|
DİN İLE BİLİMİN BAĞDAŞMAZLIĞI
Soru 1: Dinsel bağnazlık ile bilim neden bağdaşmaz?
Soru 2: Kavganın kökeninde ne vardır?
Soru 3: Dinsel bağnazlıkta tehlikeli olan nedir?
Soru 4: Bilimsel devrim teolojiyi nasıl etkiledi?
Soru 5: Kavganın sorumlusu kimdir?
Soru 6: Kamplaşma nasıl başladı?
Soru 7: Pozitivist yaklaşım gerçekçi miydi?
Soru 8: Pozitivist iyimserlik neden sürekli olamazdı?
Soru 9: Biyolojide mekanik açıklama yeterli değil midir?
Soru 1: Dinsel bağnazlık ile bilim neden bağdaşmaz?
Din ile bilim her dönemde açıktan ya da üstü örtülü çatışma içinde
olan iki kültürel etkinliktir. Çatışmanın kökeninde bağnazlığın
özgür araştırmaya olanak tanımak istememesini bulmaktayız. Bilim
doğada olup bitenleri betimlemeye, açıklamaya yönelik bir çalışmadır;
amacı evreni anlamak, yöntemi nesnel gözleme dayalı ussal çıkarımdır.
Dine gelince, burada daha karmaşık, çok yönlü bir olayla karşı
karşıyayız. Basit bir çözümleme, özellikle göksel dinlerin üç
ana öğeyi içerdiğini göstermektedir:
(1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç
ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi;
(2) Belli ahlâk kurallarına dayalı toplumsal bir düzen;
(3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır,
anlaşılır bir açıklama.
Bu üç öğenin hem anlam, hem geçerlik temeli «Tanrı» denen
yetkin, yaratan, bağışlayan, koruyan, ama gerektiğinde cezalandıran
yüce varlık kavramında yatmaktadır. Başka bir deyişle, dinin tüm
boyutlarında açıktan ya da örtülü Tanrı düşüncesi vardır.
Tanrı, tapınma etkinliğinin yönelik olduğu varlık, ahlâk kurallarının
gerekçesi ve yaptınm gücü, bilgimizin yanılmaz kaynağıdır.
Bilimin dinle bağdaşmazlığı yalnızca «teoloji» diye bilinen
üçüncü öğe bakımındandır; tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen
bilimin inceleme alanı dışında kalan konulardır.
Din evreni açıklama işlevinde bağnaz ve tekdüzedir; özellikle her
şeyi açıkladığı savında olan teoloji yeni arayış ve buluşlara
kapalıdır. Teolojinin bilimle kavgası düşüncede tekelci egemenliğini
yitirme korkusudur. Geçmişte teologları bir tür «ölüm-kalım»
savaşına iten iki büyük olay bu kavganın unutulmaz örnekleridir.
Bunlardan biri «Kopernik Devrimi» diye bilinen gelişme, diğeri
«Darwin Kuramı» denen evrim düşüncesidir. Birincisi, üzerinde yaşadığımız
gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkardığı; ikincisi, insanı tüm
diğer canlılar gibi doğanın bir parçası, evrim sürecinin bir
ürünü saydığı için teolojiye ters düşmüştür.
Ortaçağ karanlığında kalıplaşan teolojik öğretinin zihinler
üzerindeki egemenliğini bilimle paylaşması beklenemezdi, kuşkusuz.
Dünyanın nasıl oluştuğu, canlıların nasıl ortaya çıktığı
kutsal kitaplarda yazılıydı. Kilisenin tepkisinden korkan Kopernik
kitabının yayımlanmasını yaşamının son yılına kadar geciktirme
zorunda kalmıştır. Darwin de kuramını açıklama konusunda uzun süre
çekingen davranır; Wallace'ın çalışmasıyla karşüaşmasaydı,
belki de, Türlerin Kökeni'ni yazma yoluna bile gitmeyecekti.*
* Wallace ile ilgili açıklama için bakınız Soru 17.
Soru 2: Kavganın kökeninde ne vardır?
Astronomide Ptolemi sistemiyle birlikte insanın doğa içindeki özel
yerine ilişkin geleneksel inancı da yıkan Kopernik, teologların
tepkisini önlemek için kitabına önsöz yazan dostu Osiander'in şu sözlerine
göz yummak zorunda kalmıştır:
Bu kitapta önerilen sistem yalnızca açıklamaya yönelik matematiksel
bir hipotezdir; felsefi doğruluğu söz konusu değildir.
«Matematiksel hipotez» ile «felsefi doğruluk» diye yapılan
ayırım kiliseyi yaklaşık yüz yıl harekete geçmekten alıkoyar. Ne
var ki, kilisenin daha baştan tedirgin olduğu bellidir. Reformcu
Luther bile, «Bu budala kafamızı karıştırma hevesindedir; oysa
kutsal kitap bize Joshua'nın arzı değil güneşi durdurduğunu söyler,»
diyerek Kopernik'i kınamaktan geri kalmamıştır.
Tehlikenin tam anlaşılması 17. yüzyılın başlarını bekler.
Gidişin farkına varan kilise artık kararlıdır: Önce Bruno'yu
gözler önünde yakarak, sonra Galileo'yu iki kez engizisyon
mahkemesinde yargılayıp ilerlemiş yaşına karşın ev hapsine mahkûm
ederek tepkisini ortaya koyar. Ancak engizisyon terörü beklenen etkiyi
sağlamaz; bilimi durdurmaya olanak yoktur artık! Kopernik, Kepler ve
Galileo'nun öncülüğünde başlayan bilimsel devrim 17. yüzyıl
boyunca süren büyük atılımlarıyla üstünlüğünü kurma yolundadır.
Teoloji, tüm direnme, yıldırma ve sindirme çabalarına karşın
fiziksel bilimlere yenik düşmüştür. Artık pek az kimse arzın düz
olduğu, evrenin merkezinde yer aldığı, güneşin arz çevresinde
döndüğü, tüm nesnelerin toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu
gibi antik öğretilere inanmakta; deprem, sel, yangın ve fırtına
yıkımlarına Tanrı'nın günahkâr kullarına uyarısı gözüyle
bakmaktadır. Kısacası, kilise için kazanma şansı yoktur. Ama
savaş bitmemiştir: bir cephede yenik düşen karanlık güç, başka
bir cephede mevzilenmekten geri kalmaz. Bilime karşı savaş daha sonra
evrim konusunda sürdürülecektir.
Din ile bilimin tarihsel kavgası kimi dönemlerdeki ateşkese karşın
hiçbir zaman barışla sonuçlanmamıştır. Darwin, Galileo, vb.
bilginler üzerinde koparılan fırtınalar su yüzüne vuran çalkantılardır.
Kavganın nedeni daha derinlerde yatan metafizik anlayışlar
arasındaki çelişkidedir. Din bir yanıyla ideolojiktir; tüm
ideolojiler gibi aradığı mutlak iktidar, paylaşmaya razı
olmadığı şey egemenliktir.
Soru 3: Dinsel bağnazlıkta tehlikeli olan nedir?
Din ideolojik yanıyla totaliterdir; düşünce, araştırma ve
tartışma özgürlüğüne dayanan, duraksama ve kuşku içeren bilime
hoşgörüyle bakmaz. Bilimsel anlayışın yaygınlık kazanması,
teolojik otoritenin giderek yok olması demektir. Öyle bir gelişmeye
izin verilemez, elbet.
Teoloji ile bilim arasında gözden kaçmayan başlıca fark teolojinin
dogmalara bağlılığında, bilimin eleştiri ve kuşkuya yer
vermesinde kendini gösterir. Teologlar için kutsal kitapta yer alan öğretiler
her türlü kuşku ötesinde mutlak doğrulardır; eleştirilemez. Oysa
bilimde kuşku veya eleştiriye kapalı hiçbir doğru yoktur; gözlem
ya da deney sonuçlarıyla ters düşen hiçbir sava, nereden ya da
kimden kaynaklanırsa kaynaklansın, geçerlik tanınmaz. Teologların gözleme
dayanan, kuşku ve eleştiriye açık bilime tepkileri doğaldır;
kutsal öğretilerin ne ussal eleştiriye, ne olgusal yoklanmaya dayanma
gücü vardır. Engizisyon özgür arayışa duyulan korkunun
ürünüdür. Son dörtyüz yıl boyunca bilimin hem kuramsal alanda,
hem teknolojide sergilediği göz kamaştırıcı başarılar
karşısında teoloji önemli ölçüde geri çekilme, dahası bilime
katlanma görünümüne girmiştir. Teologların durumu kurtarmak için
kutsal kitabın bilimsel sonuçlarla çelişen öğretilerini sözsel
anlamları dışında mecaz ve alegorilere başvurarak yorumlama yoluna
gittiklerini görmekteyiz. Oysa geçmişte (17. yüzyılın ortalarına
gelinceye dek) kilisenin bilim adamlarını engizisyon terörü altında
tuttuğu iyi bilinmektedir.
Aslında dinsel bağnazlık ya da ideolojik fanatizm günümüzde bile
hemen her ülke için kaygı konusudur. Ne var ki, düşünce ve inanç
özgürlüğü geleneğini kurmuş açık toplumlarda, ne türden olursa
olsun bağnazlığın etki alanı sınırlıdır; kuracağı egemenlik yüzeysel
ve geçici olmaktan ileri geçmez. Tehlike hümanist gelenekten yoksun,
tartışma ve eleştiriye kapalı tekdüze toplumlar için büyüktür.
Hıristiyan fanatizminin Batı dünyasında ortaçağ egemenliğine dönmesi
uzak bir olasılık bile değildir. Kaldı ki, Hıristiyanlık kökeninde
devlet egemenliğine değil, kişisel inanca dayanan bir dindir.
Kilisenin kurumsal egemenliği sonraki bir olaydır; Hıristiyanlığın
özüne aykırı bir gelişmedir. Oysa İslamiyet devlet egemenliğini içeren
totaliter bir dindir. İslamiyetin egemen olduğu toplumların tarihsel
yaşantısı, özellikle son bin yıl içinde, belli kalıplar içinde
donuk kalmış, yeni deneyimlere, özgür ve yaratıcı etkinliklere açılma
olanağı bulamamıştır. Nitekim günümüzde hiçbir İslam
ülkesinin gerçek anlamda bilim, sanat ve siyasal özgürlükleri
benimsediği, açık toplum düzenini gerçekleştirdiği söylenemez.
Soru 4: Bilimsel devrim teolojiyi nasıl etkiledi?
Teoloji ile bilim çoğu kez aynı kültür çevresinde bile birbirinden
kopuk kalan düşünme biçimleridir. Bugün bile teolojiye bağlı pek
çok felsefecinin (örneğin, Mortimer Adler ve Jacques Maritain)
bilimin ortaya koyduğu tüm gözlemsel veri ve kanıtları görmezlikten
gelerek, teolojinin olgulara ters düşen geleneksel öğretilerini
doğru saymakta direndiğini görmekteyiz. Bunun çarpıcı bir örneğini
Adler evrim kuramı konusunda vermiştir. Adler insanın evrim sürecinin
bir ürünü olduğu savının doğru olamayacağını metafiziksel
ilkelere dayanarak ispatlayabileceği görüşündedir. Ancak, Adler
tezini temellendirirken biyoloji ve paleontoloji alanlarında birikmiş
gözlemsel olgulara gözünü kapamakta, a priori doğru saydığı kimi
ilkelere dayanmakla kalmaktadır.
Din ile bilimin bağdaşmazlığı sorununu aydınlatmak için son
birkaç yüzyıllık gelişmelere kısaca değinmek gerekir.
Avrupa'da deneysel bilimlerin ortaya çıkışı 16. yüzyılın
sonlarında başlar. Daha önce insanların dünyayı anlama çabaları
ortaçağ skolastik felsefesi çerçevesinde kalmıştır. Gözlem ve
deneye değil, metafiziksel çözümleme yöntemine ağırlık veren
teolojik düşünce, bağnazlığın ve kilise egemenliğinin temelini
oluşturuyordu. 17. yüzyılda devrimsel atılım içine giren bilim ve
matematik alanlarındaki gelişmeler, teolojinin insan düşüncesini
hapsettiği dar çemberin kırılmasıyla olanak kazanmıştır. Francis
Bacon bu dönüşümün felsefede en etkili öncüsüdür. Bilimin
gözlemsel verilere dayalı rasyonel düşünme yöntemi karşısında
değişmez dinsel «doğrular» çerçevesinde kalan teoloji, tüm
direnmelerine karşın, sarsılmaktan kurtulamaz.
Bilimde sarsıcı ilk atılımlar astronomi ve fizik dallarında kendini
gösterir. Kopernik, Kepler ve Galileo astronomideki çalışmalarıyla
yeni çağı başlatmışlardı. Galileo modern fiziğin öncüsü, aynı
zamanda, deneysel sonuçları matematiksel ilişkilere indirgeme
yaklaşımıyla bilimsel yöntemin kurucusudur. Descartes, Pascal,
Newton, Huygens, Boyle, Leibniz ve Locke 17. yüzyılda gerçekleşen
bilimsel devrimin matematik, fizik ve felsefe alanlarındaki büyük
öncüleridir. Bilimde Galileo ile başlayan yeni yaklaşım Newton'a
ulaştığında bir tür norm niteliği kazanır: evren hareket
halindeki maddesel parçacıklardan oluşan kocaman bir makinedir;
fiziksel olgular mekanik yasalara bağlıdır ve ancak o yasalara
başvurularak açıklanabilir. Newton Principia Mathematica adlı ünlü
yapıtında mekaniğin temel yasaları olarak bilinen evrensel
ilişkilerin göksel cisimlerin hareketlerinden yerküredeki en basit
hareketlere (örneğin, dalından kopan elmanın yere düşmesi) kadar
her türlü fiziksel olgunun açıklamasını verdiğini gösterir. Bu
anlayış öylesine benimsenir ki, yüzyılımıza gelinceye dek tüm
bilimsel çalışmalarda asal bir örnek olarak gözönünde tutulur.
Evrenin mekanik anlayışı bugün de yıkılmış değildir. Kimi
yetersizliklerine karşın uygulamadaki başarılı sonuçlar Newton
mekaniğini ayakta tutmaktadır. Bilim adamlarının, daha güçlü bir
kuramın yokluğu karşısında, mekanik anlayışa bağlı kalma
yolundaki tutumlarını normal karşılamak gerekir. Bunun dogmatik bir
tutuculukla ilgisi yoktur. Dogmatik tutuculuk geleneksel inanç ve öğretiler
için sürekli gerileme, dahası bir yıkım olmuştur. Bilimi daha
baştan «maddeci» ve «mekanik» diye suçlayarak dışlamaları
teologlara saygınlık kazandırmamıştır.
Soru 5: Kavganın sorumlusu kimdir?
Teologların mekanist düşünceyi hiçbir zaman bağışlamamış
olmaları bir bakıma yersiz değildir. Fiziksel bilimlerde zamanla göz
yumar göründükleri bu düşüncenin sonunda biyolojiyi de etkisine
alması onları bir tür yaşam savaşımına itmiştir. Ancak, mekanist
düşüncenin, kimi bilim dallarında sınırlı kalması bağnaz
çevrelere yeni bir umut ışığı yakmıştır: mekaniğin yetersiz
kaldığı alanlarda, bu arada özellikle biyolojide, bilimi dayanaksız
göstermek, yitirilen saygınlığı yeniden elde etmek! Evrim kuramına
yöneltilen saldırıyı günümüze değin ayakta tutan direnç bu
umutla beslenmektedir.
Teolojinin bilimle kavgası teolojinin kendi tedirginliğinden, güven
eksikliğinden kaynaklanmıştır. 18. yüzyıla gelinceye dek bilim
adamlarının teolojiye ters düşmekten özenle kaçındıklarını görmekteyiz.
Kopernik'in kiliseyi ürkütmemek için kitabının yayımlanmasını
öldüğü yıla kadar geciktirdiğine daha önce değinmiştik. Kepler
gözlemsel verilere tüm bağlılığına karşın dünya görüşünde
ortaçağ etkisini sonuna kadar sürdürmüştür. Daha pervasız
davranan Galileo'nun başına gelenleri biliyoruz. Botanik ve zoolojinin
öncülerinden Ray, asıl uğraşının bilim değil, teoloji olduğunu
açığa vurmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Newton ile Boyle'e
gelince, ikisinin de bilimin yanı sıra teolojide de
araştırmalarını sürdürdükleri bilinmektedir. O kadar ki,
Newton'un bir aralık bilimden elini çekip yaşamını tümüyle
teolojik çalışmalara vermek istediği açıklanmıştır. Gerçi
Kraliyet Bilim Akademisi, toplantılarında, politika gibi dinsel
tartışmalara da yer vermiyordu. Ama bu dini dışlamaya değil, amacı
belli çalışmaların aksamasını önlemeye yönelik bir önlemdi. O
dönemin bilim adamları için bilim ile dinin bağdaşmazlığı söz
konusu değildi. Tam tersine, hemen hepsinin gözünde inceledikleri
dünyanın düzenli ve anlaşılır yapısı Tanrısal gücün varlığına
kuşku götürmez kanıt oluşturuyordu. Ne var ki, bu tutum bile
kilisenin tedirginliğini gidermeye yetmemiştir. Nitekim daha sonraki
gelişmeler kilisenin endişesinde hiç de haksız olmadığını gösterir.
Soru 6: Kamplaşma nasıl başladı?
18. yüzyıl bilim ile teolojinin giderek birbirinden uzaklaştığı,
sonunda birbirine açıktan ters düştüğü dönemdir. Bir yandan
bilim
adamlarının mekanist düşünce dışında bir başka yaklaşıma geçerlik
tanımamaları, öte yandan dar kafalı teologların bilimsel
gelişmelerin etkisinden özenle kaçınmaları bilim ile dini
bağdaşmaz iki «düşman» kampa dönüştürür. Yüzyılın
sonlarında ortaya çıkan pozitivizm bu gelişmede önemli rol oynayan
bir olaydır. Pozitivist düşünceyi yansıtan Kant ve izleyicileri için
insan bilgisi olgusal dünyayla sınırlıdır; olayların gerisindeki
«gerçeklik» hiçbir zaman bilinemez. Pozitivistlere göre,
felsefenin, dolayısıyla bilimin, işlevi edinilen olgusal bilgileri
sistematize etmek, bilgiyi insan yaşamının düzeltilmesinde
kullanmaktır. Bilim teolojinin, felsefe metafiziğin yanılgısını
paylaşmamalı, bilinmezi bilme çabasından kaçınmalıdır. Bilim
adamları daha da ileri giderek din adamlarını, ne olduğu bilinmeyen
Tanrıyla uğraşmayı bir yana bırakıp kendilerini insanlığın
hizmetine vermeye çağırırlar. Pozitivizmin öncüsü Auguste Comte
(1798-1857) dinle bilimin işbirliğini teolojinin geleneksel öğretilerinden
vazgeçmesi koşuluna bağlıyordu:
Pozitivist felsefe, İnsanlık Sevgisi üzerine kurulan yaklaşımın,
Tanrı Sevgisi üzerine kurulan yaklaşımdan ne denli üstün olduğunu
açıkça göstermekle amacına ulaşacaktır. Hıristiyanlık insan
doğasının duygusal yanı dışında hiçbir gereksinmesine bir
doygunluk sağlayamamış, muhayyileyi reddetmiş, akıldan kaçmıştır.
Bu nedenledir ki, teoloji sürgit tepki konusu olmuş, bundan böyle de
dayanma gücü kalmamıştır.*
Kuşkusuz, kiliseyi arka plana iterek öncülüğü her alanda bilime
tanıyan Comte bir hayal peşinde koşmaktaydı. Dinle yoğrulmuş bir kültürde
bu denli köktenci bir devrim önerisi gerçekçi olamazdı, herhalde.
Özünde İncil ile Aristoteles felsefesini birleştiren ortaçağ
skolastisizmi, Kopernik'ten başlayarak bilim karşısında uğradığı
tüm yenilgilere karşın genel kültür yaşamındaki etkisini sürdürüyordu.
Üstelik, daha önce de değindiğimiz gibi, bilim adamları çoğunluk
hiç değilse görünürde dinsel inançlarını korumakta, kiliseye
ters düşmekten kaçınmaktaydılar. Kilisenin yaşamdan elini
çekmesini isteyen Comte'un, hem dinsel geleneğin insanlar üzerindeki
gücünü, hem de yığınların teolojide bulduğu doygunluğu gözden
kaçırdığı söylenebilir.
* A. Comte, A General View of Positivism.
Soru 7: Pozitivist yaklaşım gerçekçi miydi?
Ne var ki, 19. yüzyıl boyunca pozitivistlerin beklentilerine uygun
gelişmeler giderek etkinlik kazanır. Daha önce küçük bir
seçkinler kesimine hitap eden bilim geniş halk kesimlerini de etkisine
almaya başlar. Çok geçmeden bilim ile dinin toplum gözündeki saygınlıkları
yer değiştirir; bilim hemen her alanda ağırlığını duyurmaya
başlar. Bilimsel buluş ve kuramlar küçük bir azınlığın
çevresini aşar, halk arasında konuşulan, tartışılan bir konu
olur.
19. yüzyıl bilim adamlarının gözünde yalnız fiziksel olgular
değil biyolojik ve psikolojik süreçler de ilk koşullarına gidilerek
açıklanması gereken olgulardı. Mekanist dünya görüşünün
özünde yer alan belirleyicilik (determinism) evrensel bir ilke sayılıyordu.
Örneğin, dönemin ünlü bilim adamı Laplace evrende olup biten her
şeyin neden-sonuç zincirinde yer aldığı görüşündeydi. Ona göre
her olgu kendinden önce gelen olguların sonucu, kendisini izleyen
olgunun nedeni olarak gösterilebilirdi. Doğayı anlamak için doğa
ötesine, Tanrı'ya gitmeye gerek yoktur. Evrenin herhangi bir andaki
durumunu bilen üstün bir zekâ, daha sonraki tüm durumlarını
hesaplayarak ortaya koyabilir. Öyle bir zekâ için, «belirlenemeyen
hiç bir şey yoktur; geçmiş gibi gelecek de gözleri önünde serili
olacaktır.»*
Aynı görüşü İngiliz bilim adamı Tyndall da dile getirmiştir. Ona
göre yakın bir gelecekte bilim, evrenin oluşumundan günlük davranışlarımıza
uzanan her türden olguyu atom hareketlerine indirgeyerek açıklayabilecekti.
19. yüzyılın kuramsal alandaki iyimserliği pratik alanda da kendini
gösterir. Gerçekten bilimin ticaret ve endüstri etkinliklerindeki
önemi kimsenin gözünden kaçacak gibi değildi. Dinsel «mucizeler»
dönemi kapanmış, bilime dayalı teknolojinin göz kamaştıran dönemi
başlamıştı artık. Tren, elektrik enerjisi, aydınlatma, telgraf,
telefon ve daha birçok icatla birlikte çeşitli kimyasal ürünler yaşam
koşullarını hızla değiştirmekte, insanlara yeni etkinlik
olanakları sağlamaktaydı. Yığınların bilime karşı güven
duygusu o denli artmıştı ki, bilimin çözemeyeceği bir sorunun
olabileceği düşünülmüyordu. İnsanların yüzyıllarca dinde
aradığı ruhsal doygunluğu, evren ve insana ilişkin tüm çetin
sorunların çözümünü çok geçmeden bilimin sağlayacağı inancı
doğmuştu.
Yaşamı kolaylaştırma, hastalıkları yok etme, insan ömrünü
uzatma yolundaki başarılarının yanı sıra bilimden evrenin
gizemlerini aydınlatma, kişisel ve toplumsal bunalımları giderme,
kişiye ruhsal erinç sağlama hizmetleri de beklenmekteydi. Bilime
«yasamda en gerçek yol gösterici» gözüyle bakılıyordu. Ancak geçen
yüzyılın pozitivist dünya görüşünü yansıtan bu beklenti
aşırı bir iyimserlikti: bilimin yanlış anlaşılmasından
kaynaklanan bir iyimserlik!
* Bakınız, C. Yıldırım, Bilim Felsefesi, s. 140.
Soru 8: Pozitivist iyimserlik neden sürekli olamazdı?
Ne yandan bakılırsa bakılsın, 19. yüzyıl büyük atılımlar
yaşayan bir dönemdi; insanlığın sürekli bir ilerleme içine girdiği
varsayılıyordu. Bilimin açtığı ışıklı yolda ilerlemeyi
engelleyen tüm köhne kurum ve düşünceler bir yana itilecek, yeni
bir altın çağ yaşanacaktı. Eskiye yüz çeviren bu dönem, yeniyi
arama coşkusunu yaşıyordu. İncil ve kiliseye yöneltilen acımasız
eleştiriler Avrupa'da yaygınlık kazanmıştı. Darwin'le bilimsel
dayanak kazanan evrim düşüncesi İncil'in «yaratılış» öğretisine
açıktan ters düşüyor, Tanrı'nın imgesi ya da yeryüzündeki
gölgesi diye nitelenen insanı maymunla akraba sayıyordu. Kilise
saldırı ve eleştirileri göğüsleyecek gücü önemli ölçüde
yitirmişti: bir yandan bilimin atılımı karşısında gerilerken,
öte yandan kökleri ortaçağa uzanan iç çekişme ve öğreti
kavgalarıyla cephe birliği sarsılmıştı. Eleştiriler kutsal
kitabın tutarsız, biribiriyle çelişen öğretilerini sergileyerek, yüzyıllarca
yığınlara ışık tutan, yol gösteren «doğrulardın hiç de
güvenilir olmadığı kuşkusunu pekiştiriyordu. Kilisenin işlediği
«Tanrısal Düzen» inancı yerini hızla «mekanik yasalar düzeni»
inancına bırakma yoluna girmişti. Ancak bu gidiş uzun sürmez; yüzyılın
sonlarına doğru yer yer su yüzüne vuran tepkilerle karşılaşır.
Tepkilerin oluşması bir bakıma kaçınılmazdı. Felsefe tarihine
baktığımızda evrene ilişkin düşüncede Antik Yunan döneminden başlayarak
materyalist ve spiritualist görüşlerin bir bitmeyen etki-tepki süreci
içinde olduğunu görürüz. Bunun pek çok örneği gösterilebilir.
Yunan atomistleri (Democritos, vb.) maddenin yapısına ilişkin son
derece ilginç bir kuram oluşturmuşlardı. Demokritos doğada olup
biten, var olan her şeyi bölünmez maddesel parçacıkların
devinimiyle açıklıyordu. Kolayca benimsenen, yaygınlık kazanan bu görüşe
çok geçmeden tepki doğar: Platon felsefesi. Atomcu görüş çekiciliğini
yitirir, daha doyurucu gelen «İdealar» kuramı zihinler üzerinde
egemenlik kurar. Ama iki kutup arasında sallanan insan düşüncesinin
idealizm'de karar kılacağı beklenemezdi elbet. Platoncu görüş
Hıristiyanlığın da etkisiyle ortaçağ boyunca egemenliğini sürdürürse
de, 16. yüzyılın ikinci yarısında pandül karşıt kutba kaymaya
başlar.
Soru 9: Biyolojide mekanik açıklama yeterli değil midir?
Fiziksel olguları maddesel parçacıkların hareketine indirgeyen açıklama
Galıleo'yu izleyen iki yüz yıl boyunca öylesine doyurucu bulunur ki,
dönemin bilim adamlan tüm biyolojik, ruhsal ve sosyal olguların da
aynı şekilde açıklanabileceği inancına kapılmaktan kendilerini
alamazlar. Descartes, örneğin, canlı organizmaların karmaşık bir
makine olduğu görüşündeydi. Ona göre canlıların duyuş ve
davranışları, maddesel hareketler gibi fiziko-kimya süreçlerine
indirgenebilirdi. Descartes kasların açılıp çekilme hareketini
«hayvan canı» dediği kandan süzülüp beyinde biriken, gerektiğinde
sinir tüpleri aracılığıyla kaslara geçen bir güçten söz
ediyordu. Ancak biyoloji alanındaki bilgilerin artmasıyla yaşamın
salt mekanik bir olay olmadığı inancı güçlenir; geleneksel inanca
daha yatkın «vitalist» görüş egemenlik kurar. İnorganik nesne ve
süreçlerin mekanist açıklamasına karşı çıkmayan vitalistler
organik süreçlerin fiziko-kimya terimlerini aşan bir nitelik
taşıdığı görüşündeydiler. Onlara göre canlı organizmayı
cansız maddeden ayıran şey, canlıların üreme, kendilerini koruma
ve sağaltma güçleriydi. Bu güçten kaynaklanan işlevleri
fiziko-kimya yasalarıyla açıklamaya olanak yoktur. «Yaşam gücü»
ya da «yaşam ilkesi» denen ve işleyişi istence bağlı olmayan bu güç
organik türlerde değişik biçimlerde etkinlik göstermektedir. 18.
yüzyılda tanınmış İngiliz anatomi bilgini John Hunter, Alman
biyokimyacısı Leibig ve Wohler gibi seçkin araştırmacıların
benimsedikleri vitalizm çok geçmeden popüler bir öğreti kimliği
kazanır. Wohler memelilerin idrarında bulunan üre bileşiğini
laboratuvarda elde etme yöntemini bulmuş olmasına karşın vitalist görüşten
vazgeçmez. Oysa bu buluş, canlı maddenin yapay olarak
oluşturulamayacağı inaricıyla çelişiyordu. Belki de bu tür buluşların
etkisinde «yaşam gücü» kavramı zamanla bilimde etkisini yitirir.
Bilim adamlan canlı nesne ve süreçleri o türden bir kavrama başvurmaksızın
açıklama yoluna girerler. Vitalizmin katı mekanist anlayışa karşı
bir protesto olarak yararlı hizmet gördüğü söylenebilir. 19. yüzyılın
ikinci yansına geldiğimizde pek az bilim adamının yaşamı bir
fiziko-kimya süreci saydığını, evrene salt mekanik yasalarla
işleyen kocaman bir makine gözüyle baktığını görürüz. Bilim
artık daha esnek, mekanist görüşün dar kalıplarını aşan çok
yönlü bir açılma içine girmiştir. Yüzyılımızda bu eğilim daha
belirgindir. Bilim pozitivistlerin sandığı gibi nesnel dünyayı bize
olduğu gibi yansıtan, tekdüze bir çalışma değildir, Bilim insan
zekâsının doğayla etkileşiminin bir ürünüdür; bilgilerimiz
nesnel ve öznel öğelerin yoğrulmasıyla oluşur. Ama çağımıza
özgü bu anlayışı vitalizme dönüş saymak yanlıştır. Vitalist görüş
temelde bilime ters düşen bir yaklaşım içerir. Nitekim yüzyılımızın
başlarında geniş yankı uyandıran vitalist-sezgici Bergson
felsefesi, bilimsel görünümüne karşın, özünde bilime karşı bir
düşünce dizgesidir. Çağımızda biyoloji Bergson felsefesi çizgisi
dışında bir yol izleyerek ilerlemektedir. Aslında, günümüz bilim
adamları bir yana, geçen yüzyılın bilim adamları arasında bile
evreni düpedüz bir makine sayanların sayısı çok değildi. Onlarda,
evreni bir makine saymaktan çok evrenin makineye benzer biçimde işlediği
düşüncesi vardı. Lord Kelvin bilimsel bir konuyu ona uygun mekanik
bir model kurabildiğinde ancak anladığım söylerken, incelediği
fiziksel olguları açıklamada mekanik modelin sağladığı
kolaylığı belirtiyordu; yoksa evrenin bir makine olduğu savında
değildi.
Öyle bir sav bir bakıma bilimsel araştırmanın belli bir çerçevede
tutulması; yeniye, bilinmeyene açılma merak ve coşkusunun yok
olması demektir. Oysa bilim hiçbir kuram ya da görüşle sınırlı
tutulamaz.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |