|
EVRİM DÜŞÜNCESİ
Soru 10: Evrim düşüncesi nasıl doğdu?
Soru 11: Evrim düşüncesi hangi çağın ürünüdür?
Soru 12: Evrim düşüncesinin biyolojide öncüleri kimlerdir?
Soru 13: Lamarck kuramı nedir?
Soru 14: Lamarck kuramı niçin yeterli görülmemiştir?
Soru 15: Evrim kuramı nedir?
Soru 16: Darwin kimdir?
Soru 17: Türlerin Kökeni nasıl yazıldı?
Soru 18: Darwin devrimi nasıl algılandı?
Soru 19: Ünlü «Oxford Tartışması» nasıl geçti?
Soru 20: Bağdaşmaz iki dünya mı?
Soru 21: Darwin yeterince anlaşılmış mıdır?
Soru 10: Evrim düşüncesi nasıl doğdu?
İlginçtir, insanoğlu doğada aradığı düzeni önce doğrudan
deneyimine giren alanlarda (örneğin, organizmaların yapı ve
işlevleri, insanın kendi duyma, düşünme ve istencine ilişkin
davranışları, vb.) değil, kendine uzak bir alanda, astronomide
bulmuştur. Göksel cisimler üzerinde antik çağda başlayan gözlemler,
bu gözlemlere dayalı Ptolemi sistemi ile yeni çağda ortaya konan
Kopernik sistemi ve gezegenlerin devinimine ilişkin Kepler yasaları gibi
çalışmalar uzağa açılan bilimsel etkinliklerin başlıca
örnekleridir. Astronomi ile fizik 17. yüzyılda, kimya 18. yüzyılda,
biyoloji 19. yüzyılda, psikoloji ise içinde bulunduğumuz yüzyılda
bilimsel kimlik kazanmıştır. Dahası, biyolojinin özünde yer alan
evrim düşüncesi bile ilkin astronomide kendini gösterir. Astronomi
bize bilimsel yasaların ilk örneklerini vermekle kalmamış, dünyamızın
zaman içinde gelişerek oluştuğu görüşünü de getirmiştir.
Aslında insanın kendi varlık kökenini bilme merakı da yeni değildir.
Bilimlerin henüz gelişmediği ilk dönemlerde bu yoldaki arayışın
teolojiye yol açtığı söylenebilir. Ne var ki teolojinin getirdiği,
yığınlar üzerinde bugün bile etkisini sürdüren açıklama
masalımsı bir öğreti niteliğindedir. Göksel dinlerin hiçbirinde
evrim düşüncesi yer almaz. Her şey gibi insan da Tanrı'nın
yaratıcı elinden çıkmıştır.
Tevrat ve ondan kaynaklanan İncil dünyanın altı günde yaratıldığını
bildirmektedir. Evrim yüz milyonlarca yıl alan uzun bir süreçtir. Oysa
teologlar yaratılışın İ.Ö. 4004 yılında gerçekleştiğini; Adem
ile Havva'nın o yıl 23 Ekim günü saat 9'da yaratıldığını
hesaplıyordu. Tanrı Cumartesi dinlendiği için yaratma işini Cuma günü
tamamlamıştı. Bu masala karşı çıkmak şöyle dursun, yaratılışın
altı bin yıl gibi kısa bir süre önce gerçekleştiği savına kuşku
gözüyle bakılması bile bağışlanmaz bir suçtu. 19. yüzyıla
gelinceye dek çoğu bilim adamları ya dinsel inançları nedeniyle ya da
kilisenin şimşeklerini çekmemek için canlı ve cansız tüm varlıkların
Tanrısal istençle belli bir düzen öngörülerek yaratıldığı, her
canlı türün ilk yaratılıştaki biçim ve niteliklerini olduğu gibi
koruduğu inancına bağlı kalmıştır. Örneğin, Kopernik sistemine
bilimsel açıklama getiren Newton, gezegenlerin devinimini Tanrı'nın
kendi eliyle başlattığını söylemiştir. Gerçi Newton'un çağdaşı
Bentley'e yazdığı özel bir mektupta güneş sisteminin belirsiz ilkel
bir maddeden gelişmiş olabileceği düşüncesine yer verdiğini
biliyoruz; ancak resmi açıklamalarında Newton hiçbir zaman yaratılış
öğretisine ters düşen, ya da evrim düşüncesini yansıtan bir düşünceye
yer vermemiştir.
Soru 11: Evrim düşüncesi hangi çağın ürünüdür?
Evrim düşüncesi çoğu kez sanıldığının tersine, Darwin'le ortaya
çıkmamıştır; kökü eski çağ kültürlerine kadar uzanır. Darwin
sahneye çıktığında evrim düşüncesi bir ölçüde de olsa yaygınlık
kazanmış, kimi biyologların benimsediği kuramsal bir açıklama
niteliği kazanmıştı.
Geriye gittiğimizde, eski Pers ve Mısır mitolojilerinde tanrıların
toprak gibi bir ilk maddeden insan biçiminde oluştuğu fikrini
bulmaktayız. Hint düşüncesinde ise, mitolojinin felsefeyle kaynaşık
olduğu ilk dönemde, canlıların beden ve ruh olarak kaynaklandığı
Varlık (Brahma) yaratan değil, transformasyona olanak veren bir güçtü.
Evrimden bilimsel anlamda ilk söz edenler İ.Ö. 6. yüzyılda yaşayan
İyonya'lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesnelerin sudan ya da
denizden kaynaklandığı savındaydı. Onu izleyen Anaximander'e göre
varlıkların hepsi değişik formlar alan bir ilk tözden kaynaklanmıştı.
Anaximander'in canlıların kökenine ilişkin görüşü de oldukça
çarpıcıdır: İnsan yavrusunun doğuş sırasındaki çaresizliği gözleminden
kalkan filozof, atalarımızın başlangıçta balık olduğunu ileri sürer.
Açıklaması da oldukça basit: Bir zamanlar denizlerin çekilmesiyle yaşamlarını
karada sürdürme zorunda kalan kimi balıklar insana kadar uzanan pek
çok hayvan türüne kaynak olmuştur.
Aynı dönemin bir başka filozofu, Heraklitus. daha da ileri giderek
canlılar arasında süren bir çatışmadan söz eder. Bu, bir anlamda,
Darwin'in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu Doğal Seleksiyon
kuramının öncelenişi demektir.
Evrim düşüncesi antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te de
kendini açığa vurur. Onun 2000 yıl tartışmasız kabul edilen görüşünde
ilginç noktalar bulmaktayız. Bunlardan özellikle dört tanesi
önemlidir:
(1) «Scala Naturae» denilen organizmaların basitten daha karmaşık
formlara çıkan, sonunda insana ulaşan transformasyonu;
(2) Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu;
(3) Doğanın ihtiyaca göre organ oluşturduğu;
(4) Evrim ile canlıların sınıflanması arasındaki ilişki.
Evrim düşüncesinin kökenine değinirken Romalı şair-filozof
Lucretius'u da anmak gerekir. Bir bakıma Heraklitus'un düşüncelerini
genel kültüre yansıtan Lucretius insan yaşamında dil, din ve müzik
gibi etkinliklerin bir ayıklanma ya da eleme sürecinden geçerek oluştuğu
görüşündeydi. «De Rerum Natura» adlı yapıtında canlıların
hızlı koşma, sıkıntıya katlanma, yiyecek bulma, vb. becerileriyle
varlıklarını sürdürebildikleri gibi doğal seleksiyonu andıran düşünceler
bulmaktayız.
Evrime ilişkin bu düşüncelerin hemen etkinlik kazanması beklenemezdi
kuşkusuz. Egemen inanç sistemleri buna olanak vermediği gibi, o tür
hipotezleri yoklamaya yönelik bilimsel çalışmalar da yoktu ortada.
Evrimin bilimsel açıdan ele alınması 18. yüzyılı bekler.
Soru 12: Evrim düşüncesinin biyolojide öncüleri kimlerdir?
18. yüzyıla bilimsel devrimin kimya ve biyolojide kendini duyurduğu dönem
diye bakılabilir. Biyolojide ilk önemli girişimi Fransız doğa
bilimcisi Buffon'a (1707 - 1788) borçluyuz. Yaşamını doğa tarihi
incelemelerine adayan Buffon canlıların sınıflanmasına ilişkin
Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacındaydı.
İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer
kalıntılara dayanarak canlı ve cansız dünyada hemen her şeyin evrim
sürecinde oluştuğu görüşündeydi. Tahmin edileceği gibi bu görüşün
dile getirilmesiyle kilise ayağa kalkar; Buffon sonunda, «Dünyanın
oluşumuna ilişkin söylediğim her şeyi, özellikle kutsal kitapta yazılanlara
ters düsen sözlerimi, geri alıyorum,» demek zorunda kalır.
Ancak evrimin başka çevrelerde de ilgi konusu olduğunu görüyoruz.
Condorcet, Lord Monboddo, Cuvier gibi düşünürlerin, insanın ilkel
yaşamdan ileri uygarlık düzeyine geçiş sürecini bir ilerleme olarak
işlemeleri evrim düşüncesinin yaygınlık kazanmasını
kolaylaştıran bir gelişmedir. İnsanın sosyal ve kültürel yaşamında
ilerleme varsa, biyolojik yaşamında niçin olmasın? Evrim kilisenin
tutumuna karşın çağın ilgi odaklarından biridir, artık!
Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus (1707 - 1778)'un modern sınıflama yönteminin
temelini oluşturan çalışması biyolojide evrim düşüncesine güç
kazandıran başka bir çalışmadır. Buffon ile Linnaeus, belki de
kilisenin baskısı nedeniyle, evrimin yalnızca tür içinde olabileceği,
dolayısıyla bir türün başka bir türe dönüşemeyeceği görüşünde
birleşmişlerdi. 19. yüzyıla gelindiğinde dinsel bağnazlık eski
etkisini büyük ölçüde yitirmiş ya da yitirmeye yüz tutmuştur.
Darwin'in dedesi Erasmus Darwin (1731 - 1802) de Buffon gibi canlıların
yaşam dönemlerinde uğradıkları değişikliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle
evrimleştiği görüşündeydi. Bu düşünceyi daha belirgenleştiren
Fransız doğa bilgini Lamarck (1744 - 1829) evrim konusunda kapsamlı ve
tutarlı ilk kuramı oluşturan kişidir.
Soru 13: Lamarck kuramı nedir?
Lamarck'ın evrim kuramını ana çizgileriyle şöyle belirtebiliriz:
(1) Uzun çağlar alan evrim sürecinde karmaşık organizmalar basit
canlılardan türemiştir.
(2) Evrim sürecinde canlılar yaşam çevreleriyle uyum kurmuş,
değişen çevre koşullarına göre yeni biçimler almışlardır. Aynı
türden değişik formların ortaya çıkmasına olanak vardır; türler
sanıldığının tersine sabit değildir.
(3) Türlerin evcilleştirme ve yapay üretme yoluyla kısa zamanda
yapısal değişim geçirmesi olanaklıdır. Bunun sayısız örneklerini
çiftliklerdeki başarılı ıslah çalışmalarında görmekteyiz.
(4) Evrim sürecinin devamı için karmaşık organizmalara dönüşen
basit canlıların yerini yeni basit canlıların doldurması gerekir.
Lamarck bu yenilemenin sürekli spontane üremeyle sağlandığı görüşündeydi.
(5) Böyle bir evrim sürecinin kaçınılmaz sonucu canlı dünyanın en
basitten en karmaşık organizmalara ulaşan bir gelişmeler dizisi
oluşturmasıdır. Bunun böyle olmadığını farkeden Lamarck dizideki
boşluklarla düzensizliği, canlıların değişen çevre koşullarına
ayak uydurma çabalarıyla açıklama yoluna gider.
(6) Bireylerin kendi yaşamlarında edindikleri avantajlı özelliklerin
kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği tezi. Kuramına işlerlik
kazandırması bakımından bu tezi özellikle işleyen Lamarck,
kalıtımda kullanışın (ya da kullanışsızlığın) etkisini
vurgulamıştır. Örneğin, sürünme alışkanlığına kendini bırakan
yılanın yürüme organlarını yitirmesi, ya da yüksek ağaç dallarına
uzanarak beslenen zürafaların sonunda uzun boyunlu olması.
Buffon kalıtsal değişmeleri çevresel koşullardaki değişikliklerle açıklıyordu.
Çevresel modifikasyonların kalıtsallığını kabul eden Lamarck ise
özellikle kullanış ya da kullanışsızlık etkisini önemsiyordu.
Lamarck kuramı bilim çevrelerinde baştan beri doyurucu
bulunmamıştır. Kurama yöneltilen eleştiriler nelerdir?
Soru 14: Lamarck kuramı niçin yeterli görülmemiştir?
Lamarck organizmanın yaşam döneminde edindiği özelliklerin ya da uğradığı
modifikasyonların (bunlara çevresel koşullardaki değişiklikler yol açabileceği
gibi kullanış ya da kullanışsızlık da neden olabilir,) kalıtsal
yoldan yeni kuşaklara geçtiği; uzun süre alan bir birikimle evrimsel
değişikliğe dönüştüğü görüşündedir. (Buffon evrimi çevre koşullarındaki
değişiklikle, Lamarck ise organizmanın duyduğu ihtiyaca göre organların
kullanılışı veya kullanışsızlığıyla açıklıyordu. Lamarck'a göre,
değişen çevre koşullarına uyum sağlama çabasında yararlı olmayan
organlar kullanılmadığı için giderek körelir; yararlı olan organlar
kullanıldığı için gelişme olanağı bulur. Dahası, olağanüstü
durumlarda ihtiyaca göre oluşan yeni organlar sonraki kuşaklardaki
birikimle yeni form ve türlerin oluşmasına yol açar.)
İlk bakışta akla yakın gelen Lamarck kuramının bilim çevrelerinde
ilgi bulmamasının başlıca nedenlerinden biri kuramın olgusal içerikten
yoksun olması, gereğince kanıtlanmamasıdır. Hatta yakından
bakıldığında kuramın birtakım gözlemsel olgulara ters düştüğü
bile söylenebilir. Bu olgulardan birkaçına değinelim. Örnek olarak,
sosyal böceklerden işçi karınca ve işçi arıları alalım. Bunlar
üreme bakımından kısırdır; döl vermedikleri için yaşam dönemlerinde
edindikleri özellikleri ya da uğradıkları modifikasyonları yeni
kuşaklara geçirmelerine olanak yoktur. Oysa, bu işçilerin çevreye ve
yaşam biçimlerine uyumları son derece ileri bir düzeydedir.
Kuramı yanlışlayan ikinci örnek daha ileri düzeydeki böceklere ilişkindir.
Bunlar kısa süren tırtılımsı bir yaşam döneminden sonra yetkin
kanatlı biçimleriyle ortaya çıkarlar; sonra bir daha ne büyürler ne
de tüylerini dökerler. Üstelik, bunların yapıları ve çoğunluk
hayret verici uyumları katı boynuzumsu maddeden oluşan dış iskeletle
belirlenmiştir; öyle ki, çevresel etkenler altında ya da egzersizle
herhangi bir modifikasyona uğramaz. Krizalit döneminden sonra herhangi
bir modifikasyon olmadığına göre sonraki kuşaklarda evrime dönüşecek
bir birikim de söz konusu olamaz elbet.
Buna benzer bir başka örnek insanları da içine alan omurgalılara
ilişkindir. Yaşamımızda dişlerimizin uğradığı tek modifikasyon
yıpranmaları, çürüyüp dökülmeleridir. O halde, işleviyle tam bir
uyum içinde olan diş yapımızın, Lamarck'ın anladığı türden bir
kalıtıma dayanmış olmasına olanak yoktur. Son bir örnek,
«Drosophila» denen meyve sineği üzerinde yapılan bir incelemeye
ilişkindir.* Kullanılması 69 kuşak boyunca önlenen gözlerin ne yapısında
ne de sineğin fototropik duyarlığında bir değişiklik gözlenmiştir.
Bu türlü belirlemeler de göstermektedir ki, Lamarck kuramı olgusal
dayanaktan yoksundur. Kalıtsal olarak biriken modifikasyonlar olmadığı
halde son derece karmaşık uyumluluklar kurulabilmekte; tersine,
kuşaklar boyunca kullanılmayan organlar yapı ve işlevlerini
korumaktadır. Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Lamarck
kuramının neyi açıkladığı ya da ne işe yaradığı sorulabilir!
* Payne, 1911
Soru 15: Evrim kuramı nedir?
Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim
kuramını Charles Darwin (1809 - 1882)'e borçluyuz*. Fizik ve
astronomide Galileo ile Newton'un yeri ne ise Darwin'in biyolojideki
konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin'in evrim kuramı birbirini
tamamlayan iki öğe içermektedir: (1) Canlı dünyada değişik biçim
ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar
arasında «yaşam savaşımı» ve «en uyumlunun ayıklanmaktan
kurtulması» diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği.
Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel
bir belirlemeyle yetineceğiz.
Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya
atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik
gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir
tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği
kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini
oluşturan «doğal seleksiyon» ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı
olarak bilinir. Doğal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl işlemektedir?
Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın
besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle
ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok
olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği,
hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında
bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın
rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal
varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür,
denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden
farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana -babadan olan kardeşler
arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden
olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı
olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu
savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından
özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması,
diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi,
görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan
kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan
daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun
zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca
yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey
veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha
gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Darwin
canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen
doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini
yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon
kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma
konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların
da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını
biliyoruz.
* Darwin 1842'de bir taslağını hazırladığı kuramı üzerindeki çalışmasını
1858'de A.R. Wallace'ın incelemek üzere gönderdiği kısa bir yazı
eline geçinceye dek sürdürür. Kuramının bu genç doğa
araştırmacısınca da oluşturulduğunu hayretle görür. Wallace'ın
çalışması Darwin'in bir bildirisiyle birlikte aynı yıl Linnean
Kurumunda okunur.
Soru 16: Darwin kimdir?
Darwin, evrim düşüncesine bilimsel temel kazandıran doğa bilginidir.
Entelektüel bir aile geleneği ile büyüyen Darwin, üç yıl tıp öğrenimi
gördükten sonra ilahiyat öğrenimi için Cambridge Üniversitesine
girer. Ama onu asıl ilgilendiren şey böcek koleksiyonudur. Bu merak ona
beş yıl süren bir bilimsel geziye katılma olanağı sağlar. İngiliz
Kraliyet gemisi Beagle'le sürdürülen bu gezinin misyonu Patagonya,
Tierra del Fuego'nun yanı sıra Şili, Peru ve Pasifikteki bazı
adaların haritasını çıkarmak, Güney Amerika, Avustralya, Yeni
Zelanda ve Tasmanya kıyılarını kapsayan dünya çevresinde bir dizi
kronometrik ölçmelerde bulunmaktı. Darwin geziye doğa bilimcisi
kimliğiyle katılmıştır. 1831'de denize açılan gemi 1836'da
İngiltere'ye döner. Yüklü inceleme notlarıyla gemiden inen Darwin'in
dönüşü yakınlarının dışında kimseyi ilgilendiren bir olay
değildi, o zaman. Ancak aradan 23 yıl geçtikten sonra bu gezinin
bilimsel önemi, insan düşüncesinde yol açtığı büyük devrim
ortaya çıkacaktı.
Gezi boyunca Darwin'i bir gözlemci olarak en çok türler arasındaki
ilişkiler, canlıların değişen çevre koşullarına uyum sağlamada gösterdikleri
olağanüstü beceri, birbiriyle sıkı yakınlığı olan hayvan
topluluklarının güneye doğru kaydıkça yerleşim bakımından nasıl
sıralandıkları ilgilendirmişti. Çevrenin topluluklar üzerindeki
etkisi gözden kaçmayacak kadar belirgindi. Darwin'den önce Lamarck'ın
önemle üzerinde durduğu bu gözlem onun kuramının özünü oluşturmuştu.
Türlerin kökenini değişen çevre etkisinde organların kullanılış
ya da kullanışsızlık biçimine bağlayan Lamarck kuramının olgusal
kanıttan yoksun kaldığına daha önce değinmiştik. Darwin, dedesi
Erasmus Darwin'in evrim düşüncelerinin yanı sıra Lamarck'ın çalışmasını
da yakından biliyordu. Ancak Darwin'in gözünde bu çalışmaların hiçbiri
türler arasındaki farkları açıklayacak yeterlikte değildi. Gezi
notlarına belli bir düzen vermeye koyulduğunda özellikle türlerin değişimine
ilişkin gözlemlerini dikkat çekici bulmuştu. Ancak henüz belirsiz
kimi hipotezler dışında elinde «kuram» diyebileceğimiz belli bir açıklama
yoktu. Geziden dönüşünün ilk iki yılı Darwin için bir tür
bocalama dönemi olmuştur. Bu sırada eline bir raslantı olarak geçen
bir kitap, Thomas Malthus'un Nüfus Üzerine İnceleme adlı yapıtı,
arayışı içinde olduğu açıklamanın ipucunu ona sağlar. Bir rahip
olan Malthus amatör bir ekonomist olarak da çalışıyordu. Kitabında,
nüfus büyüklüğüyle sağlanan yiyecek miktarı arasındaki ilişkiyi
ele almış, nüfus artış hızının yiyecek üretimini sürekli aşma
eğilimi gösterdiği savını vurgulamıştı.* Malthus, savaş, kıtlık
ve salgın hastalıkların nüfusta hızlı büyümeyi bir ölçüde sınırladığı,
yoksa sonucun tüm dünya için kaçınılmaz bir yıkım getireceği görüşündeydi.
19. yüzyılın ilk yansı İngilteresi'nde nüfus gerçekten öylesine
büyük bir artış hızı içindeydi ki, beslenme sorunu kaygı verici
bir ağırlık kazanmıştı. Malthus'a göre nüfus artışının o günkü
hızda devam etmesi halinde insanların bulunan yiyeceği paylaşma
savaşımı azgın boyutlara ulaşacak, güçlüler karşısında güçsüzler
çok geçmeden yok olup gidecekti.
Darwin, Malthus'un çizdiği bu karamsar tabloda canlılar dünyasına
özgü evrimsel değişimin motor gücünü yakalar. Pasteur, «Bilimde
mutlu raslantı ona hazır kafa için vardır,» demişti. Malthus'un
insanlık için pek iç açıcı olmayan öndeyisinin, Darwin'in kafasında
nasıl bir şimşek çaktırdığını kestirmek güç değildir.
Darwin'in mutlu saydığı bu etkiyi dile getirişini birlikte okuyalım:
Malthus'un nüfusa ilişkin denemesini vakit doldurmak için okuyordum.
Uzun süren yoğun gözlemlerimle her yerde tanık olduğum canlılar
arasındaki «yaşam savaşımı» olayının anlamını kavramaya
hazırdım. Hemen gördüm ki, çetin çevresel koşullar altında
canlıya avantaj sağlayan özellikler korunur, sağlamayan özellikler
zamanla yok olur. Bu süreçte yeni türlerin oluşması kaçınılmazdır.
Artık elimde çalışmalarıma ışık tutan bir kuram vardı!
* Malthus'un sözünü ettiği fark literatürde genellikle yiyecek
üretiminin aritmetik diziyle, nüfusun geometrik diziyle büyüdüğü
biçiminde belirtilir.
Soru 17: Türlerin Kökeni nasıl yazıldı?
Darwin gibi doğal tarih meraklısı bir başka araştırmacı da, gene
bir raslantı olarak Malthus'u okumuş, aynı sonuca ulaşmıştı.
Darwin, 1858'de Malaya'dan incelemesi için kendisine postalanan bir yazı
eline geçinceye dek Alfred Russell Wallace (1823 - 1913) adlı kişiden
habersizdi. Wallace’ın yazısı, Darwin'in Malthus'tan esinlenerek
oluşturduğu kuramı ana çizgileriyle içeren bir özetti. Darwin'in bu
durumda uğradığı ruhsal sarsıntıyı kestirmek güç değildir. Ne
var ki, onun bir bilim adamından beklenen dürüst davranış örneğini
verdiğini biliyoruz. Darwin, Wallace'ın isteği doğrultusunda yazıyı
okuduktan sonra dönemin ünlü jeoloji bilgini Sir Charles Lyell'e bir
açıklamayla birlikte gönderir. Darwin açıklamasında kendisinin de
uzun bir dönemi kapsayan çalışmalarında aynı sonuca ulaştığını,
bu konuda hazırladığı kitabının yakında yayımlanacağını
bildiriyordu. Durum gerçekten Darwin için iç açıcı değildi. Lyell
ile Darwin sonunda hakça bir çözüm buldular: Wallace'ın yazısı ile
Darwin'in sözünü ettiği kitabının bir özeti Linnean Kurumu'nda
birlikte okunacak, sonra Kurumun dergisinde yayımlanacaktı. Derginin Eylül
1858 sayısında çıkan bu iki yazı, ne yazık ki, beklenenin tersine,
yankı uyandırmaz. Yalnızca bir eleştiri göze çarpar; onda da, «yazılarda
yeni olan her şeyin yanlış, doğru olan her şeyin de zaten bilindiği,»
küçümsemesi vardı.
Ancak cesaret kinci bu durum Darwin'i pek etkilemez: Lyell ile tanınmış
botanikçi Hooker'in teşvikiyle hazırlamakta olduğu kitabını bir an
önce bitirmeye koyulur. Türlerin Kökeni adlı ünlü yapıt Kasım
1859'da yayımlanır. İlk baskı kitabın satışa çıktığı gün kapışılır;
ikinci baskı da birkaç gün içinde tükenir. Yeni baskılar birbirini
izlemekle kalmaz, kitabın çok geçmeden Avrupa dillerinde, bu arada
Japonca'da, çevirileri yayımlanır. Bu o dönemde pek az kitap için
söylenebilecek bir başarıdır. Türlerin Kökeni, kısa sürede yarattığı
sarsıcı etki bakımından Rousseau'nun Sosyal Kontrat, Marx'ın Sermaye,
Thomas Paine'in İnsan Hakları gibi devrimsel etki yaratan kitaplarla boy
ölçüşebileceğini gösterir. Bu kitapla bilim tarihinde yeni bir
dönem başlamıştır.
Soru 18: Darwin devrimi nasıl algılandı?
Türlerin Kökeni'nde Darwin türlerin oluşumunu bireyler arasındaki
varyasyonları kullanan doğal seleksiyona bağlamıştı. 1871' de
yayımlanan İnsan Soyu'nda ise Darwin ikinci bir tezle ortaya çıkıyordu:
İnsan bir hayvandır; tüm diğer hayvanlar gibi evrim sürecinin
ürünüdür.
Kutsal kitapların bilinen öğretileriyle açıktan açığa çelişen bu
tez yalnız bağnaz din çevrelerini değil, insanda Tanrısal imge
olduğu düşüncesine koşullanmış pek çok kimseyi, bu arada kimi
bilim adamlarım, öfkeyle ayağa kaldırır. Ortalığı yatıştırma
gereğini duyan Wallace Darwin'in imdadına koşmaktan kendini alamaz:
Darwin'in evrim kuramı, en aşırı mantıksal sonucuna götürülse
bile, insanın spiritüel doğasına ilişkin inarîca ters düşmek şöyle
dursun, o inancı destekler niteliktedir.
Ne var ki, Wallace’ın pek inandırıcı olmayan bu yorumu etkisiz
kalır, özellikle kilisenin içine düştüğü tedirginlik giderilemez.
Bu tedirginlik nedensiz değildir: evrim kuramı entelektüel kesimde olduğu
kadar halk kitleleri arasında da destek bulur. Darwin kendisinden 300
yıl önce gelen Kopernik gibi insan düşüncesinde köklü bir devrim başlatmıştır.
Kopernik arzın güneş çevresinde dönen bir gezegen olduğunu söyleyerek;
Darwin canlıların, bu arada insanın, uzun evrim sürecinde oluştuğuna
doyurucu kanıtlar getirerek, evrende arza ve insana özel konum veren
geleneksel düşünceyi yıkıyordu. Gerçi Galileo'dan sonra giderek saygınlığını
yitiren kilisenin bu gelişmeyi önleyecek ya da etkisiz kılacak gücü
kalmamıştı; ama Tanrı'ya doğrudan bir saldırı saydığı Darwin
kuramını içine sindirmesi de beklenemezdi, elbet. Teoloji, canlılar dünyasına
ilişkin bilimsel gelişmelere çok daha duyarlıdır: Fizik dünyanın
mekanik açıklamasına zamanla alışılmıştı; ancak canlıların
oluşumunda Tanrı'nın dışlanması göz yumulacak bir saygısızlık
değildi. Gerçekten, Darwin türlerin evrimini, Newton'dan kaynaklanan ve
19. yüzyıl bilim dünyasında egemenlik kuran mekanist görüşle açıklamaktaydı.
T.H. Huxley'in, bilim çevrelerinde Türlerin Kökeni'ne gösterilen
ilgiden söz ederken çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını
dile getirdiği söylenebilir:
Biz, doğrudan olgularla yüz yüze getirilerek geçerliği yoklanabilecek
açık ve kesin bir açıklama arayışı içindeydik. Türlerin Kökeni
aradığımız hipotezi bize sağlamıştı. Yaratılışçı öğretiyi
kabul etmiyorduk ama yerine koyacağımız ne vardı elimizde?
Soru 19: Ünlü «Oxford Tartışması» nasıl geçti?
Darwin kuramı üzerinde bilim adamları arasında başlayan tartışma
çok geçmeden genişler, halk kesimlerine inen kırıcı çekişmeye dönüşür.
Bilim dünyasında çoğunluk açık ve doyurucu bulunan doğal seleksiyon
düşüncesine bağnaz çevrelerin tepkisi gecikmez. 1860'ta yer alan ve
«Oxford Toplantısı» diye ün kazanan ilginç çekişme aradan yüz yılı
aşkın bir zaman geçmesine karşın unutulmamıştır. Taraflar çatışmaya
hazırlıklı gelmişlerdi. Kilise yüzyılların deneyim ve bilenmiş argümanlarıyla
ortaya çıkıyordu. Hedefi Darwin’ciliği vurmak, kutsal kitabın
yanılmazlığı dogmasını kurtarmaktı. Düelloyu, etkili konuşma gücüyle
tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce üstlenmişti. Olayın
öyküsünü Huxley'in Yaşamı ve Mektupları adlı biyografiden
dinleyelim:
Daha toplantı salonunun kapıları açılmadan Oxford, Piskoposun
Darwin'i ezeceği söylentisiyle çalkanmıştı. Wilberforce'u
tartışmaya, Darwin'e kişisel kin besleyen Profesör Owen hazırlamıştı.
Karşısında Darwin'in «çoban köpeği» diye bilinen T.H. Huxley vardı.
Aslında Huxley'in niyeti dinleyici olarak kalmak, tartışmaya
katılmamaktı. Tartışmanın çok geçmeden demagojiye dönüşüp
soysuzlaşacağı endişesini taşıyordu. Öyle bir kalabalıkta akıl
değil, duygular ağır basacak, dolayısıyla bilimsel bir tartışmaya
olanak olmayacaktı. Hatta arkadaşlarının ısrarı olmasa, toplantıya
katılmayı bile istemiyordu. Toplantıya gelenler öylesine kalabalıktı
ki, Oxford Müzesinde aynlan salon yetersiz görülerek Kütüphanenin Batı
Odası diye bilinen daha geniş bir salona geçilir. Konuşmacılar daha
gelmeden salon tıka basa dolmuş, nefes alınacak yer kalmamıştı.
Salonun batı kesiminde pencerelere kadar doluşan bayanlar yer almış,
bir yandan yelpazeleriyle serinlerken bir yandan da el kol işaretleriyle
piskoposu coşkuyla selamlıyorlardı. Piskoposun hazır kuvveti kilise
takımı da salonun tam ortasında yer almıştı. Salonun kuzey kesimine
ise, öğrenciler yığılmıştı; azınlıkta olmakla birlikte onlar da
Darwin için seslerini yükseltmeye hazırdılar.
Wilberforce konuşmak için yerinden doğrulmaya başlayınca salonda
gerginlik artar, tüm gözler ona çevrilir. Piskopos yarım saat boyunca
parlak ama içeriksiz bir retorik örneği sergiler; dinleyicileri düşünmeye
değil duygulanmaya iten, gerçekleri çarpıtan bir dil kullanır. Ağır
başlı bir din adamı görünümünde, evrim düşüncesinin anlamsızlığını
vurgular; türlerin başlangıçtaki yaratılış biçimleriyle kaldığı,
Tanrısal düzenin değişmeyeceği temasını işler. Dinsel törenlerde
her zaman ustaca başvurduğu yöntemle konuşmasının etkisini yükseltmek,
karşı tarafa ölüm darbesini vurmak için Huxley'e döner, alaycı bir
gülümsemeyle şu soruyu yöneltmekten kendini alamaz: «Şimdi öğrenmek
istiyorum, sizin maymunla akrabalığınız anne tarafından mı, yoksa
baba tarafından mı?» Konuşmak niyetinde olmayan Huxley artık sessiz
kalamazdı, Piskoposa ağzının payını vermek fırsatı doğmuştu.
Yavaşça yerinden doğrulur, sakin, kararlı bir ifadeyle, «Maymunla şu
ya da bu yoldan akraba olmayı düşürücü bulmuyorum. Beni asıl
utandıran şey, söz söyleme ustalığıyla gerçeği saptıran biriyle
şu anda karşı karşıya kalmış olmamdır.»
Huxley'in bu kısa yanıtı salonun havasını bir anda değiştirir.
İtiş kakış ve bağrışmalar arasında hanımlardan biri bayılır. Öğrencilerin
ısrarlı isteği üzerine dönemin tanınmış botanik bilgini Hooker kürsüye
çağrılır. Hooker konuşmasında Piskopos'un bilimsel verileri hiçe
saydığını, bilmediği bir konuda uzmanlık tasladığını, Türlerin
Kökeni'ni okumadığı halde kulaktan dolma sözlerle karaladığını
belirtir. Piskopos kendini savunamaz duruma düşmüştür; kurtuluşu
çevresiyle birlikte toplantıyı hemen terketmekte bulur.
Bu olay aynı dili kullanmayan din ile bilimin bir araya gelip
tartışamayacağını göstermekle düşünce tarihinde önemli bir yer
tutar.
Soru 20: Bağdaşmaz iki dünya mı?
Darwin'in yaptığı neydi? Bağnaz çevrelerin tedirginliği büyük
ölçüde bu soruyu doğru yanıtlamamaktan kaynaklanıyordu. Darwin türlerin
evrimine ilişkin bir kuram ortaya koymuş, toplayabildiği gözlem
verileriyle kuramını kanıtlamaya çalışmıştı. Bir hipotez
niteliğinde olan bu kuram canlılara ve türlerin gelişimine ilişkin
bilinen olguları açıklamaya yönelikti. Darwin'in kendisi kuramına bu
gözle bakmış olmalı ki, daha doyurucu bir kuramın ortaya çıkması
halinde ondan vazgeçebileceğini belirtmekten geri kalmamıştı. Günlüğünden
şunları okuyoruz:
Bana ne denli çekici gelirse gelsin, olguların ters düştüğü
herhangi bir hipotezimden (ki her konuda hipotez oluşturmaktan kendimi hiçbir
zaman alamam) vazgeçebilmem için kafamı saplantılardan uzak tutma
çabasından hiçbir zaman kaçınmadım.
Ne var ki, Darwin'in değindiği saplantısız ya da özgürce düşünme
çabasının o ilim adamları arasında bile yaygın olduğu kolayca söylenemez.
Nitekim Darwin daha yaşarken kimi çevrelerin, bu arada bazı bilim
adamlarının, evrim kuramına kuşku götürmez bir öğreti gözüyle
baktıklarına tanık olmuştur. İki uçta da bağnazlığın egemen
olduğu öyle bir ortamda din ile bilimin, uzlaşması şöyle dursun,
tartışmasına bile olanak yoktu. Din taşlaşmış teolojik
dogmalarından, hiç değilse canlı dünya ve özellikle insan söz
konusu olduğunda, en küçük bir ödün vermeyi veya yumuşamayı göze
alamamakta; bilim ise mekanist dünya görüşünün büyüsünde hiçbir
alanda ne Tanrı'ya ne de ruhsal bir güce yer veriyordu. Öyle ki,
Wilberforce ile Huxley toplantı salonunu terk ettiklerinde, birbirine tümüyle
yabancılaşan iki bireyi değil, birbiriyle bağdaşmaz iki ayrı dünyayı
simgeliyorlardı.
Darwin istemeyerek günümüze de uzanan bir bunalıma, kültürde onarılması
güç bir çatlaklığa yol açmıştı.
Soru 21: Darwin yeterince anlaşılmış mıdır?
Tüm devrimsel etkisine karşın Darwin yeterince anlaşılmayan bilim
adamlarından biridir. Pek çok kimsenin gözünde onun düşünce
tarihindeki yeri kuşkuludur. Kimisine göre zekâsı ortalama düzeyde,
kavrayış gücü zayıf olan Darwin başarısını, doğru zamanda,
doğru yerde dünyaya gelmiş olmasına borçludur. Kimisine göre ise başarısının
gerisinde yalnızca sabır ve yılmayan istenç gücü vardı.
Biyografisini yazanlardan biri onu «entelektüel olarak sınırlı, kültüre
karşı duyarsız» diye nitelerken, bir diğeri, «olguları toplama gücünü
yüksek, düşünceleri birleştirme yeteneğini zayıf» bulduğu
Darwin'in «büyük düşünürler arasında yeri yoktur,» der. Bağnazların
gözünde ise Darwin bilim adamı değil, bir şarlatan, bir göz boyacıdır.
Bunlara bilim tarihini okumaları gerektiğini anlatamazsınız. Sıradan
kişilerin Darwin ve evrim konusunda ya hiç ya da pek az şey bilmeleri
doğal sayılabilir, belki. Ama aydın geçinenler arasında bile çoğunluğun
yüzeysel bilgiyle yetinmesine ne diyeceğiz?
Darwin'i yakından inceleyen, gerçekten tanıyan bilim tarihçilerinin
yanı sıra onu anlama çabası gösteren aydınların da
yadsıyamayacakları gerçek şu: Darwin üstün yeteneklerle donatılmış,
geniş görüşlü, derin kavrayış gücüyle ayrıntıları gözden kaçırmayan
sabırlı bir araştırmacı, özgün ve kapsamlı kuram oluşturma
dehasıyla sayılı bilim adamlarından biridir. Otobiyografisinin son cümlesi
onun aynı zamanda ne denli alçakgönüllü olduğunu göstermektedir:
Sahip olduğum mütevazı yeteneklerim göz önüne alındığında,
birtakım önemli noktalarda bilim adamlarını bu denli etkileyebilmiş
olmam gerçekten bir sürprizdir, benim için.
Charles Darwin, 1882'de 73 yaşında Öldüğünde, uygar dünyayı
kuramının bir tür yer sarsıntısı içinde bırakmıştı. Doğadaki
konumumuza ilişkin düşüncemiz üzerindeki etkisi bugün bile yeterince
değerlendirilmiş değildir. Türlerin Kökeni yayımlanmasından bu yana
130 yıl geçmiş olmasına karşın ilk canlılığını sürdürmekte,
değişik çevrelerde tartışılmaktadır.
Evrim kuramını anlamak, bu kuramın çok yönlü etkilerini değerlendirmek
Darwin'in büyük başarısını anlamak demektir.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |