|
BİLİM İLE DİN
Soru 97: Bilim ile din ne yönden bağdaşmaz?
Soru 98: Teolojinin tepkisi neye yöneliktir?
Soru 99: Teolojinin «Bilimsellik» savı geçerli midir?
Soru 100: Barışma olanağı var mı?
Soru 97: Bilim ile din ne yönden bağdaşmaz?
Laplace'ın Göksel Mekanik (Traite de Mecanique Celeste) adlı
yapıtını okuyan Napoleon, kitapta Tanrı'dan hiç söz edilmediğini
söyleyince, ünlü astronom, «Benim öyle bir hipoteze gereksinmem
olmadı,» diye karşılık verir. Tanrı'ya inancın yersel
buyurganlara büyük güç sağladığı görüşünü taşıyan
Napoleon'un bu yanıta tepkisinin ne olduğunu bilmiyoruz. Ancak ünlü
komutanla dönemin ünlü bilim adamı arasında geçen bu konuşma
teoloji ile bilim arasındaki ilişkiyi yalın bir biçimde ortaya
koymaktadır.
Din kapsamı geniş bir etkinliktir; kökeninde psikolojik bir olaydır:
kişinin yüce bir varlığın anlayış, sevgi ve koruyucu gücüne sığınarak
yalnızlık, korku ve yetersizlik gibi duygulardan kurtulma, yaşamına
anlam bulma gereksinimlerini karşılamaya; ona erinç ve doygunluk sağlamaya
yönelik inanç ve tapınma biçimlerinden oluşur. Bu yönüyle din,
insan doğasına özgü kimi köklü «ruhsal» gereksinimleri yansıtmaktadır.
Bir başka yönüyle din, kişilerin davranış biçimleriyle toplumsal
ilişkileri düzenleyici kuralları içeren kurumsal bir dizgedir; belli
bir ahlâk geleneğini temsil eder.
Din değindiğimiz psikolojik ve sosyal işlevlerinde bilim-dışı bir
etkinliktir; bilimle ters düşmesi diye bir sorun yoktur. Ne var ki,
dinin bilimle kesişen, ikisi arasında sürekli çatışmaya yol açan
bir üçüncü yanı vardır. «Teoloji» diye bilinen bu etkinlik
metafiziksel türden bir öğretiyi; evreni anlamaya, olup bitenleri açıklamaya
yönelik kendine özgü bir «bilimsellik» savını içerir. Teolojide,
Tanrı kavramını oluşturan koruyucu, sevecen, bağışlayan, vb.
antropomorfik öğelerin yanı sıra, yaratan, düzenleyen ve bilen öğeleri
büyük ağırlık taşır. Teolog evrene ilişkin tüm bilgilerin (hiç
değilse, Tanrı'nın insan için yeterli gördüğü bilgilerin) kutsal
kitapta verildiği savındadır. Onun gözünde «bilim» kutsal kitabı
anlamak, yorumlamak, Tanrı'nın insan için öngördüğü öğretileri
yaymak etkinlikleriyle sınırlıdır. Oysa Laplace'ın yanıtında dile
getirilen bilim amacı, yöntemi ve sonuçları bakımından bu
anlayışla bağdaşmaz bir etkinliktir. Bilim olgusal dünyayı,
«dünya ötesi» bir nedene, Tanrı'ya giderek değil, olgusal nesne ve
ilişkilere yönelik hipotezler oluşturarak açıklama yoluna gider.
Deyiş yerindeyse, bilim bir bitmeyen «sınama - yanılma - sınama»
sürecidir: yanılma, yanlışlanma olasılığına açıktır.
Tanrı'yı üstü örtük de olsa dışlayan, sonuçları kutsal
kitapların içerdiği «mutlak doğrular»la çelişen bilimin din için
bir tehlike oluşturduğu teologların gözünden hiçbir zaman kaçmamıştır.
Nitekim ilk çağlardan günümüze dek teologların sanat, ethik ve
felsefede yeniye açılma girişimleri gibi, bilimi de sınırlama,
sindirme, dahası yok etme yolunda ellerindeki tüm olanakları
kullanmaktan geri kalmadıklarını görüyoruz. Bilim tarihi,
özellikle bilimlerin başlangıç dönemlerinde yer alan teolojik baskıların
çarpıcı örnekleriyle doludur.
Bu çalışmanın amacı teolojinin «bilimsellik» savını irdeleyerek
din ile bilim ilişkisindeki temel soruna açıklık getirmektir. Ancak
daha önce örgütsel dinin bilime karşı tarih boyunca sürdürdüğü
baskı, yıldırma ve yok etme girişimlerine kısaca değinmeyi
yararlı görmekteyiz.
Bilimin gelişmesi kimi kültürel koşulların, bu arada özellikle doğayı
anlama ve denetim altına almaya yönelik belli bir düşünce ortamının
oluşmasına bağlı kalmıştır. Bu ortamın oluşmasına başlıca
engelin geçmişte olduğu gibi bugün de teolojiden geldiği kolayca
yadsınamaz. Modern bilim teolojiye karşın bir gelişmedir. Teoloji
dinsel metafiziktir; evreni Tann kavramına dayanarak anlamlı kılma, açıklama
girişimidir. Teolojik açıklamayı bir tek fırça vuruşuyla resim
yapmaya benzetebiliriz. Tanrı kavramı öylesine geniş ve yüklü
tutulmuştur ki, açıklama kapsamı dışında kalan hiçbir olgu
gösterilemez. Bilimin ortaya çıkışı, her şeyi açıklayan bir
kavramın aslında hiçbir şeyi açıklamadığı gerçeğinin
sezinlemesini beklemiştir. Teoloji ileri sürüldüğü gibi evrensel
doğrulan içeren bir bilim olsaydı, ona ters düşen yeni bir bilimin
etkinlik kazanmasına olanak olabilir miydi?
Bir başka nokta da şu: bilim ile din arasındaki çatışmanın
başlangıçtan beri tek yönlü bir tepkiden, teolojinin «doğruları»
tekelinde tutma, insan düşüncesi üzerinde kurduğu egemenliği
koruma kaygısından kaynaklandığını görüyoruz. Bilimle dinin
tarih boyunca karşılıklı etkileşim içinde olduğunu vurgulayan seçkin
bilim tarihçisi Sarton, din ile teolojiyi birbirinden ayırarak şöyle
demektedir: «Bu etkileşim çoğu kez bir saldırı biçimi almış,
gerçek bir savaşa dönüşmüştür. Ne var ki, aslına bakılırsa,
bu savaş bilim ile din arasında bir savaş değildir (çünkü ikisi
arasında bir savaş olamaz); bu savaş bilimle teoloji arasındadır.
... Genellikle veba, kolera salgını, deprem, savaş, kıtlık gibi
olguların ardından gelen dinsel fanatizm çoğu kez hırçın biçimler
almıştır. ... Öte yandan, bilgi birikiminin kuşaktan kuşağa
aktarılmasında, kimi dönemlerde, din adamlarının oynadığı olumlu
rolü görmezlikten gelmemeliyiz. Bunun en iyi örneğini, ikinci
İskenderiye ekolü ile IX. yüzyıl arasındaki karanlık dönemde
bulmaktayız. Diyebiliriz ki, bilimin ilerlemesini değil ama
korunmasını Latin ve Yunan kiliseleriyle Nesturilerin klasik birikime
sahip çıkmalarına borçluyuz.»**
Modern bilimin gelişmesini önemli ölçüde Musevi-Hıristiyan
geleneğinin Batı düşüncesi üzerindeki etkisine bağlayan yazarlar
da vardır. Örneğin, bilim tarihindeki çalışmalarıyla tanınan
Hooykaas, «Mecazi olarak,» diyor, «bilimin bedensel bileşenleri
Yunan geleneğinden kaynaklanmış olabilir, ama vitamin ve hormonları
İncil kökenlidir.»***
Ne var ki, bu tür görüşleri ileri sürenlerin genellikle tartışma
götüren bir varsayımdan, teolojiden soyutlanmış, araştırma ve öğrenmeye
açık bir din varsayımından kalktıkları söylenebilir. Gerçekten
dinin salt bir inanç, iyiye ve doğruya yönelik bir saygı duygusu
kimliğiyle bilime ters düşeceği kolayca düşünülemez. Nitekim
İslam dini medreselerin kurulmasıyla birlikte teolojinin ağırlık
kazandığı döneme gelinceye dek bilim, matematik ve felsefe için
elverişli bir ortam sağlamıştır****.
* Bu Bölüm'deki dört soruyu oluşturan metin, daha önce, «Felsefe
Açısından Bilim ile Din» başlığıyla, Felsefe Tartışmaları, I.
Kitap (Aralık 1987, İstanbul)'da yayımlanmıştır.
** George Sarton, The Life of Science, Freeport N.Y.: Books F ör
Libraries Press, 1948, s. 38.
*** R. Hooykaas, Religion and the Rise of Modern Science, Scotüsh
Academic Press, London, 1972, s. 162.
**** İslam bilginlerinin VII. yüzyıldan başlayarak Yunan düşüncesiyle
temas kurmalarında Nesturilerin etkisi büyük olmuştur. (Bkz. C.
Yıldırım, Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1983, s. 71.)
Soru 98: Teolojinin tepkisi neye yöneliktir?
Teolojinin özgür düşünceye, yeni arayış ve açılmalara karşı gösterdiği
olumsuz tavrın kökeninde yatan nedir? Kimi bilimsel buluşlar neden
sert, kimi kez azgın tepkilerle karşılanmış, yasaklanarak gözlerden
uzak tutulmak istenmiştir? İnsanları yanlışlardan korumak için mi?
Örneğin, biri çıkıp suyun bayır aşağı akmadığını, buzun
soğuk değil sıcak olduğunu, güneşin dünyayı değil dünyanın güneşi
aydınlattığını ileri sürse herkes gibi teologlar da gülüp
geçmekle yetinir. Oysa, daha üçyüz yıl öncesine değin arzın güneş
çevresinde dönen sıradan bir gezegen olduğunu söylemek, ya da,
jeolojik bulgulara dayanılarak gezegenimizin yaşını belirlemek,
insanın birkaç bin yıl önce değil, milyonlarca yıl süren bir
evrim sürecinde ortaya çıktığını ileri sürmek, teologların gözünde
bağışlanmaz suçtu. Çünkü bu türden bulgular «kutsal doğrular»a
ters düşüyordu. Bunun belleklerden silinmeyen çarpıcı örneğini
kopernik teorisine gösterilen tepkilerde bulmaktayız. Dinde reform
hareketinin öncüleri bile teolojik dogmalara ters düşen yeni teoriyi
içlerine sindirmek şöyle dursun, kızgınlıklarını açığa
vurmaktan kendilerini alamamışlardı. Kopernik'i «yeni yetme bir
astrolog» diye küçümseyen Luther, halkın bu ne dediğini bilmeyen
kişiye kulak vermesini yadırgayarak şöyle demişti: «Bu budala,
tüm astronomi bilimini alt-üst etme özentisine kendini kaptırmış.
Ama boşuna bir çaba; çünkü, kutsal kitapta Joshua'nm yer küresine
değil, güneşe yerinde durmasını buyurduğu yazılıdır.»
İncil'de, «dünya da kurulmuştu, hareket edemezdi artık!»
tümcesini anımsatan Calvin de tepkisini, «Kopernik'i Kutsal Ruhun
yetkisinin üstüne çıkarma kimin haddine düşmüş!» gözdağıyla
belirtmişti. XVIII. yüzyıl teologlarından Wesley daha da ileri
giderek astronomideki yeni gelişmeleri bir tür dinsizlik saymıştı.
Kendisi de bir din adamı olan Kopernik karşılaşacağı tepkileri göz
önünde tutmuş olmalı ki, Papa'ya ithaf ettiği kitabının
yayınlanmasından uzun süre kaçınmış; dahası, kitabın basım
işini üstlenen Osiander'in önsözünde yer alan şu açıklamayı
yerinde bulmuştu:
«Dünyanın güneş çevresinde döndüğü savı yalnızca bir hipotez
olarak ileri sürülmüş, doğruluğu söz konusu değildir.»
Görülüyor ki, teolojiden gelen tepki, herkesin bildiği doğruların
yadsınmasına değil, «kutsal doğrular» diye zihinlere yüklenmiş
birtakım dogmalara ya da metafiziksel öğretilere ters düşen
bilimsel buluşlara yönelikti. Güneşin varlığını yadsımak
teologlarla birlikte kimseyi rahatsız etmez. Oysa, Tanrı'nın
varlığına ilişkin ılımlı bir kuşkuyu, dolaylı da olsa, açığa
vurmak bağışlanmaz bir suçtur. Nedeni açıktır: teolojik öğretilerin
kuşku, irdeleme ya da özgür tartışmaya dayanma gücü yoktur. «Açıklama»
diye ortaya konan a priori öğretilerin sarsılmasıyla, onlara dayalı
egemenliğin yitirilme korkusu teolojiyi bir «ölüm-kalım» savaşımına
itmişti. Öyle ki, Russel’ın belirttiği gibi, «Kuramsal matematik
dışında her bilim varolma savaşımı vererek işe koyulmak zorunda
kalmıştır. Astronomi Galileo'nun, jeoloji Buffon'un kişiliğinde
mahkûm edilmişti. Bilimsel hekimliğin, uzun süre, kilisenin ceset
üzerinde teşrih çalışmalarına karşı durması yüzünden, gelişme
olanağı bulamadığını biliyoruz. Darwin cezasız kaldıysa, sahneye
çıkışının gecikmiş olmasındandır. Ama bugün bile Katolik
kilisesiyle Tennessee eyaletinin yasa koyucularının gözünde evrim
tiksinti yaratan bir kavramdır. Bilimin gelişmesinde her adım güçlükle
atılmış; atılan her yeni adım, bugün bile, geçmişteki
yenilgilerinden hiç ders almamış gibi, bağnazlığın direnişiyle
karşılaşmaktadır.»*
(Giordano Bruno'yu ateşte ölüme, sağlığını ve görme yetisini
yitirmiş Galileo'yu ileri yaşına karşın ev hapsine mahkûm etmiş
dinsel fanatizmin günümüzde, özellikle İslam dünyasında, yeni bir
başkaldırma eyleminde olduğunu görmekteyiz. İslamda fanatizm XI. yüzyılda
Gazali ile başlamıştır. Gazali, Filozofların Yıkımı adlı
kitabında İslam teolojisi dışında kalan tüm düşünce
etkinliklerine karşı militan bir tavır almıştır. Bu tavnn etkisi
ülkemiz ortaöğretim programlarında felsefe ve mantık derslerine
ilişkin yapılan son değişikliklerde açıkça yansımaktadır.)
Kuşkusuz bilimsel gelişmelere karşı teologların tepkisi her zaman
doğrudan olumsuz olmamıştır. Özellikle bilimsel bulguların kolayca
göz ardı edilemediği durumlarda teologların ya yeni bir yoruma, ya
da, durumu kurtarıcı sözde hipotezlere başvurduğunu görmekteyiz.
Bunun çarpıcı bir örneğini XIX. yüzyılda teolog Gosse verir.
Gosse dünyanın yaşına ilişkin yadsıyamadığı jeolojik bulgular
karşısında, «Tanrı evreni yarattığında her şeyi sanki çok
eskiymiş gibi düzenlemiştir,» diyerek teolojiyi kurtarmaya çalışır.
Öyle ki, örneğin, «Kayalara daha yaşlı bir görünüm vermek için
içleri fosille doldurulmuş, katmanları volkanik püskürmeler ya da
tortul birikimler sonucu oluşmuş gibi yapılanmıştır.»** Ne ki,
Gosse'ın bilimsel bulgularla teolojiyi bağdaştırma yolundaki bu
çabası, beklediği ilgiyi teologlar arasında bile bulmaz. Deneyimli
teologlar direnişlerini daha ustaca yöntemlerle sürdürmenin gereğini
bir kez daha anlamışlardır, herhalde!
* Bertrand Russell, The Art of Philosophising, Littlefield, Adams
ana Co., Totowa, N.J., 1974, s. 18.
** Bertrand Russell, Religion and Science, Oxford University Press,
London, 1935, s. 69.
Soru 99: Teolojinin «Bilimsellik» savı geçerli midir?
Teoloji her dönemde evrenin, kesin doğruları içeren tüketici açıklamasını
verdiği savmı taşımıştır. Görünümdeki tüm çekingenliğine
karşın, bugün de bu savdan vazgeçmiş değildir. Gerçi Batı'da
XVII. yüzyıldan bu yana üstünlük giderek artan ölçüde bilimin
eline geçmiştir. Ancak çağdaş bilim ve felsefede kimi yeni
gelişmelerin teolojiye yeni bir umut ışığı getirdiği söylenebilir.
Fizikte klasik mekaniğin «paradigma» statüsünü yitirmesi bilimin
yenilgisi olmasa bile bir anlamda geri çekilmesi diye yorumlanmıştır.
Felsefede, dinsel ve metafizik öğretileri anlamsız sayan mantıkçı
pozitivizm etkisini yitirirken «anlamsın anlamına ilişkin daha esnek
yeni çözümlemelerin etkinlik kazanması teologları yüreklendirmiştir.*
Bugün teolojiye daha açık bir düşünce ortamında olduğumuz söylenebilir.
Ne var ki, bilim ve ona dayah teknolojinin atılımları sonucu önemli
ölçüde prestij kaybına uğrayan teolojiye yeniden «bilimsel» bir
temel oluşturma çabası başarılı olabilir mi? Başka bir deyişle
teolojinin «bilimsellik» savına geçerlik kazandırılabilir mi?
Dine akılcı bir temel bulma eski bir arayıştır. Katolik dünyasında
bugün bile etkisini sürdüren skolastik düşünce, Hıristiyanlığa
böyle bir temel oluşturma çabasının ürünüdür. Hıristiyanlık
uzun süre, Yeni Platonculuğun da etkisiyle, doğaya yönelik çalışmalara
kapalı kalmıştır. Ortaçağ karanlığında, «İnanmak için
anlamak gerekir.» «Gerçeğe giden yol kuşkudan geçer.» sözleriyle
ilk kez akıl ve bilimin önemini vurgulayan Abelard (1079 - 1142), o
zamana kadar dışlanmış olan Aristoteles bilim ve felsefesine
kapıyı aralar. Daha sonra dini Aristoteles'le temellendiren skolastik
düşüncenin kurucusu, Thomas Aquinas, bilgi edinmenin iki kaynağından,
inanç ile «doğal» akıl yürütmeden söz eder**, inanç kutsal
kitaba dayanan bir bilgi türüdür. Doğal akıl yürütme ise, yetkin
örneğini Aristoteles'in verdiği gözlem verilerini işlemeye yönelik
bir çalışmadır. Aquinas bu iki bilgi türünün bağdaştırılabileceği,
daha doğrusu dinsel dogmaların, kutsal kitaba başvurmaksızın, salt
akıl aracılığıyla ispatlanabileceği görüşündeydi. Nitekim
Summa Theologica adlı ünlü yapıtında Tanrı'nın varlığını
ispata yönelik, kimi teologların gözünde bugün bile geçerliğini sürdüren,
beş argüman bulmaktayız. Teoloji medrese eğitimi aracılığıyla
İslam dünyasında, skolastizm öğretisiyle Hıristiyan dünyasında
tam bir egemenlik kurar. Daha sonra Rönesans ve Reformasyonu yaşayan
Batı'da bile kilise uzun süre özgür düşünce ve arayışları
baskı altında tutmaktan, sakıncalı bulduğu bilimsel kuramlara,
XVII. yüzyıl ortalarına gelinceye dek yasak koymaktan vazgeçmez.
İslam dünyasında ise teolojik bağnazlık hiçbir zaman tümüyle kırılamamıştır.
Sorumuza dönelim: Teolojinin «bilimsellik» savının dayanağı var
mıdır?
Bu soruyu yanıtlamak için (1) «bilimsel» dediğimiz etkinliği
diğer düşünsel etkinliklerden ayırt etmeyi sağlayan ölçütü
belirlememiz, (2) Teolojinin «bilimsellik» savını doğrulamaya yönelik
argümanları bu ölçüte vurarak değerlendirmemiz gerekir.
Bilim karmaşık bir etkinliktir; bir tek belirlemeyle yeterli bir
ölçütü verilemez, kuşkusuz. Ancak sorunu basite indirgeme pahasına
şu kısa belirlemeyle yetinebiliriz: Bilimsel kuram, hipotez ve
betimlemeler olgusal içeriklidir; doğruluk değerleri (doğru ya da
yanlış oldukları) nesnel olarak yoklanabilir***.
İmdi teolojik öğretileri içerik, yaklaşım ve sonuçları yönünden
bu ölçüte vurduğumuzda ne görüyoruz? Örneğin, teolojinin
özünde yer alan «Tanrı'nın yar olduğu» savını alalım.
Teologların, Tanrı'nın var olduğunu birtakım argümanlarla
ispatlama yoluna gittiğini biliyoruz. Çeşitli kategorilere ayrılan
bu argümanlar, öncüllerinin niteliğine göre a priori ve a
posteriori diye iki ana grupta ele alınabilir. Birinci grup argümanlar,
doğruluğu apaçık sayılan ilkelerden ya da tanımlardan kalkmakta;
ikinci grup argümanlar, evrenin genel özelliklerini, kimi çarpıcı
doğal olguları, dinsel ya da mistik deneyimleri kanıt olarak
kullanmaktadır. Ayrıntılara girmeksizin, iki grubu birer örnekle
temsil edeceğiz.
«Yetkinliğin varlığı içerdiği» a priori ilkesine dayanan
«ontolojik argüman», ilk gruba giren tipik bir örnektir. Buna göre,
Tanrı tanım gereği tam yetkindir. Tam yetkinlik için varlık
gereklidir; öyleyse, Tanrı vardır.
Biçimsel yönden geçerli olan bu çıkarım, Tanrı'nın varlığını
gerçekten ispatlamakta mıdır? Tam yetkinliğin varbğı içerdiği
neye dayanılarak ileri sürülmektedir? Üstelik, varlık bir yüklem
değildir; yetkinliği oluşturan özelliklerden biri sayılamaz. Daha
önemlisi «Tanrı»yı «tam yetkin» diye tanımlayarak bundan onun
varlığını çıkarmak, bulmak istediğimiz hazineyi önceden arayacağımız
yere saklamaya benzemiyor mu? Kaldı ki, ontolojik argüman mantıksal
olarak kusursuz olsa bile, yukarda koyduğumuz bilimsellik ölçütünü
karşılamaktan uzaktır. Öncülleri tanımsal doğru olan bir çıkarımın
sonucu olgusal içerikli olamaz. Nitekim, «Tanrı vardır,»
önermesini olgulara giderek yoklamaya olanak yoktur.
İkinci grup argümanlar, Tanrı'nın var olduğu savını bir tür
empirik hipotez olarak doğrulamaya yöneliktir. Yukarda örneğini
verdiğimiz türden mantıksal ispatların yetersizliği karşısında
kimi teologların empirik verilere giderek Tanrı inancını
temellendirme yoluna gittiğini görüyoruz. Tennant bu yaklaşımı,
«Doğal teoloji indüksiyonla olgulardan yola çıkar; öncülleri,
bilimin yerleşik genellemeleri ölçüsünde sağlam, doğruluğu
herkesçe bilinen önermelerden oluşur,» diye dile getirmektedir. Ona
göre, «Empirik kafalı teologlar ... dünyayı diledikleri biçimde
görmekten kaçınır, olup bitenlere kendilerini sergileme ve gerçeği
söyleme fırsatı tanırlar. Olgusal dünyayı göz ardı edip, soyut
spekülasyonlara dayalı düşünce dizgeleri oluşturmak, bilime
olduğu gibi doğal teolojiye de ters düşen bir tutumdur.»****
Tennant'ın «doğal teoloji» dediği yaklaşımın ne ölçüde
bilimsel olduğunu belirlemek için, bu alanda benzerleri arasında en güçlü
argüman olarak bilinen «kozmolojik argüman»! ele alalım. Buna göre
doğa (bilimlerde de varsayıldığı gibi) nedensel bir düzen
sergilemektedir. Ne ki, bilimlerin incelediği, doğa yasalarında dile
gelen düzen kendi içinde yeterli değildir. Düzenin işleyiş ve sürekliliğini
tam açıklığa kavuşturmak için kendi dışında bir gücü varsayma
gereği vardır. Doğa kendi içinde olup bitenleri açıklama
olanağından yoksundur.
Doğanın «düzenli işleyiş»inden Tanrı'nın varlığına giden bu
argüman üç sayıltı (varsayım) içermektedir: Bildiğimiz dünyada,
(1) nedensiz hiçbir olgu yoktur, (2) her olgunun nedeni kendi dışında
bir olgudadır. (Başka bir deyişle, dünyada hiçbir şey uğradığı
değişikliğin nedenini tam olarak kendi içinde taşımaz.), (3)
nedensel bağıntı sonsuza dek geriye uzanamaz. Doğal teoloji, bu üç
sayıltının birlikte, nedeni kendi içinde bir ilk yetkin nedenin varlığını
zorunlu kıldığı, ancak öyle bir ilk nedenin dünyamızın yeterli
bir açıklamasını verdiği savındadır.
Etki gücünü yadsımadığımız bu argüman bir ispat değildir;
ulaşılan sonuç, mantıksal geçerlikten yoksun olduktan başka,
öncülleri oluşturan sayıltıların doğruluğu kesin olmaktan
uzaktır, ilk iki sayıltı David Hume'den günümüze değin, sürekli
tartışılmıştır; pek çok filozofun dayanaksız, dahası keyfi
bulduğu bu sayıltılar, kuantum teorisinde «belirsizlik ilkesi»nin
ortaya çıkmasıyla büsbütün sarsılmıştır. Üçüncü sayıltıya
gelince, bu da ilk ikisinden daha sağlam değildir. Nedensiz bir ilk
neden niçin zorunlu olsun? Evrende sonsuz bir güç olarak sunulan Tanrı'ya
olanak varsa, nedensel bağıntının sonsuza dek geriye gidişine neden
olanak görülmesin? Denebilir ki, nedensel bağıntı dizisinde her
olgu bir önceki olgunun etkisine gidilerek açıklanmakta, oysa, dizi
dışında bir ilk etkene gitmeksizin dizinin tümünü açıklamaya
olanak yoktur. Bir kez, bilim, hiç değilse bugünkü aşamasında
olgusal dayanağı son derece zayıf, üstelik açıklamalarında
başvurma gereği duymadığı bir sayıltıyı irdeleme yoluna niçin
gitsin? Sonra, dizinin tümünü bilinen yöntemle açıklamayı ilkede
olanaksız kılan bir neden gösterilebilir mi? Diziyi oluşturan
olguların her biri açıklanabiliyorsa, tümü neden açıklanamasın?
* Pozitivistler için teolojik önermeler bilişsel (cognitive) anlamdan
yoksun sözde savlardı. Oysa sözcüklerin anlamım kullanım ya da
işlevlerinde arayan Wittgenstein ve onu izleyen filozofların
yaklaşımı pozitivistlerin dar tutulan anlam ölçütünü aşarak
metafizikle birlikte teolojiye de geçerlik olanağı açmıştır.
** Aguinas'ın, XII. yüzyılda İspanya'da yetişen biri Müslüman, diğeri
Musevi iki filozoftan esinlendiği söylenebilir. İbni Rüşt
İslamiyet i, Maimonides Museviliği Aristoteles felsefesiyle akılcı
bir temele oturtma çabasını göstermiş, ancak bağnaz, çevrelerin
direnişi ikisini de başarısız kılmıştı. (Bkz. W.C. Dampier, A
History of Science, Cambridge University Press, 1966, s. 77.)
*** Ölçüt olarak verdiğimiz bu belirlemenin «normatif» nitelikte
olduğu gözden kaçmamalıdır; geçerliliği bilim felsefecilerinin
«konsensus»una bağlıdır, kuşkusuz.
**** F.R. Tennant, Philosophical Theology, Vol. H, (Cambridge, 1928-30)
s. 78-79.
Soru 100: Barışma olanağı var mı?
Görülüyor ki, söz konusu argüman ne mantıksal geçerlik, ne de
dayandığı sayıltıların sağlamlığı bakımından sonucuna
ağırlık kazandıracak güçte değildir. Kaldı ki, ulaşılan
sonucun kesinliğini bir an için kabul etsek bile, nedensiz ilk nedenin
Tanrı olduğunu nasıl saptayacağız? İlk nedene koruyucu,
iyiliksever, bağışlayıcı, her şeyi bilen bir üstün gücün
niteliklerini vermeye bizi zorlayan nesnel bir neden gösterilebilir mi?
Her şey bir yana, ulaşılan sonucu, öncüllerini oluşturan
kanıtlardan bağımsız olarak yoklayabilir miyiz? Kuşkusuz, pek çok
olay Tann'nın varlığına kanıt olarak gösterilebilir. Ne ki, bu her
hipotez için doğrudur. Önemli olan doğrulayıcı kanıtlar bulmak
değil, hipotezin ne gibi gözlemlerle yanlışlanabileceğini önceden
söyleyebilmektir. Oysa teologlar hiçbir zaman Tanrı'nın varlığına
ilişkin savın hangi gözlemler yapıldığında
yanlışlanabileceğini bize söylemiş değildir. Söyleyemezler,
çünkü «Tanrı vardır,» önermesi nesnel bir yoklama için gerekli
olgusal içerikten yoksundur. Tennant, doğal teolojinin olgulardan yola
çıktığından, dayandığı öncüllerin bilimin yerleşik
genellemeleri ölçüsünde sağlamlığından söz etmekte, ancak ulaşılan
sonucun yeni gözlemlere giderek yoklanıp yoklanamayacağına
değinmemektedir.
Teologlar bu konuda sessiz kaldıkça, iki seçeneğimiz kalmaktadır:
(1) Teolojinin bilimsellik savını geçersiz sayarak reddetmek, ya da,
(2) Bilimsellik kavramını teolojiyi de kapsayacak ölçüde genişletmek.
Önce ikinci seçeneği yoklayalım: Bilim kavramını teolojiyi
kapsayacak şekilde genişletebilir miyiz? Teologların öyle bir genişletmeyi
hem olanaklı hem gerekli saydığını biliyoruz. Örneğin, çağımızın
tanınmış Neo-Thomist'lerinden Maritain bilimi, «saplandığı dar
anlayışı» aşarak, teolojiyle barışmaya, uyum içine girmeye çağırmaktadır.
Ona göre, teolojinin de bilim kadar sağlam ve «meşru» bir temeli
vardır*. Benzer bir savı, daha ayrıntılı olarak Copleston'da
bulmaktayız. Copleston teolojinin kendine özgü bilişsel işlevi
olduğunu vurgulayarak, evreni anlama ve açıklamada bilimi
tamamladığı görüşündedir. Ona göre, olguların bireysel açıklamaları
evreni anlamak için yeterli değildir. Yeterli bir açıklama her şeyi
bütünüyle kapsayan, kendine daha fazla bir şey eklenemeyen açıklamadır.
Öyle bir açıklamayı bilimden değil, «teoloji» dediğimiz dinsel
metafizikten bekleyebiliriz, ancak. Bilimler, tek tek ya da topluca
alınsın, gerçekliğin özelliklerini belli yönlerden incelemenin
ötesine geçemez. Bilimsel yöntemin etkinlik alam sınırlıdır;
«gerçeklik»e ilişkin kimi yaşamsal sorunlar bu alanın
dışındadır. Örneğin insana ilişkin bilimleri alalım. Psikoloji
davranışlarımızla «ruhsal» denen süreçleri inceler. Anatomi,
fizyoloji, biyo-kimya, vb. çalışmaların konusu organizmanın yapı
ve işleyişine ilişkindir. Antropoloji, sosyoloji ve sosyal psikoloji
insanı inançları, töre, gelenek ve alışkanlıkları; yaşam ve
uğraş biçimleriyle ele alır. Bu çalışmaları birlikte alsak bile,
insanı «gerçek niteliği»ne inerek tüketici bir çözümlemeden
geçirdiğimizi söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz, çünkü
(Copleston'a göre) insanın bilimsel yöntemle erişilemeyen bir öz
niteliği, bir varlık ve anlam sorunu kalmaktadır. İşte bu özde
saklı kalan şeye ancak Tanrı kavramına başvurarak açıklık
getirilebilir. «Bizim dünya dediğimiz varlığın, Tanrı ile
ilişkisi kurulmadıkça, kendi içinde ne anlamı, ne de anlaşılır
niteliği vardır.»**
Teologlar, deneyimlerimizi ilkede aşan bir «gerçeklik»ten söz
ederken ne demek istiyorlar? Bunun salt spekülasyon ötesinde bir değeri
varsa, açıklamaları gerekir. Sonra bilimsel yöntemle erişilemeyen
bu «gerçeklik»! anlamamız için Tanrı'yı var saymamız koşulu
getiriliyor. Bir bilinmeyeni bir başka bilinmeyene giderek açıklama
değil midir, bu?
Görülüyor ki, Maritain ile Copleston'un çağrılan bilimi,
meta-fiziksel spekülasyona ortak etmeye yöneliktir. Bilim kendine
özgü kimliğini yitirmedikçe böyle bir yaklaşım içine giremez.
Bilimin, kendi sınırları içinde kalmaları koşuluyla, teoloji ya da
metafizikle bir kavgası yoktur. Çatışma teolojinin totaliter
tutumundan, bilimi uydulaştırma eğiliminden kaynaklanmaktadır.
Bilimle teolojiyi kuramsal düzeyde de kalsa bağdaştırma olanağı
yoktur. Bu bizi birinci seçeneğe yöneltmektedir: Teolojinin
bilimsellik savı içerikten yoksun bir özentidir; bilimin saygınlığına
haksızca bir sığınma olmaktan öte değer taşımamaktadır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, teoloji Tanrı'nın varlığını ne
mantıksal yoldan ne de olgusal verilere giderek temellendirebilmiştir.
Mantıksal ispatların yetersizliği ortaya konan örneklerinden
bellidir; sonucun doğruluğuna olan güvenimiz, öncüllere olan
güvenimizi aşamaz.
Olgusal verilere başvurma ise Tanrı'nın var olduğu savına ancak bir
olasılık değeri kazandırır. Oysa teoloji doğası gereği kesin ve
mutlak doğruluk peşinde, dahası buna sahip olduğu savında değil
midir?
* Jacgues Maritain, «A New Approach to God», Our Emergent Civilization
(Ed. R.N. Anshen), Harper and Brothers, New York, 1947, XIV. Bölüm.
** Bkz. «B. Russell and F.C. Copleston: The Existence of God - A
Debate,» ve «A.J, Ay er and F.C. Copleston: Logical Pozitivizm-A
Debate,» A Modern Int. to Philosophy, (Ed.s P. Edwards and Arthur Pap),
The Free Press, New York, 1965, V. ve VIII. Bölümler.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |