|
İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ
Soru 49:Teoloji insanın konumu konusunda niçin duyarlıdır?
Soru 50: İnsanla maymun akraba mıdır?
Soru 51: Maymunla insanın yakınlık derecesi nedir?
Soru 52: Kromozomlardan ne öğreniyoruz?
Soru 53: Paleontolojik araştırmalar ne göstermektedir?
Soru 54: Homo Habilis, Homo Erectus, Sonrası?
Soru 55: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur?
Soru 56: Evrim sürekli bir ilerleme midir?
Soru 57: İnsan evrimi açıklanabilir mi?
Soru 58: İnsanın biyolojik evrimi neden durma noktasına gelmiştir?
Soru 49: Teoloji insanın konumu konusunda niçin duyarlıdır?
Bağnaz çevrelerin evrim düşüncesini bir türlü içlerine
sindirememelerinin kökeninde yatan nedir? Gerçi bilimin başka
dallarındaki gelişmelere karşı da tepkiler olmuştur. Ancak 17. yüzyıl
bilimsel devrimiyle birlikte teoloji geleneksel gücünü yitirir;
bilimdüşmanlığı üstü örtük sürdürülse bile kendini açığa
vurmaktan kaçınır. Oysa evrim başlangıçtan günümüze değin çatışma
konusuolmaktan çıkmamıştır. Tüm olgusal kanıtlara karşın evrim
düşüncesi niçin bağışlanmamıştır? Bu sorunun yanıtı açıktır:
Fizik dünyada olup bitenlerin açıklamasını bilime bırakmak zorunda
kalan teoloji gizemsel görünümdeki canlı dünyayı, özellikle insanı,
yaratıcı Tanrı'nın varlık kanıtı olarak elde tutmak istemektedir.
Teoloji tutunduğu bu son mevziyi yitirmeyi göze alınamayacak bir
yenilgi, bir yıkım saymaktadır. İnsan, büyük dinlerin hepsinde, doğanın
üstünde ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Tanrı, insanı kendi
imajında yaratmış, dünyanın tüm nesnelerini ona bağışlamıştır.
Dualar çoğunluk bu inancı yansıtıcı niteliktedir: Tann'dan bizi
korumasını, gerektiğinde dünyayı, doğal yasaları isteklerimiz
doğrultusunda değiştirmesini dileriz. Böyle bir anlayışa yalnız
diğer canlıların değil insanın da evrimle oluştuğu, hayvanlarla
ortak bir kökenden geldiği düşüncesinden daha ters ne düşebilir?
Darwin'den önce de insanla maymun arasındaki benzerlik biyologların
dikkatini çekmişti. Daha 1747'de Linnaeus bir mektubunda şöyle yazmıştı:
Sizden ve tüm dünyadan bana İnsan ile Maymunu ayıran «generik» bir
özellik göstermenizi istiyorum. Ben kendi hesabıma böyle bir özelliği
bilmediğimi kesinlikle söyliyebilirim. Bilen varsa, öğrenmek
isterim. Şimdi kalkıp insanın maymun olduğunu ya da tersini söyleyecek
olsam teologların gazabına uğramaktan kurtulamam. Ama bir doğa
araştırmacısı olarak bunu söylemek belki de bana düşen bir görevdir.*
Linnaeus yalnız teologların değil, o dönemde bilim adamlarının da
tepkisine uğramaktan kurtulamazdı. Onlar arasında pek çoğu için
hiç değilse Avrupalı beyaz adamın doğadaki özel konumu söz
götürmezdi. Onlar, «vahşi» dedikleri ilkel topluluklarla mensubu
oldukları seçkin, uygar ve ileri toplumlar arasındaki kültürel
farkları bile kalıtsal sayıyordu. Darwin'den sonra bilim
adamlarının gözünde geçerliğini yitiren bu anlayışın
yığınlar arasında bugün de etkisini sürdürdüğünü biliyoruz. *
Bakınız: D.J. Futuyma, Science On Trial, s. 99.
Soru 50: İnsanla maymun akraba mıdır?
İnsanın evrimine ışık tutan fosillerin birçoğu yüzyılımızda
bulunmuştur. Bu arada insanın maymunla yakınlığına ilişkin
kanıtlarda büyük bir artış göze çarpmaktadır. Maymunların
davranışları üzerindeki incelemelerin yoğunluk kazanmasıyla,
insanın gerçekten kendine özgü bir özelliğinin olup olmadığı
sorusu daha bir ağırlık kazanmıştır.
Taksonomistler çoğunluk insanı «Hominidae» familyasına, şempanze,
goril ve orangutanları «Pongidae» diye başka bir familyaya
sokmaktadır. Bir bölümü de insanı ayrı bir familya saymayı
gereksiz görmektedir. Maymunların da kendi aralarında kimi
farklılıklar gösterdiğini biliyoruz. Maymun ve insan aynı kökten
milyonlarca yıl önce ayrılan iki değişik türdür. Bu, ortak atalarımızın
yan maymun yan insan olduğu demek değildir, elbet. Ne var ki, bu iki
yakın türden her birinin birtakım ayırıcı özelliklerine karşın
aralarındaki anatomik benzerlikler gözden kaçmayacak kadar
belirgindir, iki türün kemik ve kaslan, büyüklük küçüklük
farkları bir yana, bire-bir eşleştirilebilir yapıdadır. İnsan
anatomisinde gözlenen modifikasyonların çoğu iki-ayaklı olma, dik
durma ve kafatası ile omurga sütunu arasındaki kavşağın konumu
gibi farklardan doğmaktadır. Baş yapısındaki modifikasyonlar
özellikle daha belirgindir. İnsanda baş gövdeye göre daha
büyüktür. Beynimiz ortalama 1.400 cm.3'tür. Oysa bu şempanze için
400 cm.3, goril için 500 cm.3 olarak saptanmıştır. İnsanın
kafatası daha küresel olup alnımız doğrudan yüzümüzün önü
üstünde yükselir. Azı dişlerimiz paralel değil, parabolik yay biçiminde
kurulmuştur; maymunlarınki ile karşılaştırıldığında daha küçük
ve basıktırlar.
İnsanı maymunlardan ayıran en büyük farkı anatomide değil
davranışta bulmaktayız. Ne var ki, tüm üstün zihinsel
yeteneklerimize karşın davranışlarımızda gerçekten «bize
özgü» diyebileceğimiz özellikleri tanımlamada antropologlar büyük
güçlüğe uğramıştır. Bir zamanlar insan «araç kullanan tür»
diye tanımlanmıştı. Sonra maymunlarla daha başka hayvanların da
araç kullandığı saptanınca, bu kez insanı «araç yapan tür»
(homo faber) diye tanımlamak yoluna gidilir. Ancak bu da, Jane Goodall
adındaki ünlü gözlemcinin, şempanzelerin «termite» denilen
böceklerin yuvasına sokmak için çubuk yonttuklarını saptaması
üzerine geçerli bir tanım olmaktan çıkar. Dahası şempanzelerin bu
davranışı bir tür eğitim yoluyla öğrendikleri göz önüne alındığında,
«kültürel gelenek» dediğimiz olgunun da insana özgü olmadığı söylenebilir.
Bunun bir kanıtını da Japon maymun birliklerinin geliştirdikleri bir
gelenekte buluyoruz. Bunlar yemek için topladıkları tohumları toz,
toprak ve kumdan arındırmak için önce suya atmakta, sonra
yemektedirler.
Soru 51: Maymunla insanın yakınlık derecesi nedir?
Maymunla insan anatomileri arasındaki farkların çoğunun
organizmanın çeşitli organlarının büyüme hızını yöneten
birkaç gen'den kaynaklandığı söylenebilir. Öyleyse, iki tür arasındaki
farklar belki de ilk bakışta sandığımız ölçüde büyük değildir.
Bu olasılık, maymunlarla akrabalığımızı en sağlam biçimde kanıtlayan
moleküler biyolojinin son otuz yılda sağladığı verilerle büyük
ölçüde pekiştirilmiştir. Özellikle moleküler genetik'e kısa bir
bakış bu verileri anlamamızı kolaylaştıracaktır. Genlerin birçoğu
protein oluşturmaya yönelik kodlanmış bilgi içerir. Proteinler
yirmi kadar değişik amino-asiti içine alan doğrusal zincirlerdir.
Bir proteinde ortalama 1500 DNA nükleotide karşılık 500 amino-asit
vardır. Bu, bir proteinin ne kadar çok mutasyona olanaklı olduğunu gösterir.
Canlı dünyada herhangi iki türe ait bir proteindeki amino-asit
farklarının sayısı, o iki türün genetik olarak ne denli farklı
olduğunu gösteren iyi bir ölçektir. Genellikle, bu şekilde
ölçülen genetik fark, söz konusu türlerin ortak atalarından bu
yana geçen süreyle orantılıdır. Örneğin, değişik memelilerin, sürüngenlerle
karşılaştırıldığında, sürüngenlerden çok birbirine, balıklarla
karşılaştırıldığında balıklardan çok sürüngenlere benzediğini
biliyoruz. Evrimin geçirdiği uzun dönemler göz önüne alındığında,
DNA'daki ortalama değişme hızının aşağı yukan sabit kaldığı söylenebilir.
Buna bakarak, biyologların çoğu, protein ya da DNA'daki farkların,
karşılaştırılan türlerin ortak atadan ne zaman ayrıldıklarını
gösteren bir tür «saat» olarak kullanılabileceğine inanmaktadır.
Maymun ve insan proteinlerinin yakın benzerliği hayret verici
ölçüdedir. Örneğin, «hemoglobin» dediğimiz kanda oksijen
taşıyan protein, hem insan hem maymunlarda aynı düzende 287
amino-asit içermektedir. Oysa iki ayrı kurbağa türünde bile
hemoglobin tam 29 amino-asit fark göstermektedir. Buna karşılık, bir
kas proteini olan mioglobindeki 153 amino-asitten yalnızca bir
tanesinde insanla şempanze farklıdır. Biyo-kimyagerlerin 12 çeşit
protein üzerinde yaptıkları bir araştırmada insanla şempanzenin
her 1.000 amino-asitten ortalama 7 tanesinde farklı olduğu
saptanmıştır. Protein ve DNA'dan sağlanan veriler insanla
maymunların genetik olarak birbirine benzerliğinin, dış görünümlerinde
özdeş olan bazı meyve sinek türlerinin ya da farelerin kendi aralarındaki
benzerlikten daha büyük olduğunu göstermektedir. Bu benzerlik o
denli büyüktür ki, insanla maymunun ortak kökten ayrılışlarının
beş milyon yıldan daha gerilere uzanmadığı hesaplanmıştır.
Soru 52: Kromozomlardan ne öğreniyoruz?
İnsan ile maymun arasındaki yakın benzerliği genleri taşıyan
kromozomlar da açığa vurmaktadır. Şempanzede 24, insanda 23 çift
kromozom vardır. Kromozomlar çok sayıda ince koyu renk çizgilerle işaretlidir.
Bu da, iki türdeki kromozomların karşılaştırılmasına olanak
vermektedir, incelemeler iki tür arasındaki farkların yalnızca
kromozomların belli bölümlerinin düzenlenmesinde, bir de iki
şempanze kromozomunun insanda tek kromozom olarak kaynaşmış
olmasında ortaya çıktığını göstermiştir. Bu gibi farklar, örneğin,
farelerin yakın türleri arasındaki farklarla
karşılaştırıldığında son derece önemsiz kalmaktadır. Görülüyor
ki, fosillerin sağladığı kanıtları bir yana bıraksak bile,
maymunlarla kalıtsal yakınlığımızı doğrulayan pek çok kanıt
vardır. Ne var ki, son otuz yıl içinde insanın evrimine ilişkin
bilgimizi büyük ölçüde artıran paleontolojik bulguları bir yana
itemeyiz. Fosil kanıtlarına geçmeden bir iki noktanın
aydınlatılması gerekir. Türlerin evriminde «ortak» diyebileceğimiz
ne gibi durumlar vardır? Belirtilmesi gereken ilk nokta, aynı tür
içinde değişik toplulukların her birinde zamanla birtakım
varyasyonların ortaya çıkabileceğidir. İkinci nokta, değişik
özelliklerin evrimleşme hızı değişik olabilir; üstelik bu evrimleşme,
çevresel koşullara göre, türün bir topluluğunda ortaya çıkarken
öbürlerinde görülmeyebilir. Bu nedenle bazı topluluklarda yeni
özellikler oluşurken, diğer topluluklar «ilkel» formlarıyla
kalabilir. Dahası, evrim belli bir hedefe yönelik, kaçınılmaz bir
ilerleme olmadığından «ters» bir yön de alabilir. Üçüncü
nokta, evrimin değişmez, kararlı bir hızla ilerleme gereğinin
olmadığına ilişkindir; kimi zaman daha hızlı, kimi zaman daha
yavaş yürüyebilir. Son olarak, ortak bir atadan kaynaklanan
türlerden bazıları varlıklarını koruyup evrimleşirken, diğer
bazıları yok olup ortadan çekilebilir. Öyleyse, bulunan her hominid
fosilin bugünkü insana ulaşan çizginin üzerinde olduğu ileri sürülemez.
Ama gene de yeterli kanıt toplandığında modern insandan maymun
benzeri atalarımıza uzanan çizgiyi tümüyle belirlemek olanaksız
değildir.
Soru 53: Paleontolojik araştırmalar ne göstermektedir?
İnsanın kökenine ilişkin fosiller değişik «türler» arasındaki
ilişkiyi yeterli bir açıklıkla henüz ortaya koymuş değildir.
Hominid fosilleri «Australopithecus» ve «Homo» diye iki «generik»
ad altında toplanmakla birlikte bu ayırımın bile yeterince kesin
olduğu söylenemez. «Homo habilis», «Homo erectus», «Homo
sapiens» gibi adlar altında yapılan ayırımlar da açık olmaktan
uzaktır. Zaman içinde daha eski fosillerden daha yenilere gelindikçe,
bir formun bir başka formla kaynaştığı da görülmektedir.
Hindistan'da bulunan en eski fosiller 14 milyon yıl önce yaşamış
maymunumsu bir forma aittir. Kimi antropologlar «Ramapithecus» denilen
bu formun insana uzanan çizgi üzerinde olduğu inancındadır.
Öyleyse, bildiğimiz maymuna giden koldan insanın kopuşunu en az 10
milyon yıl öncesine uzatabiliriz. Ancak unutulmamalı ki, yalnızca
kafatası ve çene kemiklerine ait olan fosillerin «hominicb
özelliklerini kesin bir biçimde ortaya koyduğunu söylemek güçtür.
Olabilir ki, Ramapithecus, Hominidae ile Pongidae'nın ortak atasıdır.
Buna göre pongid ile hominid kollarının ayrılması, maymunla insan
arasında gözlenen biyo-kimyasal benzerliğin de gösterdiği gibi,
Ramapithecus'u izlemiş olabilir. Güçlüğü aydınlatması
bakımından en yararlı görülen fosiller yaklaşık 4 milyon yıl
öncesinden kalanlardır. «Poliocene» adını taşıyan o döneme ait
birçok fosil son yıllarda İtiyopya ile Tanzanya'da bulunmuştur.
Bunlar arasında «Lucy» diye bilinen (bilimsel adıyla
«Australopithecus afarencis») iskelet de vardır. Bu form birçok bakımlardan
maymunla benzerlik içindedir. Görecel olarak kollar uzun, bacaklar kısadır;
parmak kemikleri eğik, dişler paralel yay biçimindedir. Ne var ki,
kalça ve bacak kemikleri bu formun: hiç değilse bir bakımdan tam
insan olduğunu göstermektedir: iki-ayakh olması! Lucy iki ayağı
üzerinde dik yürüyen, yaklaşık 125 cm. boyunda bir insandır. Ancak
bulunan kalıntıdan beyin hacmini tam belirlemeye olanak yoktur. Ama
Poliocene fosillerinin modern insana uzanan çizgi üzerindeki formlara
ait olduğu kesinlikle söylenebilir. Lucy'yi de içine alan forma çok
yakın benzerlik gösteren bazı fosillere Güney Afrika'da da rastlanmıştır.
«Africanus» denen bu formların iki-ayakh olma dışında daha kısa köpek
dişi ve parabolik yay biçimindeki azı dişleri gibi insana ait başka
özellikleri de vardır. Hatta bunların yanı başında kayalardan
koparılarak yontulmuş «aletler» de bulunmuştur. Ne var ki, insana
ait birçok özellik taşıyan Africanus, beyin büyüklüğü (440
cm.3) bakımından maymuna daha yakındır. Diğer türlerde olduğu
gibi insanda da değişik özelliklerin gelişme temposu farklı
olmuştur. İnsanın iki ayak üzerinde dik yürümesi, beyin oylumunun
büyümesinden daha önce gelen bir gelişmedir.
Soru 54: Homo Habilis, Homo Erectus... Sonrası?
Ünlü antropolog Louis Leakey ile eşi Mary'nin Tanzanya'da buldukları
fosiller arasında «Homo habilis» dedikleri form, Africanus ile Homo
erectus arasında yer alan bir aşamadır. Yaşam dönemi bize daha yakın
olmakla birlikte (yaklaşık 1.6 - 2 milyon yıl öncesi) Homo habilis'i
daha eski olan Africanus'dan ayırt etmek kolay değildir. Bu formun
«Homo» diye nitelendirilmesinin başlıca nedeni beyin oylumunun (600
cm.3) Africanus'un beyin oylumundan daha büyük olmasıdır. Ayrıca
Homo habilis'in yonttuğu taş aletlerin daha ileri düzeyde olduğu,
diş yapısı bakımından da insana daha çok yaklaştığı söylenebilir.
Dubois'in 1890'larda bulduğu «Java adamı» diye bilinen fosil ise
habilis'ten daha ileri bir aşamaya aittir. Şimdi «Homo erectus»
denilen bu forma, beyin oylumunun (yaklaşık 900 cm.3) yanı sıra
diğer özellikleri bakımından da tam bir insan gözüyle bakılabilir.
Daha sonra Çin'de de bulunan aynı formun (ki en çok 800.000 yıl
öncesine ait olduğu hesaplanıyor) kafatası modern forma daha
yakındır. Yaklaşık 1.5 milyon yıl önce yaşayan Afrika Homo
erectus'unun da, hem beyin oylumu (ki zamanla büyümüştür) hem de
yonttuğu taş araçlar bakımından habilis'ten çok ilerde olduğu
saptanmıştır. Gövde büyüklüğü ve duruş bakımından bizden pek
farklı olmayan Homo erectus, diş özelliklerinde de bize çok yakındır.
Gerçi ileri doğru çıkan yüzü, basık ya da meyilli alnı hâlâ
maymunu andırmakta ise de, Homo erectus 1.300 cm.3'lük beyin oylumuyla
dikkat çekicidir. Homo erectus'un ateş kullandığını gösteren kanıtlar
da vardır. 200.000 yıl öncesine geldiğimizde atalarımızın Homo
sapiens niteliğinin ağırlık kazandığı görülür. Pleistocene
döneminin sonunda (yaklaşık 60.000 yıl öncesinde) beyin oylumu
modern düzeyine erişir; kafatası daha yuvarlak, yüz, dişler ve
kaşlar daha küçüktür. 12.000 yıl önce Yakın Doğuda tarımın
başlamasıyla insanın evriminde yeni bir dönem açılır: uygarlık.
Bildiğimiz kadarıyla son 10.000 yıl içinde insanın biyolojik
evriminde önemli bir gelişme olmadığı gibi zihinsel gücünde de
belirgin bir ilerleme olmamıştır. Şimdi insanın gelişmesi başka
bir alanda, «kültür» ve «uygarlık» dediğimiz değişik bir yönde
sürmektedir.
Soru 55: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur?
Pek çoğumuzun gözünde insanın ayırıcı özelliği bilinçli olması,
düşünme gücüdür. Başka canlılarda bizimkine benzer bilinçten
söz edilip edilemeyeceği henüz bilinmemektedir. Ayna karşısına geçip
kendine çeki düzen veren şempanze için ne diyeceğiz? Şempanzenin
«nasıl görünmesi gerektiği» bilincini taşıdığı izlenimini
verdiği bu davranışı başka türlü de yorumlanabilir, belki. Aynı
duraksama dü yeteneği için de söz konusudur. Dili simgesel bir anlatım
ve iletişim aracı olarak tanımladığımızda insana özgü bir
özellik olarak düşünülebilir. Dili geniş anlamda bir iletişim
aracı diye tanımladığımızda, başta kuşlar olmak üzere, pek çok
canlı türün paylaştığı ortak bir özellik sayılabilir. Son
zamanlardaki incelemeler bu ikinci yoruma ağırlık kazandırıcı sonuçlar
vermiştir. Günümüzde psikologların şempanzelere işaret dili öğretme
yolunda başarılı çalışmalar yaptığını görüyoruz.
Şempanzeler herhangi bir işaretle tikel bir nesneyi
belirleyebildikleri gibi o nesneyi içine alan tüm kümeyi de temsil
edebilmektedirler. Bu, onların, bir ölçüde de olsa, genellemeye
gidebilme yeteneğini gösterir. Dahası var: şempanzeler öğrendikleri
işaretlerle ilkel sentaks düzeyinde yeni kombinezonlar oluşturabilmekte,
hatta arada bir yeni simgeler kullanabilmektedirler. Maymun ve diğer
hayvanların ses ve başka işaretlerle iletişim kurmalarını «konuşma»
diye nitelesek de nitelemesek de, hayvanların birçok şeyi öğrenme
yeteneğine sahip olduklarını; ilkel düzeyde de kalsa, bir tür
kültür geleneği oluşturabildiklerini yadsımak güçtür. Çağımızda
psikoloji laboratuvarlarmda insan davranış düzeneğini ve zihinsel
etkinliklerini anlamak için değişik hayvanların denek olarak
kullanıldığını biliyoruz. İnsanlarla hayvanlar arasında temel
benzerlikler olmasaydı, psikologların bu çalışmalarının bir
anlamı olur muydu? Gerçekten, insanla maymun arasında birçok farklar
olmakla birlikte, bu farkların kesin bir ayırım için yeterli olduğu
kolayca savunulamaz. Örneğin, maymunun insan gibi akıllı olmadığı
ileri sürülebilir. Ama insanların hepsi akıllı mıdır, ya da aynı
derecede akıllı mıdır? Aramızda aptal ya da geri zekâlıları
insan saymayacak mıyız? Kaldı ki, «akıllı olmak» sözünün açık,
kesin bir anlamı olduğu da söylenemez. İnsanın bir ayırıcı
özelliği varsa, o da belki, iki ayak üzerinde dik yürüyebilme
özelliğidir. Bizimle biyolojik ve genetik olarak en yakın benzerlik içinde
olan goril ile şempanze bile dört ayak üzerinde yürür. Denebilir
ki, en başta iki ayak üzerinde dik yürümesiyle insan hayvan dünyasından
uzaklaşmıştır. Kuşkusuz bu arada doğal seleksiyonun insanın beyin
gücünü artırma yolunda çalıştığı yadsınamaz.
Soru 56: Evrim sürekli bir ilerleme midir?
Fosillerin sağladığı bu kanıtların gün ışığına çıkması
çoğunluk son otuz yıllık dönemin bir ürünüdür. Bugüne değin
bulunan Hominid fosili henüz yeterli değildir. Son dört milyon yıllık
zaman şeridinde pek çok dönemlere ait fosil bulunmamıştır. Ama bu
boşlukların da çok geçmeden doldurulacağını bekleyebiliriz.
Paleontologlar aradıklarını nerede bulabileceklerini şimdi daha iyi
biliyorlar. Ne var ki, elimizde her döneme ait fosil olmasa da,
şimdiye kadar ortaya çıkarılanlar insanın nasıl bir evrim sürecinden
geçtiğini göstermektedir. Australopithecine'i «hominid» diye tanımlamada
ölçüt tutulan iki ayak üzerindeki duruşumuz, insana uzanan yolda
ilk büyük gelişmedir. Bunun yanı sıra, kafatası biçiminde, dişlerin
yapı ve kuruluşunda, beyin oylumunda modern insana doğru sürekli bir
ilerlemeden söz edilebilmektedir. Örneğin, yaklaşık son 3 milyon
yıl içinde beyin oylumunun şöyle bir grafik çizdiği görülüyor:
Milyon
yıl önce Beyin
oylumu Form
2.8 440 cm.3 africanus
2.0 600 » habilis
1.1 930 » erectus
0.5 1.400 » sapiens
Kuşkusuz buna bakarak gelişmenin doğrusal ve şaşmaz bir ilerleme
olduğunu sanmak yanlıştır. Evrim sürekli ve doğrusal bir ilerleme
değildir. Evrim sürecinde ilerlemenin yanı sıra duraklama, aksama,
dahası geriye dönüşler de yer alır. Fosil kayıtlan evrimi tüm ayrıntı
ve dalgalanmalarıyla betimlemeye henüz yeterli değildir. Ama homonid
fosilleri evrim sürecini dar bir çerçevede de olsa örneklemeye
yetecek düzeye hızla çıkmaktadır. Evrim, ister sürekli bir
ilerleme, ister duraksamalar, dönüşler, sapmalar içeren bir
yürüyüş olsun, sonunda «insan» dediğimiz varlık ortaya çıkmıştır.
Bugün yanıtlaması kolay olmayan soru şudur: İnsanın evrimini yönlendiren
doğal etkenleri biliyor muyuz? Başka bir deyişle, doğa hangi
koşulların etkisinde «insan» dediğimiz bilinçli, kültürel
etkinliğe yetkin organizmaya yönelmiştir?
Soru 57: İnsan evrimi açıklanabilir mi?
Kuşkusuz, evrimin genelinde olduğu gibi insanın oluşumunda da temel
düzenek doğal seleksiyondur. Ama doğal seleksiyonun herhangi bir
alandaki işleyişi değişik açıklamalara elverişlidir. Örneğin,
denebilir ki, Poliocene döneminde ormanlık alanlar geniş otlak ve
ovalara dönüştükçe ağaca tırmanma becerisi önemini yitirmiş,
koşmak, tehlikeden kaçarak kurtulmak becerisi ön plana geçmiştir.
İki ayak üzerinde yürümeye, koşmaya ve kaçarak kurtulma alışkanlığına
yol açan doğa örtüsündeki bu değişikliktir. Aynı şekilde
birlikte avlanma, daha elverişli bölgelere göç etme, düşmandan
korunma gibi dayanışmayı gerektiren ihtiyaçların toplumsal
ilişkilerin doğmasına, dolayısıyla, birtakım kural ve normların
oluşmasına yol açtığı düşünülebilir. Sosyal etkileşimin
giderek daha karmaşık nitelik kazanması, simgesel iletişim aracı
olan dilin, onunla birlikte zekâ ve bilincin gelişme koşullarını
sağlar. Hayal kurma, tapınma, rasyonel düşünme, sanatsal
etkinliklerde bulunma gibi davranışlara, bilinç ve dil yetilerinden
kaynaklanan gelişmeler olarak bakılabilir. Böyle bir açıklama, akla
yakın açıklamalardan yalnızca bir tanesidir. Değişik bir açıklamayı
Robert Ardrey'in The Territorial Imperative (Bölgesel Buyruk) adlı
yapıtında buluyoruz. Buna göre, insanın bilinç ve zekâsı,
iki-ayaklı yarı maymun toplulukları arasındaki sürekli saldırı ve
savaş ortamının yol açtığı bir gelişmedir. Buna benzer başka açıklamalar
da bulunabilir kuşkusuz. Ama bu tür spekülatif açıklamaları, ne
denli akla yakın bulursak bulalım, bilimsel olarak yoklamaya olanak
yoktur. Çünkü ne geçmişin derinliklerinde gömülü o dönemleri
gün ışığına çıkarabiliriz, ne de olup bitenleri olgusal yoldan
kanıtlayabiliriz. Fosiller insanın evriminde etken olan koşullara
ilişkin yeterli bilgi vermekten uzaktır. Fosillerden yalnızca şunu
öğreniyoruz: Zaman içinde geriye uzandıkça hominid formların
özelliklerinde maymuna daha çok yaklaştığı, taştan yontma araçların
daha basit ve ilkel düzeye indiği görülmektedir.
Soru 58: İnsanın biyolojik evrimi neden durma noktasına gelmiştir?
İnsan evriminin başta gelen özelliği bilinçli düşünmeyi açığa
vuran dil ve kültür etkinlikleridir. İnsanın zihinsel yetenekleri,
evrimine yeni bir yön vermekle kalmamış, ona doğaya egemen olma
olanağını da sağlamıştır. Öyle ki, biyolojik evrimimizin bugün
büyük ölçüde durma noktasına geldiği söylenebilir. İnsanın
ulaştığı bu aşamada doğal çevresiyle uyum sorunların kalıtsal
değişimle değil, kültürel donatımıyla çözme yoluna girdiğini görüyoruz.
Gerçi birtakım hastalıklara, çevre ve hava kirliliğine uyum kurma
ihtiyacı hâlâ genetik değişimlere ya da mutasyonlara yol açabilir.
Ama insan, canlıları yaşam savaşımına iten çevre koşullarının
birçoğunu denetimi altına aldığından, doğal seleksiyon büyük
ölçüde devre dışı kalmıştır. İnsan artık soğuğa, açlığa,
hastalığa, deprem, sel, fırtına gibi doğal yıkımlara karşı
eskisi kadar hazırlıksız ve korumasız değildir. Kültür ye uygarlık
alanlarındaki basan ile biyolojik evrimin ters orantılı yürüdüğü
söylenebilir. Son 10 bin yıllık uygarlık döneminde insanın genetik
donatımında önemli bir değişiklik olduğu kolayca söylenemez. Cilt
rengi, kan grubu gibi birtakım genetik farklar sergileyen insan
topluluklarının, zihinsel yetenekler bakımından farklı olduğu o
denli kesin değildir. Kültürel farkların genetik farklardan
kaynaklandığı görüşü bu nedenle dayanaksızdır. Kültürel
farklar yaşam deneyünlerindeki farkları yansıtmaktadır.
İlkel-uygar ayırımına bugüne değin inandırıcı genetik bir temel
gösterilememiştir. Kültürel kalıtım biyolojik kalıtımdan
bağımsızdır. Kültür birikimimiz geleneğe bağlı olmakla
birlikte, köktenci değişikliklere uğrayabilir. Sıkı bir eğitim ve
yoğun bir beyin yıkama girişimiyle kültürde devrim gerçekleştirilebilir.
Genetik evrimle karşılaştırıldığında, kültürel evrim daha hızlı
ve atılımlı bir süreçtir. Bir topluluk genetik hiçbir değişime
Tiğramaksızın tüm yaşam biçimini değiştirebilir; din, dil,
sanat, üretim, giyim-kuşam, eğlence gibi kültürel etkinliklerinde
kendini yenileyebilir, yeni bir dünya anlayışına yönelebilir.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |