|
İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ
Soru 59: İnsanın doğadaki konumu nedir?
Soru 60: İnsanı canlılar dünyasından niçin koparamayız?
Soru 61: İnsanla hayvanlar arasında psikolojik benzerlikler
var mıdır?
Soru 62: İnsanın konumu nedir?
Soru 63: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur?
Soru 64: Kültürel yaşamın biyolojik temeli var mıdır?
Soru 65: Antropolojiden ne öğreniyoruz?
Soru 66: Kültürel kalıtımın ayırıcı özelliği nedir?
Soru 67: Düşünce fizyolojiye indirgenebilir mi?
Soru 68: Darwin'i düşünür olarak nasıl niteleyebiliriz?
Soru 59: İnsanın doğadaki konumu nedir?
Evrim kuramına göre tüm canlılar gibi insan da doğanın bir parçası,
doğal seleksiyonun bir ürünüdür. Modern biyologun gözünde canlılar
dünyası, tüm çeşitliliğine ve gelişmişlik farklarına karşın
mikrop, bitki, hayvan türleriyle birlikte insanı da kapsayan bir bütündür.
Bu çerçevede, uzun jeolojik dönemlerde oluşan, yok olan, değişik
biçimler alarak yaşamını sürdüren canlıların yanı sıra, doğal
ya da yapay seleksiyonla ilerde ortaya çıkacak organizmaların hepsi söz
konusudur.
Evrim bir bitmeyen açılma, sürekli .değişme ve gelişme sürecidir.
İnsanı da içine alan tüm canlı türler, «daha basit» ya da «daha
ilkel» diyebileceğimiz organizmalardan kaynaklanmıştır. Bunların
da kökeninde organik moleküllerin yer aldığına bir önceki
bölümde değinmiştik. İnsanın evrim sürecinde oluştuğu görüşüne
karşı çıkanlara bir mikroskopik hücreden ergin insana ulaşan süreci
gözönüne almalarını salık veririz. Hücrenin döllenmesiyle
bölünme, büyüme, gene bölünme, gene büyüme sürecinde hücre sayısı
milyarları bulan son derece karmaşık, yetkin bir organizma oluşur.
Embriyodan insana uzanan bu oluşumda organizma, insan öncesi
dönemlerde atalarımızın geçirdiği evrim aşamalarının
işaretlerini taşıyan birtakım özellikleri açığa vurur. Örneğin,
organizmamızda taşıdığımız apandisit, gizli kuyruk gibi işlevsiz
organlar, hayvan atalarımızdan kalan izlerdir. Bu tür izlerin
geçerli başka bir açıklaması var mı, bilmiyoruz. Ne yönden bakılırsa
bakılsın insanı doğadan koparmaya olanak yoktur.
Ne var ki, teologları bir yana bıraksak bile, sıradan insanlarında gözünde
yaşam, özellikle insan varlığı, bilinemez bir gizemdir. İnsan,
doğanın bir öğesi değil, doğadan ayrı, onun üstünde tanrısal
bir yaratıktır; canlılar dünyasında ayrıcalıklı bir konumu
vardır.
Gerçekten öyle midir? İnsana ayrıcalık sağlayan bilinç ve dil,
ilk bakışta sanıldığı gibi doğa dışı, Tanrı vergisi yetiler
midir? Yoksa, bu yetilerimiz de diğer özelliklerimiz gibi hemen her aşamadaki
canlılarda izlerine rastladığımız, özellikle gelişmişlik düzeyi
yüksek hayvanlarla az ya da çok paylaştığımız doğal oluşumlar
mıdır?
Bilim nasıl canlının kimyasal maddelerden kaynaklanmış olduğuna
kanıtlar getirmişse, ruhsal yetilerimizin de biyolojik
donatımımızdan kaynaklanan işlevler olduğunu göstermiştir.
İnsanı diğer canlılardan ayrı tutmak, ona doğaüstü bir konum tanımak
kuşkusuz gururumuzu okşayan bir tutumdur. Ama doğal bir oluşumu
doğaüstü bir güç varsayımına başvurarak açıklamak bize ne
denli yatkın gelirse gelsin bilimsel bir açıklama değildir.
Soru 60: İnsanı canlılar dünyasından niçin koparamayız?
Türlerin Kökeni'ni okuduğumuzda tüm canlılar gibi insanın da
doğal seleksiyonun bir ürünü olduğu sonucunu çıkarırız. Ama
Darwin bunu açıkça söylemekten kaçınmaktadır. Ortam, insanın kökenine
ilişkin tartışma için henüz hazır değildir. Darwin bu konudaki görüşünü
açıkça ortaya koymayı oniki yıllık bir gecikmeyle 1871'de yapar. O
yıl yayımlanan İnsanın Soyu (Descent of Man) adlı kitabı, ilk
kitabının yarattığı tepkinin çok azına uğrar. Bunun bir nedeni
ikinci kitapta söylenen hemen her şeyin, üstü-örtük de olsa, ilk
kitapta zaten söylenmiş olması ise, bir başka nedeni evrim düşüncesinin
bu arada daha geniş çevrelerde benimsenmiş olmasıdır. Okuyucu
artık insanla maymunun aynı familya kapsamında birbirine yakın iki tür
olduğu görüşünü benimsemeye daha yatkındır. Darwin insanı
hayvan dünyasının bir parçası sayan bu görüşünü kitabında çeşitli
yönleriyle tartışmaktan geri kalmaz. Aşağıdaki alıntılar
Darwin'in insanla hayvanlar arasında anatomik ve fizyolojik benzerliğe
ilişkin verdiği kanıtları sergilemektedir:
İnsanın diğer memelilerle aynı model üzerine kurulduğu gözden
kaçmayacak kadar açıktır. İnsan iskeletindeki tüm kemiklerin
maymun, yarasa veya fok balığında benzer karşılıkları vardır.
Aynı durum kaslar, sinirler, kan damarları ve iç organlar için de
söz konusudur. Organların en önemlisi beyin bile ortak modelin dışında
değildir.
Hayvanlarda görülen kimi hastalıkları insanda da bulmaktayız. Bu
hastalıklar hayvandan insana, insandan hayvana bulaşır türdendir. Bu
gözlem kan ve dokulardaki yakın benzerliği, mikroskop altındaki
incelemelerden ya da kimyasal çözümlemelerden daha iyi gösterir.
Dahası, ilâçların bizdeki etkisi ne ise hayvanlardaki etki si de
aynıdır. Maymunların pek çok çeşidi çay, kahve ve alkollü
içkilerden bizim aldığımız zevki almaktadır. Sigara tüttürme
zevklerini göz tanıklığımla biliyorum. Bu olgular, tat
duyularının yakın benzerliğini, sinir sistemlerindeki ortaklığı göstermez
de neyi gösterir?
Kısaca demek gerekirse, insanla gelişmiş hayvanlar, özellikle
maymunlar arasında anatomik ve dokusal yapı, kimyasal kompozisyon, ilk
gelişme yıllarında geçilen aşamalar, vb. bakımlarından görülen
yakın benzerlik ne denli vurgulansa abartmaya kaçılmaz. ...
Hayvanlarla soy ilişkimizi görmezlikten gelerek kökenimizi yarı
Tanrısal saymamız dedelerimizden bize kalan bir önyargı, bir kendini
beğenmişlikten başka bir şey değildir.*
* Charles Darwin, Descent of Man, s. 10-12.
Soru 61: İnsanla hayvanlar arasında psikolojik benzerlikler var
mıdır?
İnsanlar, diğer canlılardan ayrı olduklarına en çok ruhsal
(zihinsel ve moral) yetileri bakımından inanmışlardır. Gerçekten,
canlılar arasında yalnız insanın, biyolojik donatımı dışında kültür
ve uygarlık araçlan oluşturarak, yaşamını daha zengin ve anlamlı
kıldığı görülmektedir. Ancak bu, insanla hayvanın tümüyle
birbirinden ayrı iki dünya olduğu demek değildir, insanlara
üstünlük sağlayan zihinsel yetiler bakımından bile aradaki fark
kesin değildir; bir derece farkıdır. İncelemeler insanın çoğu kez
kendisine özgü saydığı birçok psikolojik özelliklerin (örneğin,
duyumsama, sevme, sezme, düşünme, problem çözme, hatırlama, dikkat
etme, araştırma, örnek alma, öykünme, vb.) değişik derece ve biçimlerde
hayvanlarda da var olduğunu göstermektedir. Kimi düşünürlerin
insana özgü saydığı simge oluşturup kullanma yeteneğinin bile,
ilkel biçimlerde de olsa, gelişmişlikte ileri bazı hayvanlarda (örneğin,
şempanzelerde) izleri gösterilebilir.
İnsanı hayvandan bedensel, zihinsel ve duygusal özellikleri bakımından
olduğu gibi moral anlayış ve davranış yönünden de ayıran farkın
kesin olduğu söylenemez. Darwin, İnsanın Soyu'nda bu noktaya
özellikle değinmektedir:
İnsanla hayvanlar arasındaki farklar gözönüne alındığında,
moral duyguyu en önemli fark sayan yazarların yargısına tümüyle
katılıyorum. ...Ama bu noktada da yanılgıya düşme olasılığım gözden
uzak tutmamalıyız. ... Sosyal içgüdüsü belirgin bir düzeye erişen
her türün, zihinsel yetileri yönünden de insana yakın bir gelişme
göstermiş olması halinde, «moral duygusu» ya da «vicdan»
diyebileceğimiz özelliği de kaçınılmaz olarak gelişecektir.*
Darwin, evrimin «itici gücü» diye önerdiği doğal seleksiyonu
biyolojik düzeyde yeni tür ve formların oluşmasıyla sınırlı
tutmamakta, en belirgin biçimleriyle insanda gördüğümüz duygusal,
zihinsel ve moral yetilerin gelişme süreçlerinde, dahası
«kültür» ve «uygarlık» dediğimiz çeşitli etkinliklerin ve araçların
ortaya çıkmasında da etkili saymaktadır. İnsan yalnız biyolojik
varlığıyla değil, psikolojik, moral ve kültürel alanlardaki
ilerlemesiyle de doğal seleksiyonun ürünüdür, ona göre.
Ancak amaçsız, mekanik bir düzenek olan doğal seleksiyonun, bu
olağanüstü gelişmelere nasıl yol açtığı açık olmaktan
uzaktır. Darwin'de bu güçlüğün doyurucu bir açıklamasını
bulduğumuzu söyleyemeyiz.
* Darwin, C., Descent of Man, s. 70-71.
Soru 62: İnsanın konumu nedir?
Evrim kuramını benimsemede içine düşülen güçlüğün
nedenlerinden biri kuramın gereğince anlaşılmamış olmasıdır. Ama
daha önemli neden geleneksel koşullanma, önyargı dinsel ya da
ideolojik bağnazlıktır. Gerçekten yerleşik umut, özlem ve koşullanmalarımız
irdelendiğinde kimi belirsiz varsayımlarla karşılaşmaktayız.
Bunlardan belki de en köklüsü dünyamızdaki değişikliklerin
tarihini insanla noktalanan bir ilerlemenin tarihi olarak görmek;
ilerlemeyi rastlantılara da yer veren çevresel koşulların değil, ya
Tanrısal istencin ürünü ya da sıkı neden-sonuç ilişkisi içinde
amaçlı bir eylem saymaktır. Buna yakın bir başka varsayım da,
doğadaki canlıları çevreleriyle tam uyum içinde saymak, dünyanın
kuruluş ve düzenini yerinde bulmaktır. Bağnazların yanı sıra pek
çok kimse de evrim kuramını, özellikle doğal seleksiyon hipotezini
bu çoğu kez bilinç-altı tutulan sayıltılara ters düştüğü
duygusu altında reddetmiştir.
Hemen belirtelim ki, evrim süreci belli bir amaç içermemekle birlikte
gelişigüzel bir değişme de değildir. Darwin rastlantı saydığı
bireysel ve türel varyasyonlara doğal seleksiyonun kullandığı
malzeme ya da ham madde gözüyle bakmıştır. Gelişigüzel değişme
fikrine ısınamayanlar, doğal seleksiyona da yabancı kalmışlardır.
Örneğin, dünyanın belli bir düzene bağlı olduğu varsayımından
kalkan Arthur Koestler gibi düşünür ve sanatçılar Darwin
kuramına, evrimi rastlantı varyasyonlara dayalı amaçsız bir
değişme saydığı gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Bu tavır
aslında oldukça yaygın olan duygusal bir tepkiyi yansıtmaktadır.
Nitekim doğal seleksiyonu «kör bir düzenek» diye niteleyen Bernard
Shaw, Darwin kuramından hoşlanmadığını söylerken kendisiyle
birlikte daha pek çok yazar ve sanatçının tepkisini dile
getiriyordu.
Bilim adamları arasında bile insanın hayvan dünyasının bir
uzantısı olduğu düşüncesine tepki gösterenler vardır. Evrim
kuramını Darwin'le paylaşan A.R. Wallace, örneğin, insanın hiç değilse
beyin yapısı bakımından hayvanlardan ayrı tutulması gereğine
inanıyordu. Jeolojinin kurucusu Charles Lyell de, tam bir kararlılık
içinde gördüğü dünyada bir gelişme ya da ilerlemeden söz
edilemeyeceği görüşündeydi. Ona göre ilerleme yalnızca dünyaya
moral bir düzen yükleyen insana özgüdür.
Gene insanın özlemlerini, kendini beğenmişliğini ve belki de
bencilliğini yansıtan «antroposentrizm» denen bir başka tutumla
karşılaşmaktayız. Buna göre insan doğanın dışında, ondan ayrı
değil, onun içindedir. Ne var ki, tüm doğa bizim için, bize
yönelik, sanki salt bize ulaşmak için vardır. İnsan doğanın
varlık nedeni, yönelik olduğu hedeftir. «Dönemin, en iyi
kurgu-bilim filmi» diye nitelenen 2001: A Space Odyssey (2001: Uzay
Macerası) filmi bu anlayışı yansıtmaktadır.
Değindiğimiz iki anlayış da bilimsel değil, duygusal ya da
metafizikseldir. İnsan ne doğadan ayrı, kendine özgü bir varlık,
ne de doğanın yönelik olduğu yetkin, «ideal» bir yaratıktır.
Soru 63: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur?
Daha önce de değinmiştik: Darwin fazla tepki yaratmamak için
Türlerin Kökeni'nde insanın evriminden söz etmez. Konuyu oniki yıl
sonra yayımlanan İnsanın Soyu'nda ele alır. Darwin insanla hayvanın
fiziksel yapı ve fizyolojik davranış bakımından temelde aynı
özellikleri paylaştığını söylemekle kalmaz, daha ileri giderek,
zihinsel ve moral yetilerinde de yakın benzerliklerini vurgular. Ne var
ki, bu sav olgusal olmaktan çok spekülatif niteliktedir. Kendini her
zaman gözlemsel kanıtlarla sınırlamaya özen gösteren Darwin'in bu
noktada ölçü dışına kaçtığı söylenebilir.
İnsan bir organizma olarak evrim sürecinin bir ürünüdür kuşkusuz.
Ama onu diğer canlılardan ayıran birtakım belirgin özelliklerini
görmezlikten gelemeyiz. Doğanın bir parçası olan insan, kültürel
yaşamıyla doğayı aşmıştır. Bilinç ve zekâsı, simge oluşturma
ve kullanma yeteneği ona hiçbir canlı türün erişemediği olanaklar
sağlamıştır. Zihinsel yetilerimizin oluşumu hiç kuşku yok doğal
seleksiyonun ürünüdür. Ama o yetilere dayanan kültür ve uygarlığın
da doğal seleksiyonla oluştuğu kolayca söylenebilir mi? Tanınmış
biyolog Medawar'ın da belirttiği üzere, kültür ve uygarlığı da
kapsayan sosyo-psikolojik deneyimlerimiz .Darwinci değil, Lamarckçı
evrim anlayışını yansıtıcı niteliktedir. Her kuşak geçmişin
deneyim birikimini kendi deneyim ve öğrendikleriyle birleştirerek bir
sonraki kuşağa bırakır. Burada genlere bağlı kalıtsallık değil,
yaşantı ve eğitimle sağlanan bir kalıtsallık söz konusudur.
Doğal ortamında evrim planlı, amaçlı bir süreç değildir. Oysa kültürel
gelişmeler, uygarlık atılımları büyük ölçüde bilinçli, planlı
çalışmalar gerektirir. İnsan dahil tüm türlerin ortaya çıkışı,
çok sayıda etkene bağlı, hatta bir anlamda rastlantı
diyebileceğimiz, plansız bir gelişmedir. Bu anlamda insanın ortaya
çıkışı gibi çıkmaması da olasıydı. Bir araya gelme
olasılığı son derece zayıf koşulları gerektiren bir oluşumu
«rastlantı» diye nitelememiz pek de yersiz değildir. Bilindiği gibi
yaklaşık 65 milyon yıl önce bir yok olma süreci yaşanmıştır:
yeryüzünde egemenliği 100 milyon yıl süren dinazorların yok
oluşu!* Dinazorların sonu gelmeseydi, birçok memelilerle birlikte
insanın da ortaya çıkmasına belki de olanak kalmayacaktı. Öyleyse,
yok oluşlarıyla varlığımıza yol açan dinazorlara şükran
borcumuzu, az da olsa, iskeletlerini müzelerde sergileyerek ödüyoruz
demektir. Bunu da insana özgü bir davranış olarak gösterebiliriz
herhalde!
* Dinozorların yok olması, bir tahmine göre, bir ya da birkaç uzay
cisminin dünyaya düşmesiyle oluşan yoğun toz bulutunun yer yüzünü
uzun süre güney ışınlarından yoksun bırakması sonucudur.
Soru 64: Kültürel yaşamın biyolojik temeli var mıdır?
İnsana canlı dünyanın bir parçası olarak bakmak doğal olduğu
kadar bilimsel yönden kaçınılmazdır. Tüm üstün özelliklerine
karşın, insan organizma olarak temel işlevlerinde diğer gelişmiş
canlılardan, özellikle memelilerden, farklı değildir. Bu gerçeği
kabul etmek, onun canlı dünyada kendine özgü bir kimlik taşıdığı
gerçeğini yadsımamızı gerektirmez. İnsanı canlı dünyadan
koparmak ne denli yanlışsa, canlı dünyayı aşan yönlerini göz ardı
etmek de o denli yanlıştır, elbet.
İnsanın «kültürel evrim» diyebileceğimiz bir yaşam deneyimi,
biyolojik donatımını aşan uygarlık başarısı vardır. Kültür ve
uygarlık insana özgü gelişmelerdir. Bu gelişmelerin özelliği her
aşamasında kazanılan bilgi, beceri ve deneyimlerin
zenginleştirilerek kuşaktan kuşağa aktarılabilmesidir. Bu geçişin
aracı genler değil eğitimdir. İnsan oluşturduğu kültür ve uygarlık
donatımıyla diğer canlılar üzerinde ölçüsü giderek artan bir
egemenlik kurmuş, hatta doğa dengesini yıkıcı bir sömürü eylemi
içine girmiştir. İnsan, salt bir organizma değildir; dinsel, sosyal
ve politik kişiliği, sanat etkinlikleri, doğayı tanıma, anlama ve
denetleme yolundaki bilimsel çabaları ona yeni bir kimlik
sağlamıştır.
Bir noktanın önemle vurgulanması gerekir: biyolojik evrimin insanın
kültür ve uygarlık aşamasına geçişine olanak vermekle birlikte,
bu gelişmeleri doğrudan belirlediği söylenemez. Başka bir deyişle,
kültürel evrim biyolojik evrimin denetiminde değildir; uygarlık
tarihi biyolojik tarihimizden bağımsızdır. İnsanın «genotip»ine
bakarak ne geçmişte olup bitenleri ne de gelecekte olacakları
kestirebiliriz.
İnsan toplulukları çevre koşullarına ve tarihsel deneyimlerine
bağlı olarak farklı kültürel geleneklere sahiptir. Ne var ki,
bilinen tüm farklılıklarına karşın, kültürlerin paylaştığı
birtakım ortak özelliklerin varlığı da yadsınamaz. Nedir bu ortak
özellikler?
Soru 65: Antropolojiden ne öğreniyoruz?
Karşılaştırmalı antropoloji değişik kültür çevrelerinde de
olsa, insan yaşamında «evrensel» diyebileceğimiz kimi davranış biçimlerini
ortaya koymuştur. Antropologların belirlemelerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:
Barınak edinme, işbölümü, konukseverlik, spor, sanat ve eğlence
etkinlikleri, temizlik ve sağlık önlemleri, mülkiyet hakkı, tören
düzenleme, süslenme, yas tutma, yardımlaşma, araç ve gereç oluşturma,
vb.
Değişik kültürlerdeki ortak özelliklere bakıp bunların biyolojik
bir temele dayandığı ileri sürülebilir. Nitekim özellikle 19.
yüzyıl evrimcileri arasında bu görüşe ağırlık verenlerin
sayısı az değildir. Ama araştırmaların derinleşmesiyle o görüş
inandırıcılığını yitirmiştir. Günümüzde ne biyologların ne
de antropologların o yönde bir görüşü savunduklarına
rastlamıyoruz, artık!
Değişik kültür çevrelerinin paylaştığı ortak değerleri insana
özgü içgüdü, eğilim ya da yönelimlere bağlama yolunda da
girişimler olmuştur. Ancak bu girişimlerin de yeterince doyurucu bir
açıklama getirdiği kolayca söylenemez. Öte yandan insanın kültür
yaratma yeteneğini beslenme, üreme, korunma ve egemenlik kurma
türünden içgüdülerle açıklama da başarılı görünmemektedir. Kısaca
demek gerekirse, insanın biyolojik donatımını aşan kültürel varlığını,
biyolojik evrim sürecine indirgeme yaklaşımı başarılı
olmamıştır. Kültürel yaşam biyolojik evrime ters düşen ya da
onunla bağdaşmaz bir gelişme değildir kuşkusuz; ama ona bağlı,
onunla belirlenen bir gelişme olduğu savı da olgusal temelden yoksun
kalmaktadır.
Soru 66: Kültürel kalıtımın ayırıcı özelliği nedir?
Kültürel birikim kalıtsaldır; ancak bu biyolojidekinden farklı bir
kalıtsallıktır. Biyolojide kalıtsal geçiş, döllenme sırasında
gerçekleşir; ana-baba özellikleri üreme hücrelerindeki genler aracılığıyla
yavruya geçer. Kültürel kalıtsallığa gelince, bunun aracı
eğitimdir, toplumsal yaşama dayanan geniş anlamda bir eğitim. İnsan
organizması kültürel ortamda kişilik kimliği kazanır, biyolojik
donatımının sınırlarım sürekli bir eğitim süreci olan öyle bir
ortamda aşar. Kişi tüm yaşamı boyunca içinde yaşadığı kültürden
etkilenir; değişen koşullara göre kimi özelliklerini yitirirken
yenilerini edinir. «Eğitim», geniş anlamda, programlı okul
etkinliğini aşan bir süreçtir: aile ve toplum çevrelerinde işleyen
her türlü koşullandırma, propaganda, öğüt, rehberlik, özendirme,
öykünme gibi etkinlikleri de içerir. Bir etkileşim aracı olan
eğitimde en güçlü öğe gene kültürel bir ürün olan dildir. Yazının,
daha sonra basımın icadı, kültürel birikimin hızla yayılmasına,
yerel sınırları aşarak değişik kültürlerin etkileşimine yol açmıştır.
Çağımızda telefon, radyo, televizyon, sinema ve benzer iletişim araçlarıyla
ulaşım araçlarındaki ilerlemeler kültürel etkileşime büyük bir
canlılık kazandırmış, daha önce yerel ve durağan kültürel
özelliklerin bir tür seleksiyonuna kapı açmıştır. Kültürel
etkileşim artık ne zamanda ne de yerde sınır tanımamaktadır. Yüzlerce,
hatta binlerce yıl önce yaşamış sanatçı, filozof, bilgin ve din
adamlarının etkisi yalnız kendi yerel kültür çevrelerinde değil,
tüm dünyada duyulmaktadır. Özellikle kökleri antik çağa uzanan
Batı kültürünün günümüzde kazandığı yaygınlık, kurduğu
egemenlik bu süreçte son derece önemli bir aşamaya
ulaşıldığını göstermektedir: kültürde evrenselleşme aşaması!
Soru 67: Düşünce fizyolojiye indirgenebilir mi?
Darwin, zekâ düzeyleri insana yaklaştıkça hayvanların da sosyal içgüdülerini
moral davranışa dönüştürebilecekleri inancındaydı. Ama hangi
hayvan türünün böyle bir gelişme süreci içinde olduğu söylenebilir?
Sosyal içgüdünün «vicdan» denen ahlâk duygusuna dönüşmesi salt
zekâya bağlı bir gelişme midir? İçgüdü (böyle bir şey varsa),
kalıtsal olarak geçen, bilinçli bir amaca yönelik olmaksızın
kendiliğinden işleyen bir davranıştır. Ahlâk ise değişiktir;
bireylerin birbirleriyle ilişkilerinde uymaları gereken davranış
kurallarını içerir; kaynağı bireyde değil, toplumsal yaşamdadır.
En ilkel kabileden en uygar toplum düzenine kadar her düzeyde,
bireylerin belli davranış kural ve ilkeleriyle konmuş olan sınırlar
içinde etkinlik göstermesi beklenir. Bu kural ve ilkeler ile bireyin
içgüdülerinin her zaman uyum içinde olduğu söylenemez. Toplumsal
baskı altında birey, içgüdülerini çoğu kez sınırlamak, geri
tepmek, ya da kabul edilebilir biçimlerde açığa vurmak yoluna gider.
Moral davranış doğal değil, insana özgü kültürel bir olaydır.
Darwin'in bu ayırımı yeterince göremediğini biliyoruz. Görmüş
olsaydı, insanın akıl ve moral bilincine bağlı etkinliklerini de
biyolojik evrim çerçevesine alma yoluna gitmezdi. Ona göre düşünceye
«beyin» dediğimiz organın özsuyu gözüyle bakılmalıydı.
«Yerçekimi nasıl maddenin bir özelliği ise düşünce de beynimizin
bir özelliğidir,» diyor Darwin. Ama fizyoloji ile psikolojiyi karıştıran
bu benzetme yerinde midir? Basit bir örnek alalım: «Yuvarlanan taş
yosun tutmaz.» Birçok kültürde geçen bu atasözüyle dile getirilen
nedir? Bu tür bir genellemeyi, mecazi anlamı dışında hangi anlamda,
beynin özsuyu sayabiliriz? Örnek aldığımız o basit cümlede dile
gelen aslında yüzyılların deneyim birikimidir. Simgesel ve kavramsal
nitelikteki böyle bir genellemeyi beyin fizyolojisine indirgemek doğru
olamaz herhalde!
Bu noktada Darwin'in yanılgıya düştüğü açıktır.
Soru 68: Darwin'i düşünür olarak nasıl niteleyebiliriz?
Biraz duraksamayla şöyle diyebiliriz: Büyük bir gözlemci ve araştırmacı
olan Darwin düşünür olarak sınırlı kalmıştır. Nitekim seçkin
bilim tarihçisi Charles Singer onun için, «Üst düzeyde derin bir
araştırmacıydı; ama dili kullanma ve felsefi görüş bakımından yüzeysel
olmaktan kurtulamamıştır,» der. Singer'in yargısı yerindedir.
Unutmamak gerekir ki, bilim yalnız gözleme değil, gözlemi işleyen
kavramsal düşünmeye dayanır. Evrim konusunda Darwin'in yetkin gözlemciliği
ile birleşen büyük bir kavramsal düşünme gücü sergilediği
yadsınamaz. Ancak kültürel insana ilişkin düşünme performansı
aynı düzeyde değildir. Darwin için «büyük bir bilim adamı», ama
«sıradan bir düşünür» diyenleri tümüyle haksız sayabilir
miyiz?
Modern evrim kuramında Darwin'in içine düştüğü karışıklık
giderilmiştir. İnsan evrimi söz konusu olduğunda iki aşama ayırt
edilmektedir: (1) insanın hayvanlarla ortak olduğu aşama; (2) kültürel
kişiliğin oluştuğu aşama. Psiko-sosyal diye niteliyebileceğimiz
ikinci aşamada insan kültürel ve moral kimliğiyle ortaya çıkmaktadır.
Bu aşamada evrim ya da ilerleme doğal seleksiyona değil, insanın
giderek bilenen bilinçli ve amaçlı eylemine bağlı yürümektedir.
Bu aşamaya erişen tek canlı tür insandır; o bu kimliğiyle doğayı
aşmıştır.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |