|
İDEOLOJİ BUYRUĞUNDA BİLİM
Soru 89: Sorun nedir?
Soru 90: Neo-Mendelizm'den ne anlıyoruz?
Soru 91: Michurinizm nedir?
Soru 92: İdeolojinin buyruğuna giren bilim ne olur?
Soru 89: Sorun nedir?
Bilim düşmanlığı dinsel bağnazlığa özgü bir olay değildir;
totaliter ideolojilerin de baskı, yıldırma ve yönlendirme çabaları
bilimi olumsuz yönde etkilemekten geri kalmaz. Bunun iyi bilinen bir
örneğini Nazi Almanyasında, bir başka örneğini Stalin döneminde
Sovyet Rusya'da bulmaktayız.
Marksizm tüm bilimsellik görünümüne karşın totaliter bir
ideolojidir; bilimin olgulara dönük nesnel yaklaşımına; kuşku ve
tartışmaya yer veren, özgür düşünceyi içeren tutumuna kapalıdır.
Bilimsel düşünmeye değil, bilimin teknolojik ürünlerini kullanmaya
yöneliktir. «Neo-Mendelizm'e karşı Michurinizm» diye bilinen
hareket bu bakımdan ilginç bir olaydır.
Temel sorun genetik bilimine ideolojik bir müdahaleden kaynaklanmıştır.
Daha önce de değinmiştik: genetik, evrim kuramını yakından
ilgilendiren bir bilim dalıdır. Dar anlamda, canlıların (bitki,
hayvan ve insan) kalıtsal özelliklerinin bir kuşaktan bir sonraki
kuşağa geçiş düzeneğini; geniş anlamda, canlıların kuşaklar
boyunca kalıtsal özelliklerini nasıl değiştirdiklerini, başka bir
deyişle, evrimsel kalıtımı konu alır. Neo-Mendelizm iki anlamı da
kapsamaktadır.
Neo-Mendelizm ile Michurinizm'in çatışmasını aydınlatmak için
önce bu iki yaklaşımı ana çizgileriyle özetleyeceğiz.
Soru 90: Neo-Mendelizm'den ne anlıyoruz?
Neo-Mendelizm kalıtımın yanı sıra varyasyon olgusunu da inceleyen
bir bilimdir. Mendel'in 1860 ortalarında yayımladığı çalışmasına
dayanan bu bilim, «birimsel kalıtım kuramı» diye nitelenebilir.
Buna göre, Mendel'in varsaydığı kalıtımsal birimler kalıtım düzeneğinin
temel taşlarıdır. Canlı maddenin, kendi kendisini üreten bu
birimlerine simdi «gen» diyoruz. Her gen çeşidinin «allel» denen
birkaç formu vardır. Mendel'in bezelyelerde gözlemlediği kalıtsal
boy farkları aynı çeşit gene ait iki değişik form arasındaki
farktan kaynaklanmaktadır.
Neo-Mendelizm, daha ileri giderek, incelenen tüm organizmalarda
(böcek, çiçek, kuş, memeli hayvan, vb.) kalıtımın «maddesel
temeli» ya da «özel organı» diyebileceğimiz ve ileri düzeydeki
organizmalarda sayısı birkaç bini bulan bir gen topluluğunun
varlığını ortaya koymuştur. Ayrıca genlerin «kromozom» denen
hücre organlarında belli doğrusal bir sıra içinde
düzenlendiklerini öğreniyoruz. Böylece, tıpkı sindirim sistemi
gibi, son derece karmaşık ve üst düzeyde organize bir sistemle karşı
karşıyayız.
Batı'da olduğu gibi, 1930'lara gelinceye dek Rusya'da da geçerli sayılan
bu kuramın belirlediği iki olay vardı: (1) Organizmaların görünür
varyasyonlarının kalıtsal kökenli olup olmamasına göre ikiye ayrıldığı.
(Kalıtsal kökenli olmayan varyasyonlar, ki bunlara «modifikasyon»
diyoruz, ya çevre koşullarındaki farklardan [örneğin, beyaz insanda
fazla güneş altında tenin kararması], ya da etkinlik farklarından [örneğin
ağır iş veya egzersizle kasların güçlenmesi] doğmaktadır. Ancak
kökeni ne olursa olsun tüm modifikasyonların ortak özelliği üreme
hücrelerini değil, bedeni veya bedensel organları etkilemeleridir.)
(2) Kalıtsal kökenli varyasyonların mutasyonlardan kaynaklandığı.
(Mutasyon kalıtsal yapıda ya bir gende nitelik değişimi, ya da
genlerin, hatta belki de kromozomların, artması veya azalması biçiminde
nicelik değişimi demektir.)
Kimi kez sanıldığı gibi Neo-Mendelizm çevresel etkileri hiçe sayan
bir görüş değildir. Tam tersine, yetişkin organizmalara ait tüm
özelliklerin çevreyle kalıtımın etkileşiminin ürünü olduğu
ilkesi Neo-Mendelizm'in başlıca varsayımlarından biridir. Genlerin
oluşturduğu kalıtsal düzenek, gelişme sürecinde çevreyle etkileşen
kimyasal bir sistemdir. Etkileşime giren çevrede veya gen düzeneğinde
meydana gelen bir değişiklik, sonucu değiştirebilir.
Çevre ile gen düzeneğinin etkileşiminin en karmaşık örneğini
insanın zihinsel yeteneklerinin oluşumunda bulabiliriz. Entelektüel
gelişimin büyük ölçüde çevresel etki ve olanaklara, bu arada
özellikle eğitime bağlı olduğu bilinmektedir. Ama gene de
kalıtımın büyük payı yadsınamaz. Kalıtımın sağladığı
potansiyel sınırlıysa, çevre ve eğitim ne denli olanaklı olursa
olsun sonuç sınırlı kalmaktan kurtulamaz. Aynı şekilde, eğitim ve
çevre koşullarının elverişsiz veya yetersiz olması halinde
kalıtsal potansiyelin yeterince gerçekleşmesi beklenemez.
Genetik biliminin karşılaştığı sorunlardan belki de en önemlisi,
bir performans veya özellikte çevrenin katkısıyla kalıtımın
payını belirlemektir. Bu yolda yapılan deney ve incelemeler
arasında, özellikle, özdeş ikizler üzerindeki çalışmaların
önemi büyüktür.
Mutasyonlar, ya bir genin yapısal yeni bir düzenlemeye uğramasından,
ya da gen üzerinde X-ışını, mor-ötesi radyasyon veya kimyasal
maddelerin etkisinden kaynaklanır.
NeoMendelizm'in saptadığı bir olgu da modifikasyonların kalıtsal
olmadığıdır. Örneğin, sarışın bir kadının güneşte sürekli
yanarak esmerleşmesi, ya da, güneşten uzak durarak rengini koruması,
çocuklarının ten rengini herhangi bir şekilde etkilemez. Evrimde, ne
değişen çevre koşullarının etkisinde oluşan, ne de, kullanış ya
da kullanışsızlık nedeniyle oluşan modifikasyonların rolü vardır.
Evrim, kalıtsal yapının değişmesini gerektirir, «doğal seleksiyon»
denilen (mutasyon türünden kalıtsal varyasyonlar içinde bireye
avantaj sağlayanların korunması, diğerlerinin ayıklanması) düzeneğinin
çalışmasına dayanır. Zencilerin ten rengi çoğu kez sanıldığı
gibi kuşaklar boyu güneş altında yanmayla oluşan bir kararmanın
sonucu değil, doğal seleksiyonun ürünüdür. Şöyle ki, tropikal
bölgelerde yaşayanlar için koyu ten rengi avantaj sağlayan bir
varyasyondur. Rengin koyu olması morötesi ışınların deriden geçip
dokulara zarar vermesini önlemekte, dolayısıyla ten rengi daha koyu
bireylerin, ten rengi daha açık olan bireylere göre yaşam gücü
artmaktadır.
Organizmaların çevreleriyle sıkı ilişki içinde olduğu pek çok
örneklerle gösterilebilir. Ancak bu ilişki gözler önünde apaçık
değildir: çevre kalıtsal yapıyı doğrudan etkilemez. Etkileşim
uzun süreli, karmaşık bir süreç olan doğal seleksiyon
aracılığıyla gerçekleşir.
Neo-Mendelizm dediğimiz kalıtım bilimi modern evrim kuramıyla iç
içe girmekte, onun bir alt bölümünü oluşturmaktadır. Başka bir
deyişle, modern evrim kuramına doğal seleksiyonla genetik bilgisinin
birleşimi gözüyle bakabiliriz. Kurama yöneltilen ideolojik saldırıyı
tam anlayabilmek için Neo-Mendelizm'in özünü oluşturan kalıtım düşüncesini
kısaca açıklamaya ihtiyaç vardır. Bu düşünce Alman biyoloji
bilgini Weismann'ın geçen yüzyılın sonlarında ortaya attığı
«üreme hücresinin sürekliliği» kavramına dayanmaktadır.
Mikroskopla yapılan gözlemler eşeysel üremede yeni organizmanın iki
üreme hücresinin (erkek sperması ile dişi yumurtasının)
birleşmesiyle oluştuğunu göstermiştir. Spermayla döllenen yumurta
organizmayı (zygote) binlerce hatta milyonlarca hücreye bölünerek
oluşturur. Bu hücrelerden büyük bir bölümü organizmanın vücudunu
(soma'yı) kurar; geriye kalan birkaçı da bölünmeyi sürdüren
üreme hücrelerine dönüşür. Üreme hücrelerine dönüşen hücreler
kuşaklar boyu sürekliliği sağlayan hücrelerdir.
Her kuşakta yeniden kurulan soma, üreme hücrelerine bir tür sığınak,
ya da barınak işlevi gören bir yan kuruluş sayılabilir. Öyle ki,
ana ya da babanın soması ile yavrunun soması arasında gerçek bir bağ
ya da süreklilikten söz edilemez. Bu ayırımı vurgulayan Weismann'a
göre soma'daki değişikliklerin kalıtsal nitelik kazanması
olanaksızdır; çünkü, öyle bir nitelik kazanması için değişikliğin
üreme hücrelerine geçmesi gerekir ki, bunu sağlayacak bir düzenek
yoktur. Bu düşüncenin kimi rötuş ve terminoloji değişikliğiyle
modern genetikte de geçerliğini sürdürdüğü söylenebilir.
Soru 91: Michurinizm nedir?
Modern genetik bilimine ideolojik bir tepki olan bu akım adını Rus
botanikçisi Michurin (1855 - 1935)'den almıştır. Michurinizmin bir
kuram olarak geliştirilmesinde baş rolü Lenin Tarımsal Bilimler
Akademisi Başkanı Trofim D. Lysenko ile felsefeci Prezent oynar.
Michurinizm'i Lamarck kuramının özel bir «versiyonu» olarak
niteliyebiliriz. Daha önce de belirttiğimiz üzere, Lamarckçılık
klasik biçiminde yaşam sürecinde edinilen özelliklerin (bu
özellikler ister değişen çevre etkisiyle, ister organların
kullanış veya kullanışsızlığı nedeniyle oluşsun) her kuşakta
belli ölçülerde kalıtsal olarak yerleştiği, birçok kuşak sonra
evrimsel bir değişiklik kimliği kazandığı tezini içermektedir.
Darwin'in döneminde kalıtım düzeneğine, dahası kromozomların
varlığına ilişkin hiçbir şey bilinmiyordu. Darwin kendi kuramında
büyük ağırlığı doğal seleksiyona vermekle birlikte, Lamarck'in görüşüne
de kimi yönleriyle yer vermiştir.
Michurinizm'i Lamarckçılıktan ayıran başlıca noktaları şöyle sıralayabiliriz:
(1) Kalıtımı «sarsma» ya da «parçalama» yöntemi. Bu,bir tür «şok
etkisiyle kalıtıma özgü kararlılığı yıkma» demektir. Şok
etkisiyle sarsmanın kalıtım düzeneğine"esneklik
sağlayacağına, istenilen yönde gelişmelere kapı açacağına
inanılıyordu. '
(2) Kalıtımı sıradan metabolizma gibi bir süreç sayma,
Neo-Mendelizm'in «kalıtsal yapı» diye sözünü ettiği temeli
tanımama. Buna göre kalıtım yalnız kromozomlarda değil,
organizmanın her parçacığında taşınmaktadır. Lysenko daha.da
ileri giderek kalıtımı nerdeyse metabolizmayla özdeş sayar: «Kalıtım
metabolizmanın spesifik bir türüyle belirlenmektedir. Kalıtımı
değiştirmek için canlı organizmanın metabolizma türünü değiştirmemiz
yeterlidir.*
Lysenko ve yandaşları için kalıtım bir özümseme gücüydü;
organizmanın belli koşullarda dış etkileri özümseme ve kalıtıma
mal etme gücü.
Görülüyor ki, Michurinizm genel kuramsal çerçevesiyle büyük
ölçüde Lamarckçı görüşü yansıtmaktadır. Lysenko'nun şu sözleri
bu noktada hiçbir kuşkuya yer vermeyecek kadar açıktır:
Kalıtımda değişiklikler kural olarak canlının doğal
beklentilerine uymayan dış etkenler altında organizmadaki gelişmenin
sonucudur.**
Lysenko, bireyin kendi yaşam deneyiminde edindiği özellikleri
özümseyerek kalıtıma geçirdiği savını, materyalist evrim
kuramının bir gereği olarak ileri sürmekle kalmaz, bu görüşü
içermeyen bir evrim kuramına düpedüz olanak tanımaz. Onun gözünde
artık ~Darwin kuramı bilimsel değil, metafiziksel bir öğretiydi;
yaşamda bireylerin savaşımını içeren doğal seleksiyon Malthus'da
dile gelen burjuva sınıf ideolojisinin bilime yansımasından başka
bir şey değildi. Malthus gibi Darwin de proletarya düzeninin tabuları
arasına girmeliydi. Her alanda olduğu gibi evrim konusunda da tek
doğru düşünce diyalektik materyalizm'de saklıdır.
Salt ideolojik bir öğreti karakteri taşıyan Michurinizm ne sağlam
deneysel verilere, ne de, Batı'da son yüzyıl içinde büyük bir gelişme
gösteren genetik bilimine uymaktaydı. Bu görüş, olgusal içerikli,
dolayısıyla, deneysel yoklamaya açık bir kuram olmaktan çok,
önyargılara dayalı tüm öğretiler gibi, olgulara dıştan zorlanan
bir öğretidir. Böyle bir yaklaşımda olgular işe yaradığı
ölçüde işlem görür; öğretiye ters düşen olgular ya görmezlikten
gelinir, ya da düpedüz geçersiz sayılır.
Marksizm, dünyayı yeniden kurmaya, biçimlemeye yönelik bir düşüncedir.
Bu bakımdan Marksistlerin Mendel genetiğini değil, Lamarkçılığı
ideolojilerine daha yatkın bulmaları doğaldır. Neo-Mendelizm, çevre
koşullarının etkisine temelde kapalı, bireyler arasında doğuştan
farkları besleyen kararlı bir kalıtım yapısını öngörmekle
Marksist ideolojiye beklenen desteği sağlamaktan uzak düşmüştü;
bu yüzden «reaksiyoner burjuvazi icadı bir öğreti» diye kınanır,
öğretimi yasaklanır. İş bu kadarla da kalmaz: Mendelci diye bilinen
bilim adamları işlerinden atılır; kimisi Sibirya'da iş kamplarına
sürülürken, kimisi de ortadan kaybolur, izlerine bir daha rastlanmaz.
(1934'te bu kıyıma uğrayan bilim adamları arasında Chetverikov,
Ferry, Ephroimson, Levitsky ve Agol gibi tanınmış adlar da vardı.)
Kampanya, Neo-Mendelizm'in «idealist» nitelikte bir kuram olduğu
gibi, Marksist ideolojide ağır bir günah olan bir suçlamayla başlar.
Komünist Partisi organı Pravda açıktan, çevre-kalıtım
ilişkisinde kalıtıma ağırlık tanımakla suçladığı Tıp-Genetik
Enstitüsünün kapatılmasını önerir. Enstitü çok geçmeden dağıtılır;
üyeleri çeşitli cezalarla etkisiz kılınır. Oysa Enstitü genel
tutumunda kalıtımdan çok çevreye ağırlık tanıyordu.
Bağışlanmayan «suçu» Batı'lı anlamda bilimsel ölçütlere bağlı
kalmasıydı. Enstitünün başkanı Levit, «işlediği bilimsel günahı»
itiraf etmeye zorlanır; bir daha da ortada görünmez.
Sovyet Bilimler Akademisinin desteğini alan Michurinizm, Komünist
Partisi Merkez Komitesinin de onaylamasıyla 1948'de resmi «bilim»
kimliğini kazanır. Neo-Mendelizm tümüyle «afaroz» edilmiştir.
Lysenko, «materyalist ve progresif» diye nitelidiği Michurin öğretisini
pervasızca «biyoloji tarihinde ilk gerçek bilim» diyerek övmekten
kendini alamaz. Sovyet Bilimler Akademisi Başkanı doğrudan Stalin'e
yazdığı mektupta, «Vatanseverliğe ters düşen idealist Weismannçı
genetiğin kökünün kazınacağı» güvencesini verir. Michurinizm'e
özgü yöntemlerle Sovyet tarımının harikalar yaratan büyük bir atılım
içine gireceğine kesin gözüyle bakılıyordu. Ama daha da önemlisi
sıkı ve bilinçli bir eğitim programıyla Marksist ideoloji Sovyet
halklarının kalıtsal özelliğine dönüştürülecekti.
Evrim ve genetik alanında, nesnel deney ve gözleme dayanan olgusal kanıtlar
değil, parti otoritesi ve ideolojik öğreti doğruluğun, gerçeğin
bilimsel ölçütü olmuştu, artık!
* T.D. Lysenko, Heredity and Its Variability, Columbia Univ. Press, New
York, 1946.
** Aynı kaynak.
Soru 92: İdeolojinin buyruğuna giren bilim ne olur?
Lenin Tarım Bilimleri Akademisi'nin 31 Temmuz - 7 Ağustos 1948'de düzenlediği
kongrede Lysenko'nun «Sovyet Biyolojisi Üzerine Rapor» başlıklı
bildirisi şu sözlerle son bulmaktadır:
Progresif biyolojinin bilim olarak gelişmesini insanlığın iki büyük
dahisi, Lenin ile Stalin'e borçluyuz. Bilgi hazinemize eklenen P. V.
Michurin'in öğretisi Sovyet biliminin altın içeriğinin bir parçası
olmuştur. (Coşkun alkışlar!)
Yaşasın, Sovyet halkları yararına canlı doğanın nasıl dönüştürülebileceğini
bize gösteren Michurin öğretisi! (Alkışlar!)
Yaşasın, dünya için Michurin'i keşfeden, ülkemizde ilerici
materyalist biyolojinin gelişmesi için gerekli tüm koşulları
yaratan Lenin ve Stalin'in partisi (Coşkun alkışlar!)
Yaşasın, bilimin büyük dostu ve koruyucusu, önderimiz ve öğretmenimiz
Yoldaş Stalin! (Ayakta uzun alkışlar!)
Kongre'nin kapanışından hemen önce, Mendelci bilinen bilim adamlarından
üçü söz ister. Bunlardan ilki, Zhukovsky, günahını bağışlatma
çabası içinde tövbe eder:
Burada iki gün önce yaptığım konuşma, bir Komünist Partisi
üyesine ve Sovyet bilim adamına yakışan bir konuşma değildi.
Özellikle Komünist Partisi Merkez Komitesinin biyoloji alanında
birbirine ters düşen iki eğilim arasındaki temel farka dikkatimizi
çektiği bir sırada o konuşma büyük bir hatadır. Ama hemen
belirteyim ki, ne biyoloji ne de ideolojimiz bakımından öyle bir
hataya bir daha düşmeyeceğim. ... Şimdi Michurin öğretisinin
doğruluğunu görüyorum, başkanımız Lysenko'nun bilimsel prestiji
önünde saygıyla eğiliyorum. ... Önünüzde söz veriyorum: bundan
sonra hep Michurin öğretisi için savaşacağım.
İdeoloji çizgisine çekilmiş bilimin sonu bundan daha iyi ortaya
konamazdı.
Günah çıkarma sırasına giren ikinci kişi, daha önce kromozom
kuramını «idealist» öğelerinden arındırarak korumak isteyen
araştırmacı Alikhanyan idi.
Hatasının öğretmenlerinden kaynaklandığını söyleyen Alikhanyan,
Partimiz ve onun temsil ettiği Sovyet bilimi ile birlikte olmamız
gerektiğini bilmemiz önemlidir. Bizden beklenen bilimde birikmiş iyi
ve yararlı bilgileri değil, yalnızca yanlış, yararsız ve
reaksiyoner görüşleri atmaktır. Ben bir komünist olarak artık geçmişte
kalan kişisel görüşlerimi Partimizce benimsenmiş bilime karşı
savunamam; ben de biyolojinin ileri yürüyüşüne katılıyorum.
Kendimle birlikte öğrencilerimle çalışma arkadaşlarımı da eski
reaksiyoner görüşün etkisinden kurtarmak için hemen çalışmaya
koyulacağım. ... İnanıyorum ki, yalnız bizim ülkemizde, en yüksek
ve en ilerici dünya görüşüne sahip Sovyet sisteminde gerçek
bilimin gelişmesine olanak vardır!
Üçüncü konuşmacı, Mendelci genetik ile Michurin öğretisini
uzlaştırma hatasına düşmüş, Lamarckçılığın kimi yanlış
veya yetersiz öğelerini ortaya koyma suçunu işlemişti.
Şimdi anlıyorum, diyordu bu kişi, Michurinizm biyolojide çalışmak
isteyen partili ya da partisiz tüm Bolşevikler için tek doğru
yoldur. ... Trofim D. Lysenko'nun önderliğinde gelişen Michurinizm
son derece popüler, gerçek bilimsel bir öğretidir*.
Belki de Parti önderleri için yeterince övgü sergilemediği için,
bu sonuncu günah çıkarma ilk ikisi gibi alkışlanmaz. Ama üç konuşmacının
da vurgulamada birleştikleri nokta bellidir: Neyin gerçek bilim, neyin
sahte bilim olduğu Komünist Partisi'nin yargısıyla belirlenir. Bu
yargının doğruluğu tartışılmaz!
Parti yargısının yanılmaz olmadığı, Michurinizm'e karşın,
tarımda içine düşülen ve etkisi günümüze kadar süren çıkmazla
ortaya çıkmıştır. 1965'te gözden düşünceye dek Sovyet
biyolojisi ile tarımını denetiminde tutan Lysenko aslında gerçek
bir bilim adamı değil, sırtını Parti'ye dayamış bir şarlatandı.
Totaliter bir sistemde ideolojik retorik ile bilimi ayırmak kolay
değildir.
Nazilerin bilimi denetimlerine almaları Almanya'ya hâlâ ödedikleri ağır
bir fatura çıkarmıştır. Bilimin bağnaz Parti çizgisine çekildiği
Sovyet dünyasında sonucun daha iç açıcı olmadığını, «açıklık»
ve «yeniden yapılanma» adları altında reform gereksinmesi duyan günümüz
Sovyet lideri Gorbachev'den öğreniyoruz.
Açıklık ve yeniden yapılanmada Sovyetleri önceleyen Çin'de bile
ideolojik bağnazlık etkisini tümüyle yitirmiş değildir. 1988'de «İnsanın
Kökeni» adlı bir serginin Pekin'de açılması, Marksist yoruma
uymadığı gerekçesiyle, Komünist Partisi militanlarınca engellenir.
İddiaya göre, düzenlenen sergi, insanı hayvandan ayıran temel
özelliği insanın «üretme yeteneğinde» bulan Marksizme ters düşmekteydi.
Militanlar, ayrıca, Pekin Doğa Müzesine ait çıplak kadın-erkek
kucaklaşmasını gösteren bir foto-montaj tablonun yerine Engels'in «İnsanı
insan yapan emektir,» tümcesinin konmasını isterler. Ancak, halkın
sloganları değil, gerçekleri öğrenme ve kendi kendine düşünme
özgürlüğünü savunan müze sorumluları direnir, sonunda bir
uzlaşmayla sorun çözülür: Çıplaklar tablosunun yerini insan
anatomisine ilişkin kimi resimlerle «emeğin önemini» belirten silik
bir yazı alır**.
Bu bölümü, bilimsel kuramları ideolojik dogmalara göre biçimlemeye
yönelik Komünist yöneticileri eleştiren ünlü fizik bilgini Peter
Kapitza'nın ilginç bir benzetmesiyle bağlayacağız:***
Bilim, Stradivarius kemanı gibidir. Bu keman dünyanın en iyi
kemanıdır; onu çalmak için müzisyen olmanız, müziği bilmeniz
gerekir; yoksa, çıkaracağı ses sıradan bir kemanın sesinden
farksız kalır.
* Bu BOLÜM'deki alıntılar için bakınız: J. Huxley, Heredity: East
and West, s. 48-62.
** Bakınız: TIME, 7 Kasım, 1988, s. 23.
*** Peter Kapitza, çok düşük sıcaklıkta madde üzerindeki çalışmalarıyla
tanınmış Sovyet fizikçisidir. 1922-1935 arasında Cambridge
(İngiltere)'de profesörlük yaptıktan sonra ülkesine döner atom
silahları çalışmalarına katılmayı reddettiği için 1946'da
tutuklanır; Stalin'in ölümünden sonra ancak serbest bırakılır.
(Bkz. The Scientist, Life Science Library, New York, 1964, s. 112.)
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |