doğru dönüp yürüdü tam o sırada benzin ateşlendi ama O alevlere doğru yürüdü ve kendini atarak yaktı, donup kalmıştık. Subayın sesi ve emirleri üzerine toparlandım." M. Nuri'nin aktardığına göre, askerler ve subaylar arasında bile tüyler ürpertici katliamlar karşısında insana özgü davranışlar gözükür; "Askeri harekat sahasında bulunan Erzurum Kolordu Kumandanı ve Türklerce 'Hababam' adıyla maruf Tevkif Paşa, yapılan mezalimi tenkit ederekCvahşeti eleştirerek) adil ve insani bir hareket icrasını ordu kumandanlığından rica etmiş olduğundan, hemen Dersim'den çektirilerek Ankara'ya gönderilmiş ve sorgu altına alınmıştı. Aynı Kolordu subaylarından binbaşı Hayri, Dersimli Kürt kafilelerinin mitralyöz ateşine tutulmalarını dürbün ile seyrederken, annelerinin kucaklarında bulunan zavallı yavrulara kurşun isabet ettiği zaman hoplayıp fırlama manzarası, bu yavrulardan birini kendi öz çocuğuna benzetmiş ve subayın dimağı-nı(aklını) o kadar tahriş etmiş ki, bedbaht ani olarak bayılıp yere düşmüştür. Bu hadise üzerine hastalanan ve delilik alalameti gösteren bu subay cephe gerisine aldırılmıştır. (Age.S.253) 

info@dersim.biz

Sabiha Gokcen Ataturkler Bir Omur Anilari Kaleme Alan Oktay Verel 2. Basim Altin Kitaplar 1996 Istanbul Sayfa 111-126  BİR KUTSAL GÖREV, BIR KUTSAL HEYECAN 

Dersim Harekâtı ve Namusumu Koruyacak Silah!

 Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal... Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu.. ESKİŞEHİR ASKERİ TAYYARE OKULU'NDA EĞİTİM İKİ YILDI. ATATURK'ÜN DE DEDİĞİ GİBİ BURADA HEM ASKERİ DİSİPLİN EGEMENDİ, HEM DE HAVACILIK DİSİPLİNİ.. BU İKİSİNİ BİRDEN BENİMSEYENLER ÇOK ÇABUK ORTADAN SİLİNİP GİDİYOR. LARDI. Nüveyre öğretmen ile Hatice Bacı benim en büyük destekleyicim idi.. Okuldan dönüşte zor bir gün geçirdiğimi bildikleri içjn önce istirahatıma, sonra beslenmeme dikkat ediyorlar, bütün bunlar yerine getirilince de çalışma masasına çağırıyorlardı. Tabii, nazari derslere geceleri de evde devam etmeye mecburdum. Bana burada da özel bir uçak tahsis edilmişti. Öğretmenim yine Muhittin hoca idi. Çok akıllı, çok bilgili, çok ta sabırlı bir insandı Muhittin Hoca.. Uçuşta Ğpostalarğ diye tabir edilen gruplar vardı. Yani, bir öğretmen üç dört öğrenci alır, bunlara uçuşu öğretirdi. Bir öğrenci günde en çok bir buçuk saat kadar uçabiliyordu. Oysa, ben Muhittin hocanın tek öğrencisi olduğumdan diğerlerinden daha çok uçmak, daha çok deney sahibi olmak şansına sahiptim. Burada ilk bakışta bana Ğiltimasğ yapıldığı fikri doğabilir. Bu fikre kesinlikle ka-pılmamanızı rica ederim. Çünkü Atatürk, çok zamanlar kendisi için bile ayrıcalık gösterilmemesini söylemişti, bunu yapanları huzurundan ve çevresinden uzaklaştırmıştı. Evet, Muhittin Hoca'nın tek öğrencisiydim, benim için özel bir de uçak yapılmıştı ama, bunun bir nedeni vardı.. Benim uçağımla başkası uçamıyordu! Boyum kısa olu-duğundan uçağın pedallarına özel ekler yapılmıştı. Bunlar yerlerine iyice oturtulduğundan uçağı benden başkasının kullanabilme olanağı yoktu. Pedalları söküp takmak mümkün değildi. İşte benim şansım da bu idi. Belki de hayatta biraz kısa boylu olmam ilk kez işe yaramıştı. Uçuş sürem fazla olduğu için de okuldaki bu uçuş dönemi programımı diğer arkadaşlarımdan daha önce bitirerek Ğyalnız uçuşğ brövemi aldım. Brövemi aldığım günün ertesinde Eskişehir Birinci Tayyare alayına verildim. Orada da sabahları uçuş yapıyor, öğleden sonra daha bir üst düzeyde okulda derslere devam ediyordum. Birinci Tayyare Alayı'nın ikinci bölüğünde görev yapıyordum. Bu görevler savaş uçakları ile yapılıyordu. Örneğin keşif filo uçuşu ve atışlar gibi. O tarihte alayda Brege (19 - 7) uçakları vardı. Bunlar zamanın bombardıman uçakları Ben hem bunlarla uçuyordum, hem de Amerika'dan alınan tek ki-.0 Hog avcı uçakları ile göreve gidiyordum. Şunu belirtmeliyim ki, skeri uçaklarla havalanmanın, görev yapmanın, savaşa hazır çakmalarda bulunmanın, bazı harekâta fiilen katılmanın çok daha .yd bir zevki, çok daha ayrı bir heyecanı vardır.. Bunu tadanlar bilir- Alayda ayrıca tabye dersleri de alıyordum. Tam bir subay gibi ye- liştiriliyordum. Bir gün Polonya'dan alınan yine tek kişilik ve yine avcı yçağı olan bir Pezetel'le göreve çıktım. Uzun süre uçtum. İşim bitince inişe geçtim. İşte ne olduysa o sırada oldu. Uçak ters donuverdi. Hem de oldukça sert bir şekilde sırtüstü yere yapıştı!.. Buna havacılıkta Ğkapotaj olduğ denir.. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Oysa Pe-zetel'ler o yıllarda bu gibi kazaları çokça yapıyorlardı. Nitekim bir süre geçince bunlarla uçmak yasaklanmıştı. Evet, ne diyordum? Neye uğradığımı anlayamamıştım.. Bu sert ters dönüşten fena halde hırpalanmıştım. Birden ortalık mezar karanlığına bürünüverdi. Ne oluyorduk? Bu karanlık da neyin nesi idi? Etrafımda birtakım heyecanlı sesler, aceleci konuşmalar duyuyor fakat hiç kimseyi göremiyordum. Yoksa kör mü olmuştum? Bir de bu felaket de mi gelecekti başıma? Arkadaşlar beni güçlükle çıkardılar uçaktan. ĞDur Gökçen..ğ dediler. ĞSakın heyecanlanma!ğ Bunu söylemek kolaydı.. Nasıl heyecanlan-ınazdım? Nasıl korkmaz, nasıl üzülmezdim? Dünyam kararıyordu.. Ebediyen karanlıkta yaşamaya mahkûm olabilirdim. Böyle bir körlük yaşamımdaki her şeyin sonu olurdu. Bütün vücudum zangır zangır titriyordu.. Hayır, korkudan değil, üzüntüden.. Doğruca hastaneye götürdüler. Uzunca bir muayeneden geçtim. Sakinleştirci bir iğne yaptılar. Saniye sektirmeden tedaviye aldılar. Korktuğum başıma gelmemişti. Geçici bir körlüktü bu. Bazı uçucularda görülen bir durum. Konuyu derhal Atatürk'e aksettirmişler. O da beni bir uçakla istanbul'a göndermelerini emretmiş. Mevsim yaz olduğundan kendisi Florya deniz evinde hem çalışıyor, hem de istirahat 6%ordu. Gittiğim gün köşkte iki göz hastalıkları profesörünü beni bek-ler durumda buldum. Uzun uzun muayene ettiler. Nihayet içimi ferahlatan, Atatürk'ün de endişelerini yok eden cümleyi çıkardılar ağızlarından : ĞGeçici bir durumdan başka bir şey değil; sapasağlam maşallah!ğ Bir akşam üzeri çay içerken Atatürk hayatından son derece memnun şöyle konuştu : ĞTürk Hava Kurumu ulusal görevini yerine getiriyor, Türk-kuşu'nda gençler artık istikbalin göklerde olduğu inancı içinde yetişiyorlar.. Bir de uçak teknolojisini Türkiye'ye getirebilirsek artık gözüm açık gitmeyecek Gökçen.. Evet, sonunda savaşı bugün için piyade bitirir ama, geleceğin savaşları hep göklerde olacak. Göklere kim egemense savaşı da o kazanacak.. Hatta belki de bugün gördüğümüz en güçlü uçaklar bile o gün birer oyuncak gibi kalacak yeni uçakların, yeni silahların yanında.. Bir ülkeden bir ülkeyi dövebilecek, kendi insanını yitirmeden karşı ülkenin insanını yok edecek silahların yapılmayacağını söyleyebilir misin? Savaş teknolojisi acımasızca ilerliyor.. Biz saldırgan, başkasının toprağında gözü olan bir ulus değiliz. Ama başkasına da verecek bir karış toprağımız yok.. Emperyalizm bizim inançlarımızın, kitabımızın, dışında kalan bir konudur. Böyle olmasına rağmen, memleketimizi, toprak bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumak için her gün savaş olacakmış gibi ordumuzu, savaş araçlarımızı ve gereçlerini hazır bulundurmaya mecburuz.. Düşmanlarımızın Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus emeller henüz bitmiş değildir. Bu bugün için böyleyse, yarın için de böyle olacaktır. Yalnız askeri havacılığın değil, sivil havacılığın da bu savaşlarda önemli rol oynayacağını şimdiden görür gibi oluyorum. Kadınlı erkekli, cesaretinden bir nebze kaybetmemiş bir millet olarak ayakta durmalıyız..ğ Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu : ĞGökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..ğ ĞEmredin Paşam!.ğ ĞSavaşta nasıl bir görev almak isterdin?ğ ĞUçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..ğ ĞPeki ölümden korkmuyor musun?ğ ĞHayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.ğ Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu : ĞÖlümden korkmadığından emin misin?ğ ĞEminim Paşam!.ğ Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak: ĞAl bakalım şu tabancayı Gökçen..ğ dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu. ĞBunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.ğ Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk'ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir Ğtıkğ sesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek: ĞGökçen..ğ dedi. ĞSen tam bir Türk kızısın..ğ Sonra devam etti: ĞHavacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum.. Seni tek başına dış ülkelere göndereceğim uçağınla. Hatta Avusturaîya'ya..ğ 1937 yılı ilkbaharında bir sabah görev uçuşundan döndüğümde bölük arkadaşlarımda sevinçli bir heyecan gördüm. Bunun nedenini sorduğumda hiçbiri kesin bir yanıt vermediler. Ancak tüm konuşmalardan ve faaliyetlerden önemli bir şeylerin olduğunu anlamak mümkündü. Sonunda kendisini yakın bulduğum bir subay arkadaşı köşeye sıkıştırarak: ĞBen de sizden biri değil miyim? Ben de sizler gibi eğitim görüyor, uçmuyor muyum? Beni bir düşman gibi görerek sır vermek istemeyişinizin sebebi nedir Allah aşkına?ğ diye sor-' dum. O bu soruma şu yanıtı verdi: ğElbette bizden birisin Gökçen.. Ancak emir var. Bu konuda konuşulmayacak. Sanırım sabah erkenden gidiyoruz. Bir harekâta katılacağız..ğ ğBir harekâta mı?ğ ĞEvet..ğ ĞNerede?ğ ĞDersim'de! Burada küçük bir başkaldırma varmış. Bunu bastırmak için kafi emir aldık..ğ Öğreneceğimi öğrenmiştim. Görünüşe bakılırsa beni Dersim harekâtının dışında tutuyorlardı. Hemen bölük komutanımızın odasına koştum. ĞKomutanım..ğ dedim, ĞBen de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..ğ Komutan bir süre yül züme baktıktan sonra: ĞSenin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..ğ dedi; ĞAlay komutanı emir verirse gidebilirsin..ğ Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak. Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: ĞGökçen, bu önemli bir harekâttır..ğ dedi; ĞVe sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk'ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..ğ Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.1 Ankara'ya bizzat giderek durumu Atatürk'e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara'ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek : ĞNiçin geldiğini biliyorum Gökçen..ğ dedi. ĞAma bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.ğ Düşünmeden yanıt verdim : ĞO silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..ğ Yüzünde bir ışık yanıp söndü : ĞPeki..ğ dedi. ĞMadem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak'a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?ğ Ona şu yanıtı verdim : ĞHakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..ğ Sözlerim Atatürk'ü çok duygulandırmıştı : ĞO halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..ğ dedi. ĞÇünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!ğ Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson'u uzatarak şunları söyledi : ĞBu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!ğ Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da silahı öptüm : ğPaşam..ğ dedim, ĞBu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.ğ Burada, yeri gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim.. Atatürk'le zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana bir Simitvesson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli olamıyor, isabet kaydedemiyordum. Bir gün kendi tabancası ile isabetli atışlar yaptım ve her seferinde hedefi vurdum. Bunu görünce: ĞSenin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin..ğ İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah gidilecekti. Atatürk, Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi Çakmakla temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için iki defa benzin ikmali yapıyorlardı. İlk ikmal Ankara, ikincisi ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim. Onlara Ankara'dan katılacaktım. Durum komutana bildirildi. O gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bazı konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına : Ğİşte yine Türk kızına görev düştü..ğ dedi. ĞBizim Gökçen uçağı ile Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız değil bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim harekâtına katılacak.. Haydi şimdi sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah erkenden kalkacaksın..ğ İzin isteyip odama çıktım. Işığr söndürüp yatağıma yattım. Ellerimi yaşımın arkasına kenetleyip düşünmeye başladım. Tavanda savaş alanları görür gibi oluyordum. Bu isyan hareketinin nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kurban edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema filmi gibi geçiyordu.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım. Gözlerimi açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı: ĞHaydi çocuğum, vakit geldi!.ğ dedi. Kısa sürede hazırlanarak hareket ettik. Atatürk'te benimle birlikte geliyordu havaalanına. Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık desem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi.. Hayır yanlış söylüyorum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de bu işin sonunda benim dönmeme ihtimalimi düşünüyordu. Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında görünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamaya gelişi mo-rellerini yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı. Küçük savaş anıları anlattı. ĞBakın..ğ dedi. ĞGökçen de sizinle beraber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz..ğ Bizler de Ata'nın ellerini öperek uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde Ankara'dan havalandık.. Atatürk uçaklar tamamen gözden kay-boluncaya kadar alanda kalarak bizleri izledi.. 1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik alanına indik. Karargâhımız orası idi. Harekâtı Diyarbakır Alay Komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o tarihte ordu müfettişi olarak orada bulunan paşa ile eşi beni karşılamaya gelmişlerdi.. Harekâta katılan tek genç kız bendim. Üstelik de bunu bir havacı olarak yapıyordum. Bu nedenle paşalar beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere kadar Dersim'deki olaylar üzerinde duruldu. Üst rütbeli subayların hepsi aynı kanıda idiler: ĞBu ayaklanmayı çok küçük bir topluluk kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek, bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi yeniden büyük bir tehlikenin içine atarak parçalamanın yollarını aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi kötü ve çirkin emellerine erişmek!.ğ Buna hiç kimse uzak kalamazdı kuşkusuz. Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırlarını kanı ile çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti.. Biz havacılar olarak olayı kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu arkadaşlarımıza söylüyorduk. Karacıların da yüzlerinde, gözlerinde aynı inanç, aynı iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla göğüs göğüse savaşmışlar, bir büyük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı. Şehitlerimizin kani hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu.. İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak, Türküm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla? Peki, şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de aldatılmış zavallı bir grup silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere yöneliyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu soruya anlamlı bir yanıt verebilmek mümkün değildi. Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve dışarda uyu-, muyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, yapanların da en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla hoşgörüsü yoktu.. Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal.. Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır! Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse izin veremezdi. Vermedi de.. Oralarda sabah erken oluyordu. Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu. Son sözü şu oldu : ĞBugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanıbaşınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı?ğ Hep birlikte başarı dileklerine Ğsağol!ğ dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir keşifdi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu verdik. Yapılan görev sağlıklıydı. Komutan hayatından memnun bir şekilde gülümseyerek : ĞGökçen seni kutlarım!ğ dedi. ĞTam bir Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık tutacak nitelikte.. Şimdi git, biraz istirahat et.. Daha yapacak çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerilla savaşı vermeye niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan ayrılmayacağız..ğ Hazırlanan plana göre ben bir gün rasıt, (gözleyici) bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş arılıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım.. O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak oldukça tehlikeliydi. Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını öğretmenlerimiz çalıştırmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmaya çalışmamız gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada uçağımızın tekerlerini yerden kestik. Belirli bir yere kadar gittikten sonra her birimize verilen bölgeyi tarayarak görevi yerine getirecektik. Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum. Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri yerine getirdiğimiz için memnunduk ama, hava giderek daha da bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam edebilirdik? Bir ara rasıtım sigara paketine bir şeyler yazarak bana uzattı. Şunları yazmıştı : ĞEğer hava böyle gidecek olursa paraşütle atlamak için hazırlanalım!ğ Belki bunu yaz-makta hakkı vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu bölgeydi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde öl-dürmeleri işten bile değildi. Atatürk'ün gözleri hâlâ kulaklarımda çın-: lıyordu: ĞSana kendi silahımı vereceğim Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez içi doludur, dikkatli ol., umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya kar-şındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!ğ Elbette çekinmeyecektim.. Hava koşulları durumumuzun hiç de parlak olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak da o zamanların ilkel uçaklarından biriydi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine ola-nak yoktu. Arkadaşlarımın hakkı vardı. Düşerek parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp bir çıkış yolu aramamız en doğru hareket olacaktı. Ancak önce de belirttiğim gibi, ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk. Bizi kolay kolay ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa, daha yaşamamız gerekliydi. Yapacak çok işimiz vardı. Bir avuç havacıydık buralarda.. İşin bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada Kalabilecek kapasitede oluşu idi. Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz gerekiyordu. Ne yapmalıydık? Birden bulutların arasında bir ışık belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmaya başladım. Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı ama, biz nerede olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine düşebilirdik.. Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı : ĞYirmi dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!ğ İkimiz de derin bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere çelik kanatlarımızla yükselebilecektik.. Evet, tam yirmi dakika sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar olmak üzere herkes merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah Paşa ile i eşi, uçağımız yere iner inmez bize doğru koştular.. Abdullah Paşa : ĞÇok şükür sizler de sağ salim dönebildiniz..ğ dedi. ĞSizden önce bir uçağımız daha döndü. Uçak pilotu Teğmen Vahit yaralanmış. Onu hemen hastaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi atlatacak.. Şimdi sıra üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet almadıysa yakıtsızlıktan zorunlu inişe geçebilir.. Bu havada yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini yaşatacaklarını sanmam..ğ Bütün bunları çok büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah Paşa.. Eşinin gözlerine baktım. Dolu dolu olmuştu. İyi bir asker karısı olduğu halde, böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi. Onu teselli etmeye çalıştım : ĞŞayet şehit düşerlerse, bu onlar için en kutsal bir ölüm tarzı olacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz..ğ Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü: ĞHaklısın Gökçen..ğ dedi. ĞBir şerefli ölüm olur bu. Ama insan dayanamıyor nedense..ğ Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belasız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten, konuşmaktan kaçınıyorduk. Sadece Abdullah Paşa tam bir asker gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin garip tarafı o her şeyi açık açık söylerken, bizim içimize en ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm harekâta katılanlara egemen olmuştu. Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım : ĞDöndüler! Geliyorlar!. Geliyorlar!.ğ Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.. Görülecek bir manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar. Çok geçmeden bölükçe doğru hastaneye gittik. Yaralı arkadaşımız Teğmen Vahit'i ziyarete.. O da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti. Bizi görür görmez ilk sorusu şu oldu : ĞBütün arkadaşlar salimen dönebildiler mi?ğ Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte.. Vahit teğmenin beni çok duygulandıran bir sözünü yaşam boyu unutamadım. O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız: ĞGökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı.. Gazilik payesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.-ğ Vahit bir süre sonra iyileşerek hastaneden çıktı, kendisine ujray istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok.. O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere ders vermek için çırpınıyordu.. ĞBeni görev yapma şerefinden yoksun bırakmayın!ğ diye çok direndi ama, komutan geleceği açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde ısrar etti.. Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte. Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara'ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyiedi: ĞSeninle iftihar ediyorum Gökçen! Yanlız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeye-cektir. Türkiye Cumhuriyeti'ne, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz. Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir mem-lekettir.. Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır. Bizim ne bir başkasının bir karış top. rağında gözümüz vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu şu vesile ile bir kere daha dünyaya du-yurmak isterim.. Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür.. Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya, kahrolmaya mahkûmdur..ğ

DERSİM ZAZA TARİHINDEN KRONOLOJİK KESİTLER:

 
 
395
Büyük Roma Devletinin ikiye bölünmesi sırasında, Dersim Doğu Roma Devleti’nin sınırları içerisinde kalır.
 
559-552
Med devleti Farslar tarafından yıkılır.
 
669 Miladi
Dersim bölgesi Rumlardan, Arapların idaresi altına geçer.
 
 
 
 
1093
Selçuklular Bizansları yenip, Van, Diyarbakır, Bitlis, Muş, Sason ve Bingöl’ü ele geçirirken, Dersimlilerin karşı koyuşu sonucu Dersim’e boyun eğdirmezler
1228 ile çelişkili gözüküyor ?
1224 M
Moğollar, Harzem ve Selçuklular’a karşı yaptıkları saldırılar döneminde Dersimliler dağ geçitlerini tutup yol vermezler.
Moğollar Anadoluyu aldıktan sonra Erzincan üzerinden Dersim’e saldırırlar. Kızıl Kilise civarında 2 ay süren çarpışmalar sonunda, Moğollar geri çekilmek zorunda kalırlar.
1250 ile çelişkili
1228
1228 yılından sonra, Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykubat’ın bölgedeki Mengücekliler’in hakimikyetine son verince, Dersim Anadolu Selçukluları’nın hakimiyet alanı içine girer. Bu yıllarda Horasan’dan Dersim’e bir kısım Alevi aşiretleri gelir. Bunlar Dersim ve Erzincan civarına yayılırlar.
Sa 12
1243
Bu yıl Selçuklular’ın Moğollara karşı Kösedağ mağlubiyeti sonrasında Bölge Moğolların nüfuz sahasına girer.
 
1250
Moğol hakimiyetinden sonra bölge 1250 tarihinden itibaren İlhanlı Devleti’nin nüfuz alanı içine girer.
Sa-14
1300 M
Horasan’dan şu aşiretler Dersime gelirler: Şeyh Hasanan, Kureyşan, Hormekan, İzolan, Şadyan, Karsanan, Millan, Bamasuran
 
N. Dersimi „Bu aşiretler Dersim’e geldiklerinde tamamen Zaza diliyle konuşurlardı“ der
 
1328 M
Akkoyunluların Erzincan Valisi Dersim’in bağımszlığına el uzatmış, bu nedenle meydana gelen çarpışmalarda Dersimliler tarafından öldürülür.
 
1335 M
Kureyş ve Bamasuran aşireti Alaaddin Selçuk tarafından halifelik ünvanını alırlar
 
Bunlara aynı ünvan daha sonraları Sultan Orhan ve Murat Paşa tarafindan da verilir
 
1514
Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’i yanip Safavi Devletine son verdiği sırada, Dersimliler, Dersimi korur, dönemin önemli üssü sayılan Kemah Kalesini Dersimliler savunurlar.
 
1515
Yavuz Selim, İdrisi Bitlisi ile yaptığı bir anlaşma sonucunda yapılan Kemah seferinde Kemah Kalesi düşer. Bir çok kişi idam edilir. Sivil halkın bir bölümü Dersime göç eder.
 
1635
4. Sultan Murat çevredeki Kürt beyliklerini ortadan kaldırmak için seferler düzenler.  Dersim üzerine de yapılan sefer başarısızlıkla sonuçlanır.
 
1847
Dersim Sancağı teşkil edilir ve sancak Erzurum vilayetine bağlanır.
Pi-24
1861
1861-1866 yılları arasında Erzincan Ordu Mareşalı Mehmet Derviş Paşa bir kaç kez Dersim’e seferler düzenler. Fakat her seferinde Dersim’e girmeyi başarmaz. Bu savaşlarda Dersimliler yüklü savaş malzemeleri elde ederler.
Pi-25
1863
Pülümürlü Şah Hüseyin tutuklanarak önce İstanbul’a, oradan da Vidin’e sürülür.
 
1877
Koçan aşiteri vurgun vurma amacıyla Kemaliye üzerine yürür. Buna karşı Harput’tan bir nizamiye taburunun getirilmesi üzerine Ferhatan aşireti Koçanlara destek çıkar. Çıkan şiddetli çarpışmalar sonunda Dersimliler yenilgiye uğrarlar. Ferhatan aşiret reisi Alişan Ağa ile birlikte bir çok Zaza önderi tutuklanarak Sinop’a sürgün edilirler.
p. 11, sf.28
1877-78
Rus-Osmanlı savaşlarında, Osmanlıların Dersimlilerden istenen istekleri karşılık bulamaz. Bu nedenle Dersimlileri cezalandırmak üzere 1878 yılında Kürt İsmail Paşa kumandasındaki kuvvetler Hozat tarafından özellikle Bahtiyaranlar üzerine seferler başlattı. Başarısızlıkla sonuçlanan bu seferler sonucu, Kürt İsmail Paşa görevden alınır ve yerine Muhtar Ahmet Paşa getirilir. Fakat o da başarısız kalır.
 
1879
Dersim ayrı bir vilayet statüsünü kazanır ve Erzurum’dan ayrılır.
Pi-24
1886
Dersim yeniden mutasarraflığa indirilir.
Pi-24
1888
Merkez Hozat olmak üzere Ovacık, Çemişgezek, Çarsancak Bingöl), Mazgirt, Pertek, Kuzican (Pülümür), Kızılkilise (Nazımiye) ve Pah kasabaları ile Dersim yeniden vilayet durumuna getirilir.
Sa-17  bu tarihte elazığa bağlanır der
1891
Dersim’in zor kullanılarak boyun eğmesinin mümkün olmadığını anlayan İstanbul Hükümeti sözde yumuşama politikasını güder. Mareşal Zaki Paşa Dersim’e görüşmelere gönderilir. Zeki Paşa bir çok aşiret reisinin çocuklarını İstanbul’a özel okullara göndermeye muvaffak olur.  Bu yumuşama 1907 yılına kadar esas olarak sürer.
 
1892
Dersim sancak statüsüne indirilir ve Mamuretü’l-Aziz (şimdiki Elazığ) vilayetine bağlanır. Bu dönem Dersim sancağı, Hozat merkez kaza olmak üzere, Ovacık (Pulur), Çemişgezek, Çarsancak, Mazgirt, Kızılkilise (Nazımiye) ve Pah kazalarından oluşmaktaydı.
Sa-17 bu tarihi 1888 olarak yazar
Pi-24
1902
Kalan aşireti reislerinden, Danzik ve Aşkirek köylerinde oturan Bako Ağa, Erzurum yoluyla Türkiye’ye gelen bir Rus konsolosunu esir alır. Bu olay Türk ve Rus hükümetleri arasında gerilime neden olan olur. Bako Ağanın bazı isteklerinin Türk hükümeti tarafından kabul edilmesi üzerine, konsolos serbest bırakılır.
 
1903
Dersim Mutasarrıfı Arif Bey, Dersim’in ‘ıslah’ esaslarına ilişkin bir rapor hazırlatır. Aynı yılın sonlarında Dersim Mutasarrıfı Celal Bey de 1903-1906 yıllarını kapsayan bir ‘ıslahat’ raporu hazırlar.
 
1907
Kureyşan aşiret reisi Ali Çavuş 4000 kişilik bir kuvvetle Elazığ yönüne, Koç, Reşik ve Semkan aşiretleri ise Kemah üzerine yürürler.
 
Bu dönemde Yarbay Halis Bey yedi tabur askerle Semkan aşireti üzerine gönderilir. Değirmendere yöresinde kuşatılan Türk askerlerinin silahlarına el konulur. Yarbay Halis Bey bu çatışmada öldürülür.
 
.
1908
Koçan aşiret reisi İdare İbrahim Ağa, Karabal aşireti reisi Kanko oğlu Mehmet ağanın evine gidip barışır. Sağlanan barış sürecinden sonra Şavak bölgesinde bulunan yedek jandarma kuvvetlerinin silahlarına, Hozat ile soğuksu arasındaki erzak ve cephanelere el konulur. Kakber merkezinde kurulu bulunan karakoldaki  askerler, yenilince silahlarını bırakıp Laçinan aşiretine sığınıp himayelerine girerler. Pülümürü ise Keçan aşiret reisi Bako Ağa etkisi altına alır..
 
1908
Bu karşı koyuş hareketine karşı Diyarbakır ’dan gelen taburlar Elazığ’daki Neşet Paşa tümeni ile birleşir. 22 taburdan oluşan ordu birlikleri, Ferhat, Karabal ve Koçan aşiretleri üzerine sefere çıkar. Bargini, Surpyan ve Cevizlik bölgeleriyle Pertek-Hozat yolu boyunca şiddetli çarpışmalar olur. Bu çatışmalarda Ferhadan aşiret reislerinden Askeri komutan Keko Ağa vurulur. 15 Haziranda Neşet Paşa kumandasındaki kuvvetlerle Hozat yönünden Dersim’e sefer başlatılır. Bu ordu birlikleri 31 gün sonra, Dersim’de ilk defa Tujik dağına varırlar. Ağdatta karargah kurulur.
 
1908
Ferhadan aşiret reisi Diyap Ağa kıyafet değiştirerek Dersim’den Trabzon’a giderek, Dersim’e yapılan askeri hareketleri protesto etmek amacıyla İstanbul’a telgraf çeker. Diyap Ağa’nın İstanbul’a çağrılması üzerine İstanbul’a gider. İçişleri ve Dışişleri bakanlıkları ile görüşmeler yaptığı sırada tutuklanıp Diyarbakır ’a gönderilir.
 
1908
Diyarbakır’da tutuklu bulunan Dersimlilerden Nuri hapishanede ölür. İdare İbrahim Diyarbakır kalesi duvarlarından atlayarak kaçar ve Dersim’e gelir. Tutuklu bulunan Diyap ve Cemşit Ağalar da aynı yıl Meşrutiyetin ilanından sonra serbest bırakılırlar. 
 
1909
15 Mart 1909’da Mareşal İbrahim Paşa 4. Ordu Kumandanlığına tayin edilir. 30 Haziran 1909’da Pülümür’e ve Erzincan üzerinden Ovacik’a askeri hareket emirleri verilir. 22 Temmuz’da Ovacık, Hopik bölgesinde karargah kurulur. Aşiretlerle yapılan görüşmelerde silahların teslim edilmesi istenir. Ovacık aşiretlerinden Aslan ve Beytanlar, İbrahim Paşanın kurulmuş ileri karakollarına saldırılar düzenlerler. Halk köylerini boşaltarak dağlara, ormanlara ve vadilere çekilir. Mercan Boğazından gelen erzak ve cephanelere Dersimliler el koyar. Diyarbakır ve Harput’tan gelecek erzak, cephane ve yardım kollarının önü ise Maksudan, Şemikan, Resikan ve diğer aşiretler tarafından kesilip bir savunma hattı oluşturulur. İbrahim Paşa kuvvetleri 15 Ağustos 1909’da Dersim’den Erzincan’a çekilmek zorunda kalır.
 
1912
Hozat’ta Vali olarak bulunan Kemahlı Sağır oğlu Sabit, İttihat ve Terakki projelerini gerçekleştirmek üzere Hozat’ta jandarma ve milis alayları oluşturarak Seyit Rıza harekâtını başlatır. Doğu Dersim aşiretlerinin bir kısmı da Seyit Rıza ile birleşerek savaşa katılırlar. Kanlı çatışmaların yaşandığı bu harekât, Seyit Rıza kuvvetlerinin zaferi ile sonuçlanır.
 
1915
Yaz aylarında Ruslar büyük kuvvetlerle Erzurum cephesinden saldırıya geçer. Bunun üzerine Enver Paşa Dersim aşiret reislerini Vali Sağır oğlu Sabit Bey aracılığı ile Elazığ’a davet eder. Dersimliler bu daveti kabul ezmezler. Bu kez Dersimlileri ikna etmek için Haci Bektaş evlatlarından Çelebi Cemalettin Efendi Erzincan’a gönderilir. Cemalettin Efendi Dersim aşiret reislerini Erzincan’a davet eder. Fakat onlar görüşmelerin Dersim içinde yapılmasını istediklerini belirtip Erzincan’a gitmezler. Ziyareti sonuçsuz kalan Çelebi Efendi geri dönerken Baytar Nuri’ye şunu söyler: „atam Haci Bektaş size daima yardımcı olsun, sizden çok memnunum. Dersimlilere selam söyleyiniz, savaşa katılmadıklarından … memnun kaldım. Bu sözümü gizli tutunuz.“
 
1916
14 Şubat 1916’da Ruslar Erzurum’u alırlar. 30 Mart 1916’da Doğu Dersim aşitleri Demenan, Haydaran, Kureyşan, Karsan, Alan, Şeyhan, Suran, Yusufan ve Pilvenk aşiretleri 10 bin kişilik silahlı kuvvetlerle Mazgirt, Nazimiye ve kısmen Hozat ve Pertek merkezlerini işgal ederler. Türk memurları görevlerinden alınırlar.
.
 
1916
23 Nisan 1916’da 1. Kolordu Kumandanı Şevket Bey, Çerkez Alaylarıyla birleşerek Pertek ve Çarsancak bölgelerine askeri harekât düzenler. Pilvenk aşiretleri ile şiddetli çatışmalara girilir. Köylerin büyük bir bölümü yağma edilir ve yakılır.
Aşiretler, askeri harekâtın derhal durdurulması yönünde protestolar telgrafları çekerler. Mercimek dağlarında mevzi almış Çerkez Alayları üzerine yapılan hücumlarda kumandanı ile birlikte alaya büyük zaiyat verilir. Geride kalan suvariler Elazığ’a çekilmek zorunda kalırlar.
Dersim’de başlayan bu genel ayaklanma üzerine Yarbay Şevket Tümenlerinin, Dersim’den çekilmeleri emri verilir. Emir telgrafla bütün aşiretlere iletilir. Yakılan köyler için tazminat verileceği  bildirilir.
 
1916
25 Haziran 1916’da Ruslar Erzincan üzerine hücum ederler. Türk Ordusu, Dersimlilerden umduğu yardımı bulamaz. Sadece Balaban aşireti reisi Gül Ağa Ruslara karşı savaşa sokulur. Savaşta yaralanan Gül Ağa aşireti ile topraklarını bırakarak önce Erzincan’a gider. Türk ordusundan gerekli yardımı bulamayan Gül Ağa 5 Temmuz 1916’da pişman halde Dersim’e iltica eder. 11 Temmuz 1916’da Erzincan düşer ve Rusların eline geçer.
 
1916
Türk Ordu kumandanlarının hilelerine karşı, Ovacık ve Gülap aşiretleri Kemah Boğazına doğru çekilmekte olan 28. ve 36. Tümenlerin önünü keserler. Tümen fertleri teslim alınır. Askeri teçhizatları ellerinden alındıktan sonra askerler serbest bırakılır.
.
 
1916
13 Ağustos 1916 gününde Ovacık aşiretleri Pulur’da hümete ait olan yerleri işgal edip, Türk Hükümet memurlarını kovarlar. Jandarmaların
silahlarına el konulur. Silahsızlandırıldıktan sonra serbest bırakılırlar.
 
Dersimliler, Rus komutan Lahof ve Ermeni Komutan Murat Paşa ile görüşmelerde bulunurlar. Özellikle Ovacık bölgesinde geçici bir siyasi varlık statüsü taraflarca kabu edilir.
Sa-112
1916
Hamidiye Alayları Türk güçleriyle birlikte Rus ordularına karşı savaşa girerler. Yer yer intihar eylemlerine girişirler. Uğradıkları feci yenilgi sonrasında bu alaylara gönüllü fertler veren aşiretler, yurtlarını terk ederek Anadolunun içlerine göç etmek zorunda kalırlar.
 
1918
1917 Ekim Rus Devrimi dolayısıyla Rus orduları Erzincan’dan çekilmeye başlar. Rus Kumandan Lahof 1918 Ocak ayında Erzincan’ı terk etmek zorunda kalır. Ermeni kumandan ise Dersimliler ve Alişer ile bir müddet görüşmelere devam eder. Görüşmeler olumlu bir sonuca varamaz. Hatta yer yer gergin ilişkiler yaşanır. Bu durum Dersimlileri Türklere yakınlaştırmaya neden olur.
 
1918
13 Şubat 1918’de Seyit Rıza kuvvetleri Munzur’u aşıp Erzincan merkezini işgal ederler. Hareket Erzuruma kadar genişler. Seyit Rıza kuvvetleri Erzurum’a girerler.
 
1919
Türk Hükümeti Dersim’e Kürt aşiret alayı kumandanı Cibranlı Halit kuvvetlerini yollar. Alay Ovacık’a girer ve burada yeniden kaymakamlık oluşturulur.
 
1920
Temmuz 1920 yılında Mısto kumandasındaki Koçgirili kuvvetler Zara’nın Çulfa Ali Türk karakoluna baskın düzenleyip askerleri esir alırlar. Bu hareket Koçgiri isyanı olarak tarihe geçer. 20 Ekim 1920’de Dersimden hareket eden bir kuvvet, Giresun’dan Eğin’e gelmekte olan Türk cephane kuvvetlerini Kuruçay ilçesinin Kamlo bölgesinde kuşatıp, cephanelere tamamen el koyarlar.
 
1920
Meço Ağa, Diyap Ağa, Mustafa Bey, kol ağalıktan emekli ve uzun zamandır Sivas’ın Aziziye kazasına yerleşmiş Karabal aşiretinden Kango oğlu Ahmet Ramiz, binbaşı Hasan Hayri, Dersim milletvekilliğine tayin edilirler.
 
1921
6 Mart 1921’de Sivas Ümraniye merkezi kuşatılır. Buradaki Türk Alayı teslim olmaya mecbur kalır. Alay komutanı Halis, oluşturulan Harp Divanı tarafından ölüme mahkum edilir ve Ümraniye merkezinde kurşuna dizilir. Türk Alayının tüm top, makineli tüfek ve askeri donanımına el konur.
 
8 Mart 1921’de Ovacık Pezgewr aşireti reisi Bıra İbrahim, Maksudan reisi Polis Munzur, Çırpazin nahiyesi müdürü Mustafa, Arslan Aşiret reisi Mahmut Ağalarla Alişer’in kumanda ettiği 2500 mevcutlu bir kuvvet Koçgirililere yardım için hareket eder. Munzur dağlarını ve kışın karını hediklerle aşarak Kemah’a varırlar. Kemah merkezini işgal edip, Hükümet Konağını yakarlar. Kaymakam ve jandarma komutanını esir alırlar. Daha sonra Kuruçay ilçesini de işgal edip buranın derbeylerinden şehsivar oğlu Mahmut ve arkadaşlarını tutuklayarak kaymakamla birlikte Ümraniye merkezine götürürler. Bu kuvvetler Refahiye ilçesini, Divriği bölgesi nahiye merkezlerini, Koçhisar ilçesinin Celallı nahiyesini de ele geçirirler.
 
1921
14 Mart 1921’de Hükümet bölgesel seferberlik ilan eder. 15 Mart 1921’den itibaren Sivas, Elazığ ve Erzincan vilayetlerinde sıkıyönetim ilan edilir.
20 Mart 1921’de Giresunlu Topal Osman’ın çete alayı Refahiye üzerinden Koçgiri’ye cephe açar.
 
1921
21/22 Mayıs 1921 gecesi 400 kişilik bir kuvvetle Dersimliler Kemah’ın güneyine, 30 Mayısta da 500 kadar bir güçle Ilıç’a saldırırlar.
Sa-39
1921
30 Mayis’ta Dersim’den Koçgiri’ye yardım maksadıyla giden 500 kişilik kuvvet, 2 Haziran 1921 günü yenilir. Bunun üzerine Alişan Bey ve arkadaşları 17 Haziran’da teslim olurlar. Koçgiri isyanı böylelikle bitmiş olur.
Sa-40
1921
15 Haziran 1921 günü, Seyit Rıza Ovacık aşiretlerinden oluşan 1000 kişilik bir kuvvetle, Erzincan’da Erzincan Valisi Ali Rıza, Milletvekili Hacı Fevzi ve bir kısım ileri gelenle, M. Kemal ve Hükümetin isteği üzerine bir görüşme yapar. Görüşmede Baytar Nuri ve Koçgirili Alişan da hazır bulunur. Dersimlilerin hazırladıkları 24 madelik istek paketi kabul görmeyince, görüşmeler kesilir. Bu görüşmeler neticesinde Koçgirili Alişan ve Haydar’ın aileleri ile birlikte yerlerine dönmelerine olanak sağlanır. Yunan ordularının yenilgisinden sonra Haydar ve Alişan İstanbul’a çağrılırlar ve orada zorunlu ikâmete tabi tutulurlar.
 
1922
Dersim, 1922 yılında Harput vilayetinden ayrılarak il durumuna getirilir.
Sa-42
1924
30 Aralık 1924’te Şeyh Sait bulunduğu Hınıs’tan çıkar.
 
1925
Şeyh Sait Diyarbakır’a 32 km mesafede bulunan Piran köyüne, kardeşi Abdürrahim’inde bulunduğu 13 Şubat 1925 günü köye gelen Jandarma Birliği gelir.Müfrezenin teğmeni, Şeyh Sait ile birlikte köye gelen silahlı insanlardan özellikle dördünün teslim edilmesini ister. Bu istek red edilince istenmeden çatışma çıkar. Jandarma Müfrezesinden 1 ölü ve 2 yaralı olur. Böylece tarihe „Şeyh Sait İsyanı” olarak geçen „isyan“ fiilen başlamış olur.
 
14 Şubat 1925’te Darahini vilayeti işgal edilir.
 
17 Şubat 1925’te Çan şeyhlerinden Mustafa ve İbrahim’in kuvvetleri Çapakçur’u işgal ederler. Aynı kuvvetler Varto’yu da zapt ederek alanlarını genişletmeye çalışırlar. Fakat bu hareket Varto aşiretlerinden Hormek ve Lolan aşiret reislerinin ihaneti sonucu başarılı olmaz.
 
20 Şubat’ta Palu kazası, Palulu Şeyh Şerif’’in emrindeki kuvvetlerin eline geçer.
 
21 Şubat’ta 14. Süvari Alayı Hani’de, 11 Süvari Alayı ise Cüzi’de esir alınır.
 
24 Şubat 1925 günü (ND’ye göre 5 Mart) Gökdereli Şeyh Şerif ve Yado kuvvetleri Elazığ vilayetini ele geçirirler.
 
29 Şubat 1925’te Ş. Sait’in kardeşi Şeyh Abdürrahim komutasındaki kuvvetler Arğıni, Maden ve Siverek kazalarını işgal ederler.
 
7-8 Mart 1925 gecesi Şeyh Sait güçleri  Diyarbakır’ın kuşatılmasına girişirler. Fakat kuşatma yenilgi ile sonuçlanır.
 
Hasananlı Halit Bey komutasındaki kuvvetler. Şubat-Mart 1925 tarihleri arasında Solhan, Varto, Malazgirt ve Muş bölgelerini işgal ederler. 19 Mart 1925’te Muş’a hücum ederler.
 
31 Mart günü Hani, tekrar Türk ordu kuvvetlerinin eline geçer.
 
1 Nisan 1925’te Silvan ve Lice Türk ordu birliklerince geri alınır..
 
5 Nisan günü Palu ve Piran geri alınır.
 
8 Nisan 1925’te Şeyh Serif, Çapakçur’da yakalanır. Zaza Yado kuvvetleri ise kuşatma çemberini yarıp Çapakçur dağlarına çekilir. Yado ve geri kalan kuvvetleri 1927 yılı başlarında Suriye’ye iltica etmek zorunda kalırlar.
M. Toker s.47
 
N. Dersimi 8 Şubat 1925 tarihinde bu olayın olduğunu yazar. (KTD-s. 118)
 
 
1925
14-15 Nisan 1925 gecesi, Şeyh Sait ve arkadaşları Varto’nun Abdürrahman Paşa köprüsünde teslim olurlar.
M. Toker s.124
 
N. Dersimi yakalanma tarihini 24 Nisan olarak yazar (KTD-s. 123)
1925
27 Nisan 1925’te Palu ve Çapakçurlu 400 genç Elazığ’da asılırlar.
 
1925
Şeyh Sait ve 47 arkadaşı 29 Haziran 1925 günü Diyarbakır’da idam edilirler.
M. T, s166.
 
ND 4 Eylül 1925 tarihinde idam edildiklerini yazar. KTD, s.124)
 
1926
Dersim’de Cığız Mehmet Ali kumandasında oluşturulan 100 kişilik bir kuvvet, Zara’ya gönderilir. Koçgiri harekâtı sırasında ihanet eden Ginyan aşiret reisi Murat Paşa Zara’da kendi konağında bu kuvvetlerce vurulur. Ve bu tarihle birlikte Koçgiri isyanı da tamamen sona erer.
 
1926
2 Şubat 1926 tarihinde Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey Dersim hakkında bir rapor hazırlar. Aynı yıl dönemin Diyarbakır Valisi Ali Cemal’de Dersim’de yaptığı incelemeler sonucunda bir rapor hazırlar.
 
1926
Bir çok aşireti temsilen Dersim’de oluşturulan bir heyet Ankara’ya giderek Hükümet ile bir görüşme yapar. Görüşmede, sürgün olan Dersimlilerin ve Şeyh Sait isyanı döneminde batıya sürgün edilen göçmenlerin geri dönmeleri talebi öne çıkar. Bu görüşmeden kısa bir süre sonra af ilan edilir. Sürgünler yurtlarına geri dönerler.
 
Bunlar arasında, Nisan 1925’te Elazığ’ın işgali döneminde Şeyh Sait kuvvetlerine, Doğu Dersim aşiretlerinden Hıran, Lolan, İzolan, Suran aşiretleri ile arkadan vuran Şadan aşiret reisi Ohili Necip Ağa da vardır.
 
1926
19 Eylül 1926 tarihinde Koçuşağı Aşireti üzerine bir tedip harekatına karar verilir. 28 Kasım 1926 tarihinde verilen bir emirde harekatın bittiği belirtilir.
Sa-49-50
1926
Diyarbakır Valisi Ali Cemal Dersim’e gelir. Vali, Hozatın Karaca köyünde Seyit Rıza ile bir görüşme yapar.. Bu görüşmeden bir gün sonra da Hozat’ta Diyarbakır’dan Genel Müfettiş İzzet ve Elazığ valisi Rıza’nın da olduğu bir görüşme daha yapılır.Vali, görüşmeler sırasında özellikle Koçuşağının yok edilmesini gündeme getirir.
 
1927
Diyarbakır Valisi Ali Cemal Ovacık’ta Ziyaret köyünde, Arslan, Beytan, Pezgevran ve Maksudan aşiretlerindan oluşan bir heyetle bir görüşme yapar. Vali, bu toplantıda Koçan aşiretlerini sözde „ıslah“ etmek için yakında başlatılacak harekâta destek için geldiğini ısrarla belirtir.
 
1927
Koçan, Resik ve Semkan aşiretleri üzerine harekât birlikleri gönderilir. Koçanlar Amutka karakolunu basar silah ve cephanelere el koyarlar. Bu yıl yapılan harekât başarısızlıkla sonuçlanır.
 
1928
1928 yılının başlarında merkezi Diyarbakır olmak üzere 1. Genel Müfettişlik kurulur. Genel Müfettişliğe İbrahim Tali getirilir.
1927 sonları ? SA-51
1929
6 Mayıs 1929 günü Seyit Riza’nın büyük oğlu Şeyh Hasan, Karabalan reisi Kango oğlu Mehmet Ali, Ferhadan reisi Cemşit, Aşağı Abbasan reisi Zeyno oğlu Ahmet ve Baytar Nuri’den oluşan bir Dersimli heyetin Diyarbakır’da Ibrahim Tali ile bir görüşme yapacağını bildiren bir telgraf çekilir. Heyet İ. Tali ile Diyarbakır’da bir görüşme yapar.
 
1930
Merkezi Diyarbakır’da olan 1. Umum Müfettişliği tarafından Dersim hakkında bir rapor hazırlanır.
 
Sa-55
1930
8 Ekim 1930’da Başbakan İnönü, Bakanlar Kurulunca Pülümür’e karşı bir tedip harekatına karar verildiğini açıklar. Harekat daha sonra Nazımiye ve Ovacık’a kadar genişletilir. 20 Ekim 1930’da Pülümür bölgesi Keçalan aşireti köylerine bir uçak filosu eşliğinde hareket başlatılır. 27 Ekim günü Dersimlilerin başlattığı karşı saldırıda bir uçak düşürülür. 11. Tabur komutanı Sırrı ve askerleri silahlarıyla birlikte teslim alındılar. Pülümür harekatı 14 Kasım’da son bulur.
 
1931
1931 yılında biri, Büyük Erkân-ı Harbiyece, diğeri 1930 Pülümür harekatının ikinci safhasını yöneten 3. Fırka Kumandanı Halis Paşa tarafından Dersim hakkında iki rapor hazırlanır. Keza 21 Aralık 1931 tarihinde Birinci Umum Müfettişi İbrahim Tali de Dersim hakkında ayrıntılı bir rapor hazırlar.
Sa-56
1931
İlan edilen aftan yararlanan Koçgirili Haydar ve Alişan’ın Koçgiri’ye dönmelerine izin verilir. Fakat kısa bir zaman sonra Haydar ve Alişan’a suikast düzenlenir. Bunların bulunduğu oda bombalanır. Alişan param paramparça vaziyette ölürken, Haydar ağır yaralı olarak kurtulur.
 
1933
Atatürk’ün yakın arkadaşı ve bir dönem İran’da büyükelçilik yapmış olan Hüsrev Gerede 21.12.1933 tarihinde Doğu’nun ‚ıslahı’ ile ilgili bir rapor hazırlayıp raporu, Başvekâlet, Büyük Erkân-ı Harb ve Hariciye Vekâleti’ne gönderir.
 
1934
7 Haziran 1934 tarihinde Büyük Millet Meclisinde 2510 numaralı „İskan Kanunu“ müzakere edilir. Sözkonusu kanun 14 Haziran tarinde kabul edilir ve 21 Haziran 1934 tarihli Resmi Gazete’de 2733 sayı numarası ile yayınlanarak yürürlüğe girer. Bu kanunda direkt Dersim’i hedef alan hükümler yer alır.
Sa-57.
Kanun içerikleri SA--58
1935
25 Aralık 1935 tarihinde Meclis, 2884 nolu „Tunceli Vilayeti’nin idaresi Hakkında Kanun„ u kabul eder. Kanun 2 Ocak 1936’da 3195 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe girer.
Sa-61
1936
2 Ocakta çıkarılan Tunceli „kanunu“ gereği Tunceli v ilayeti kurulur..
Sa-61
1936
Dersim Bölgesi Valiliği adı ile bir teşkilat kurulur. Teşkilatın başına General Abdullah Alpdoğan getirilir. Bu teşkilatla valiye geniş yetkiler verilir. Abdullah Alpdoğan’a aynı zamanda görev alanı Elazığ, Dersim ve Çapakçur (Bingöl) vilayetlerini kapsayan Üçüncü Genel Müfettişlik görevi de verilir. Kısa bir süre sonra bu illerde sıkıyönetim ilan edilir.
Sa-44 buna 4. Umumi Müfettişlik olarak bahseder.
1937
Silah toplamak bahanesi ile Dersim’e askeri birlikler gönderilir. Bunlara karşı Hozat’ın Bahtiyar, Yukarı Abbas, Karabal ve Ferhat aşiretleri, Nazimiye’nin Haydaran, Mazgirt ilçesinin Demenan ve Yusufan aşiretleri baş kaldırırlar. 21-22 Mart 1937 gecesi Pah köprüsü Demenan ve Haydaran aşiretleri tarafından yakılır. Pah nahiyesi karakolu basılır.
Sa-80,  Pah ve Kahmut arası Kahmut köprüsü yazar.
1937
Türk Hükümeti yerel seferberlik ilan eder. 1908-1909-1910 doğumlular silah altına alınırlar.
 
1937
26 Nisan 1937 tarihinde Sin nahiyesindeki Askisor karakolu basılır.
Sa-127
1937
3 Mayıs 1937 tarihinde Hava Kuvvetlerine bağlı bir uçak filosu Keçiseken köyünü bombalar. “Tunceli tedip harekâtı” böylelikle fiilen başlamış olur.
Sa-128
1937
4 Mayıs 1937 tarihinde Bakanlar Kurulu, Mustafa Kemal ve Fevzi Çakmak’ında bulunduğu bir toplantıda Tunceli hakkında oldukça gizli kararlar alırlar.
Sa-129
1937
14 Mayıs 1937 tarihli nüshasında Dersim’de huzurlukların olduğuna değinen Son Telgraf Gazetesi, hükümet tarafından bir kaç gün süreyle kapatılır.
Sa-132
1937
6 Haziran 1937 günü Kızıldağ ve çevresi Sabiha Gökçe’nin kullandığı uçakla bombalanır.
Sa-131
1937
18 Haziran tarihli Tan ve Son Telgraf gazeteleri, Hükümetin belirlediği „Dersim Islahat Programı“nın ana hatlarını yayınlarlar
SA-133
1937
75 yaşındaki Alişer ve eşi Zarife, Rehber’in ihaneti sonucu 9 Temmuz 1937 tarihinde vurulurlar. Bu ikisinin başları kesilerek ordu birliklerine teslim edilir.
Sa-95
1937
26 Ağustos günü Bahtiyaran savaşçılarından Şahan Ağa Pırço’nun oğlu Hıdır tarafından vurulur. Kesik başı Hozat’a götürülür.
Sa-141
1937
5 Eylül 1937’de Seyit Rıza Erzincan’da tutuklanır.
10 Eylül SA-141 ?
1937
Baytar Nuri 11 Eylül 1937 yılında yurt dışına çıkar.
 
1937
19 Ekim günü Genelkurmay Başkanlığı yayınladığı bir emirde, sonucun alındığı ve kışın da başlamış olması nedeniyle birliklerin 22 Ekim’den itibaren garnizonlarına dönmeleri istenir.
 
1937
4 Kasım’da devam eden duruşmada, Dersimli tutuklular hakkında iddianame okunur. Seyit Rıza ve arkadaşları için idam istenir.
 
1937
10 Kasım 1937’de Seyit Rıza ile birlikte 11 Dersimli tutukluya idam kararı, 33 kişiye ağır hapis ve 4 kişiye de beraat kararı verilir.
15 Kasım SA-147 ?
1937
18 Kasım 1937 sabahı Seyit Rıza ve 11 Dersimli Elazığ’da Buğday Meydanında idam edilirler.
Sa-147, 7 kişi yazar.
1937
Seyit Rıza’nın idamından sonra, hain Rehber ve oğlu, Genel Kurmayın emri ile Teştak bölgesinde kurşuna dizilirler.
 
1937
1937 yılı sonlarında Şeyh Sait’in Suriye’de bulunan kardeşi Şeyh Abdullah ve arkadaşları göçmenler, Dersim savaşçılarına katılmak üzere Türkiye’ye girerler. Diyarbakır bölgesinde pusuya düşürülen Şeyh Abdullah ve arkadaşları öldürülür.
 
1938
2 Ocak 1938 günü asker kaçaklarını toplamakla görevli jandarma müfrezesi pusuya düşürülür. Keçel ve Baluşağı mensuplarınca düzenlenen bu eylemde 7 jandarma eri Mansuluşağı köyünde vurulup, öldürülür. Bu olayı takip eden günlerde Mercan karakolu basılıp, iki jandarma eri öldürülür.
Sa-149
1938
Genelkurmay Başkanlığı 21 Mart 1938 günü yayıladığı bir emirde, Haziran ayında başlaması uygun görülen tekil ve silah toplama harekâtının hükümetçe karar altına alındığını bildirir.
Kararlar: SA-152
1938
1938 İlkbaharı ile birlikte Türk ordusu Dersim üzerine büyük çaplı bir seferberlik başlatır. Ağır top, uçak ve tanklar eşliğinde Dersim’e savaş açılır. Binlerce insan mitralyöz ateşine tutularak öldürülürken, binlercesi de evlere doldurularak yakılırlar.
 
1938
4. Genel Müfettişlik 8 Haziran tarihinde harekâtın, Mercan deresinin birinci, Merho deresinin ikinci, Kalan deresinin de üçüncü temizleme safhası olarak üç aşamada gerçekleşeceğini ve Ağustos 1938 sonuna kadar bitirilmeye çalışılacağını bildirir.
 
1938
19 Haziran tarihinde Koçuşaklılar, Hozat-Amutka telefon hattını kesip, akşam karakola baskın düzenleyip, karakolu ele geçirirler. 22 Haziran’da Amutka karakolu hükümet kuvvetlerince tekrar geri alınır.
 
1938
14 Temmuz’da 3. Ordu Müfettişliğinden alınan bir şifrede, ordu manevralarının üç safhalı yapılacağı ve brinci safhasının Tunceli’de tedip ve tarama olacağı bildirilir. Harekâtın 15 Ağustos’ta başlamasına karar verilir.
 
1938
4. Genel Müfettişlik 21 Temmuz’da hazırladığı raporda, bu manevralar sonrasında 5 ile 7 bin kişinin batıya naklinin, eylemlere fikren ve silahlı olarak katılmışların tutuklanmalarının ve haps edilmelerinin, bir kısım isyan bölgesinin de yasak bölge olarak ilan edilmesinin uygun olacağı bildirir.
Sa-156
1938
Bakanlar Kurulu, 6 Ağustos’ta Tunceli’de yapılacak uygulamalar hakkında (manevralar sırasında ve sonrası için) bir dizi kararlar alırlar.
SA-158
1938
Başbakanlık 23 Ağustos tarihinde yayınladığı bir emirle, „3. Ordu manevralarının birinci safhasını teşkil eden Tunceli ili dahilindeki tarama harekâtının bitirilmiş olduğunu…. 31 Ağustos’ta da Koçuşağı bölgesine ikinci tarama harekâtının başlayacağını“ bildirir.
Sa-158
1938
16 Eylül 1938 tarihinde Tunceli bölgesinde yapılan arama, tarama ve silahtan arındırma eylemleri sona erer.
SA-159
1938
1938 Eylül-Ekim-Kasım, Dersimliler için yenilgi ayları olarak tarihe geçer.
 
1938
Dersim’de yüzlerce köy boşaltılır. Binlerce insan batı vilayetlerine sürgün edilir.
 
1948
Dersim sürgünleri, bu yıl ilan edilen bir aftan yararlanarak yurtlarına, Dersim’e geri dönerler.
 
 
 
 
 
 
Yukarıdaki kronolojik çalışmanın geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi için kuşkusuz ortak bir çaba ve dayanışmaya ihtiyaç vardır. Bunun için katkılarınız gereklidir.. Herkesin kendisini sorumlu hissetmesi, gereken eleştiri ve katkıda bulunması oldukça önemlidir. Görüş ve önerilerinizi bekliyoruz...
 

Anasayfa

Genç Aleviler Harekatı