|
TANRISAL DİZAYN
Soru 69: Düzen, Tanrısal varlığın kanıtı mıdır?
Soru 70: Doğal seleksiyon düzenleyici midir?
Soru 71: Doğal seleksiyonu işleten nedir?
Soru 72: Küçük bir varyasyon nasıl önemli olabilir?
Soru 73: Çelişki nerededir?
Soru 74: Doğal seleksiyon her zaman uyum sağlar mı?
Soru 75: Uyum bir planı mı yansıtmaktadır?
Soru 76: Voltaire'in isyanı neye?
Soru 69: Düzen, Tanrısal varlığın kanıtı mıdır?
Tanrı'nın varlığını kanıtlama çabasında teologların
kullandığı klasik argümanların başında doğanın işleyişindeki
düzen gelir. Canlılarda üstelik belli bir amaca yönelik görünen bu
düzeni şans ya da rastlantı ürünü saymak inandırıcı olmaktan
uzaktır. 19. yüzyıl mekanik anlayışına karşı çıkan teologlar,
kendileriyle ters düşme pahasına da olsa, bir analojiye başvurmaktan
kendilerini alamazlar. Onlara göre canlı organizma bir saat gibidir,
bir saat gibi çalışır. Saat nasıl bir takım rastlantı etkenlerin
ürünü değilse, daha karmaşık bir plana bağlı işleyen organizma
da öyle şans ya da rastlantı etkenlerin ürünü olamaz. Bir plan,
bir plancının varlığıyla olasıdır. Doğadaki düzen Tanrı'nın
eseridir.
Doğanın belli bir düzen içerdiği bilimin temel varsayımlarından
biridir. Başka türlü bilim adamlarının olgular arasında değişmez
ilişkiler aramalarının, buldukları ilişkileri «doğa yasası»
diye nitelemelerinin ne anlamı olurdu? Denebilir ki, bilimin başta
gelen amacı, doğaüstü herhangi bir güç ya da nedene başvurmaksızın
doğal güçlerin ilişkisini yansıtan düzeni açıklamak,
anlaşılır, kılmaktır. Teolojinin «Tanrısal plan» ya da
«dizayn» dediği şey bilim adamı için «neden-sonuç» bağıntısını
yansıtan nesnel bir düzenden başka bir şey değildir.
Doğadaki düzeni Tanrısal bir planın görüntüsü saymak teolojinin
vazgeçemeyeceği, kolaya kaçan bir açıklamadır. Bilim, açıklamalarında,
nesnel koşulları aşan bir nedene gitmez; her olgunun açıklaması
başka olgularla olan ilişkisinde aranır. Örneğin, deniz
kıyılarını gezenlerin gözünden kaçmayan bir düzen vardır.
Doğal plajlarda çakıl ve kum gelişi-güzel dağılmış değildir:
çakılların iri olanları kıyıdan en uzak, ince kum suya en yakın
kıyı şeridinde serilidir; arada çakıldan kuma doğru giderek
incelen alan yer almaktadır. Bu düzen nasıl oluşmuştur? İlk
bakışta burada bir düzenleyici elin çalıştığı, düzenin belli
bir amaçla bilinçli olarak oluşturulduğu akla yakın gelebilir. Oysa
bilim, söz konusu düzeni, hiçbir amaç taşımayan doğal güçlerin
mekanik işleyişiyle açıklamaktadır. Bu tür düzenlerin doğada
daha pek çok örneği verilebilir. Tuz kristalini alalım. Bilindiği
gibi tuz, sodyum ve klordan oluşur. Tuz kristalinde yansıyan düzenin
gerisinde, her sodyum atomundaki bir elektronun, her klor atomunun
yörüngesinde ona karşılık olan boşluğa kolayca yerleşmesi
gizlidir.
Cansız dünyadaki sistemler gibi biyolojik sistemler de fiziksel
düzenekler çerçevesinde açıklanabilir. Bir hücrenin son derece
girift olan metabolizmasını nasıl sağladığı kolayca anlaşılır
bir olay değildir. Ne var ki, fizyolojinin ilerlemesiyle bu karmaşık
sürecin «yaşam gücü» türünden gizemli bir güce değil, oldukça
basit kimi kimya yasalarına dayandığı görülmüştür. Bu tür
örnekleri çoğaltmaya gerek yoktur. Bilim canlı ya da cansız her
alanda gözlenen düzenin doğal güçler arasındaki etkileşimin
ürünü olduğu gerçeğini yeterince kanıtlamıştır. Organizmanın
açığa vurduğu «olağanüstü» diyebileceğimiz düzen de bir planı
değil, doğal seleksiyonun işleyişini yansıtmaktadır.
Soru 70: Doğal seleksiyon düzenleyici midir?.
Darwin'in yakın dostu ünlü jeolog Charles Lyell, doğal seleksiyonu
üç yüzlü Hint Tanrısına benzetir: Yıkıcı Şiva, koruyucu Vişnu
ve yaratıcı Brahma. Doğal seleksiyon Şiva olarak zayıfları,
uyumsuzları ve beceriksizleri acımasızca yok eder; Vişnu olarak
uyumluları korur; Brahma olarak yeni özellikleri gözetir, üstün
nitelikli bireylere egemenlik kapısı açar.
Darwin, doğal seleksiyonu evrim olgusunu açıklayan hipotez olarak
ortaya attığında, elinde hipotezini kanıtlayan deneysel veri yoktu.
Bu yüzden o, evcil hayvan ve bitki ıslahında kullanılan yapay
seleksiyon çalışmalarını doğrulayıcı deney olarak gösterir.
Yetiştiricilerin, örneğin, yünü en kaliteli koyundan, sütü en bol
inekten, yumurta verimi en yüksek tavuktan döl alarak istedikleri
özellikte yeni kuşaklar ürettikleri bilinmektedir. Bu yöntemle
sürekli seçilerek üretilen hayvan veya bitkilerin giderek atalarından
uzaklaştığı, hatta zamanla «yeni» diyebileceğimiz türler oluşturmaya
yöneldiği söylenebilir. Çiftliklerde sürdürülen ıslah çalışmalarına
benzer deneyleri bilim adamları şimdi laboratuvarlarda gerçekleştirmektedirler.
Bu deneylerden çok yaygın olan biri meyve sineklerine ilişkindir. Tüm
türlerde olduğu gibi sineklerde de bireysel farklar vardır. Örneğin
böceğin gövdesinin yanında yer alan tüyler kimi bireylerde daha
fazla, kimilerinde daha azdır. Doğal ortamlarından laboratuvara alman
bir grup sinekten tüy sayısı çok yüksek bir grup oluşturmaya
koyulan deneycilerin, belli bir sürede ulaştıkları sonuç
ilginçtir: Tüy sayısı ortalama 8 olan ilk grubun yerini tüy sayısı
ortalama 36 olan yeni bir grup almıştır.
Daha önemli özellikler üzerinde de denemeler vardır.
Mikrobiyolojide, «phenylacetamide» denilen kimyasal madde üzerinde
çoğalan, ama normal olarak o maddeyi metabolize edemeyen bakteri çeşitleri
üzerindeki denemeyi örnek verebiliriz. Bakterilerin biyokimyasal
evrimde gösterdiği bu yeteneğin kimya endüstrisindeki yeri
önemlidir. Yapay olarak sağlanan bu evrimleşmeyle pek çok türden
organik moleküller, şu ya da bu yönde işlemeye elverişli bakteri
çeşidi seçilip çoğaltılabilmektedir. D.D.T. ve benzer tarım ilaçlarının
böcekler üzerindeki etkisi bir başka örnektir. Başlangıçta
öldürücü olan bu ilaçlara karşı zamanla bağışık çeşitlerin
ortaya çıktığını tarımcılar yakından bilmektedir.
Soru 71: Doğal seleksiyonu işleten nedir?
Bilim adamlarının ya da yetiştiricilerin özel yönlendirmeleri
olmaksızın doğal seleksiyon işler mi? Bu sorunun yanıtı bellidir:
doğal seleksiyon, insan icadı bir düzenek değil, canlı dünyaya
özgü bir etkileşim, bir ayıklama düzeneğidir. Basit bir örnek
düzeneğin işleyişini göstermeye yeter. Besleyici et suyu ile dolu
bir cam kaba aynı türden iki değişik çeşit bakteri konsun, bir süre
her gün et suyunun belli miktarı yenisiyle değiştirilsin.
Bakterilerin iki çeşidi de çoğalmakta, her ikisi de aynı ölçüde
değiştirilen et suyu ile birlikte kaptan alınmaktadır. Çeşitlerden
birinin daha hızlı beslenip, daha hızlı çoğaldığını düşünelim.
Bu durumda kaptaki bakteri topluluğunu giderek artan ölçüde hızlı
beslenme ve çoğalma özelliğini taşıyan çeşidinin
oluşturacağı, sonunda kaptaki bakterilerin tümünün o çeşide dönüşeceği
kaçınılmazdır. Bu demektir ki, belli bir çevrede aynı türe dahil
iki grup canlıdan biri üremede daha hızlı (ya da yok olmada daha
yavaş) özelliğini taşıyorsa, bu grup o çevrede çok geçmeden
egemenlik kurarken, diğer grup yok olmaktan kurtulamaz. Böyle bir
seleksiyonun gerçekleşmesi için gerekli başlangıç koşullarından
biri grupların üreme hızındaki farksa, diğeri grupları birbiriyle
yaşam savaşımına iten çevrenin kısıtlı olanağıdır. «Doğal
seleksiyon» dediğimiz düzenek de bu iki koşulun bir araya gelmesiyle
etkinlik kazanır.
Kuşkusuz doğal seleksiyonun etkinlik kazanmasında şansın ya da
rastlantının rolü yok değildir. Ancak bu, sonucun belirlenmesinde
değil, sözünü ettiğimiz iki başlangıç koşulunun bir araya
gelmesinde kendini gösterir. Şimdi diyelim ki, kaptaki iki çeşitten
hızlı çoğalanın ayrıca şekeri daha kolay metabolize eden bir
enzimi vardır. Şekeri kıt bir çevrede bu iki çeşit bakterinin
buluşması rastlantı olabilir. Ama bu rastlantıyı izleyen yarışma
ve yarışmanın sonucu şansa bağlı değildir. Sözü edilen ilk koşullar
verildiğinde, çeşitlerden birinin egemenliği, diğerinin yok olması
kaçınılmaz olur.
Soru 72: Küçük bir varyasyon nasıl önemli olabilir?
Aynı türe dahil bireyler ya da gruplar arasında görecel olarak
önemsiz küçük bir varyasyon bile kimi kez yaşam savaşımında
önemli rol oynayarak, sonunda yeni bir türün evrimine yol açabilir.
Darwin'in de değindiği bu noktayı doğrulayan birçok gözlem yapılmıştır.
Biz iki örnek vermekle yetineceğiz.
Science dergisinin Ekim 1981 sayısında şu gözlem raporunu okuyoruz:
Galapagos Adalarında saka ya da ispinoz türünden kuşları on yıl
boyunca inceleyen iki araştırmacı çevrede beklenmedik etkili bir değişikliğin
bu kuşlardan özellikle bir topluluğun genetik kompozisyonunu önemli
ölçüde değiştirdiğini saptar. 1977'de adalarda hüküm süren sert
bir kuraklık kuşların beslendiği küçük tohumların yetişmesini büyük
ölçüde azaltır. Aç kalan kuşlar normal olarak ilgilenmedikleri büyük
tohumlarla beslenme çabasına girerler. Bu çabada görecel olarak iri
yapılı kuşlar başarılı, ufak yapılı olanlar başarısız olur.
Bir kuşak sonunda yeterince beslenemeyen kuşların ayıklanmasıyla,
inceleme konusu kuş türünde belirgin birtakım değişiklikler gözlenir:
Yeni kuşak kuşların ortalama gövde büyüklüğü artmış,
özellikle gagalar büyümüştür. Şimdi kuraklığın birkaç kuşak
sürdüğünü düşünelim. Öyle elverişsiz çetin bir çevrede
bulabildikleri tohumlarla beslenmek savaşımı veren, dolayısıyla,
doğal ayıklanma temposu hızlanan kuşların değişik bir tür oluşturma
sürecine girmiş olmaları kaçınılmazdır. Yaşam, çevre koşullarına
uyum sağlamakla olasıdır.
Doğal seleksiyonun iyi bilinen bir başka örneğini Afrika yerlilerine
ait orak-hücre hemoglobininde bulmaktayız. «Hemoglobin-S» denilen bu
form, «Hemoglobin-A» denilen normal formdan yalnızca bir noktada
farklıdır: protein moleküllerindeki amino asit valine yerini,
glutamik asite bırakmıştır. Moleküldeki bu değişiklik, kandaki
alyuvarların oksijen taşıma gücünü zayıflatmaktadır. Kanında
yalnızca hemoglobin-S taşıyan bireyler (homozigotlar) aşın derecede
kansızlık dolayısıyla halsiz ve solgundurlar; genellikle ergenlik
çağına ulaşmadan ölürler. Kanında hem hemoglobin-S, hem
hemoglobin-A taşıyan heterezigotlarda ise anemi, yani halsizlik ve
solgunluk aşırı değildir; bunlar genellikle yaşamlarını sürdürebilinektedir.
Kanında yalnız hemoglobin-A taşıyan başka bir grup homozigotlara
gelince, bunlarda halsizlik ve solgunluk görülmez; ancak bunların
sıtmanın salgın olduğu bölgelerde hastalığa dayanma güçleri son
derece zayıftır. Bu durumda ortaya şöyle bir manzara çıkmaktadır:
Salt A geni taşıyanlar sıtmadan, salt S geni taşıyanlar anemiden
yok olmakta; her iki geni taşıyan heterezigot bireylerin yaşama
şansı daha fazla olduğundan toplulukta her iki gen de varlığını sürdürmektedir.
İki geni de taşıyan ana (AS) ve baba (AS)'dan dünyaya gelen yavrunun
gen dağılımı şunlardan biridir: AA, AS, SS. Birinci ve üçüncü
kombinezonlar kaybolmamakla birlikte, onları taşıyan çocuklar
sürekli yok olmaktadır.
Bu olayın evrim açısından önemi nedir?
Soru 73: Çelişki nerededir?
Olayın önde gelen önemi doğal seleksiyon düzeneğinin işleyişini
göstermesidir: Yaşam savaşımında bazı genotiplerin kurtulma ve çoğalma
olanağı daha fazladır. Sonra bu bağlamdaki işleyiş biçimiyle doğal
seleksiyon iki çeşit geni de korumakta, dolayısıyla, topluluk
genetik olarak değişken kalmaktadır. Ne var ki, bu değişkenlik
çevrenin değişme olasılığına karşı bir önlem, bir hazırlık
değildir. Başka bir deyişle, türün gelecekteki gereksinmeleri
gözönünde tutularak böyle bir değişkenliğe yer verildiği söylenemez.
Bu yalnızca heterezigot bireylerin öyle bir çevrede daha başarılı
olmasının bir sonucudur. Bir de şu var: Topluluğun daha çok S genli
bireylerden oluşmasıyla sıtmalı bir çevreye uyum sağladığı söylenebilir.
Ancak ne pahasına! Toplulukta sıtmaya karşı bağışıklık
sağlayan bir genin korunması anemik homozigotların kuşaklar boyu yok
olmasını gerektirmiştir. Başka uyumlarda da kendini gösteren bu
durum doğal seleksiyona ilişkin önemli bir noktayı açığa
vurmaktadır. Doğal seleksiyon türlerin, zayıf ve çevresiyle uyumsuz
organizmaların ölümü pahasına, çevreleriyle uyum kurmalarını
sağlayan acımasız, amaçsız, mekanik bir süreçtir. Dinsel bağnazlar
evrim düşüncesine karşı çıkarken, bu noktaya değinmekten
kendilerini alamamaktadırlar. Örneğin, Californiya'da «Yaratılış
Araştırma Enstitüsü»nün başkanı Henry Morris'in kaleminden dökülenlere
bakınız:
«Evrim» diye bir şey varsa, canlı dünyada insana uzanan üç milyar
yıllık süreç bir ıstırap ve ölüm süreci olmuş demektir. ... Bu
ise Tanrı'nın insanı, son derece savurgan ve acımasız bir yöntemle
yarattığı anlamına gelir. Oysa İncil'in Tanrı'sı öyle bir Tanrı
değildir, olamaz!*
Dahası, Morris'e göre, ne yönden bakılırsa bakılsın, evrim kendi
içinde bir çelişkidir.
Canlı dünyada olup bitenler çoğunluk bir savurganlık, acımasız
bir vurkırsa, bu niçin kendi içinde bir çelişki olsun? Doğal
seleksiyon ne belli bir hedefe yönelik bir süreç, ne de Tanrı gibi
koruyan, bağışlayan, sevecen bir güçtür. Yaşam savaşımında,
deyiş yerindeyse, «Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir!»
Çelişki evrimde değil, yaratılışçı anlayıştadır. Gerçekten
canlı dünya Tanrı'nın eseriyse, canlıların % 99'unun normal
yaşamını sürmeden yok oluşunu nasıl açıklayabiliriz? Morris'in
kendisi söylüyor: «Milyarlarca hayvan ortada bir neden yokken acı
çekmekte, ölüp gitmektedir. Geçmişte yaşayan türlerin birçoğunun
bugün izine bile rastlamamaktayız!»
Unutulan şey, doğal seleksiyonun «koruyucu melek» olmadığıdır!
* H. Morris, Creation: Acts/Facts/Impacts, s, 45.
Soru 74: Doğal seleksiyon her zaman uyum sağlar mı?
Doğal seleksiyon yanlış yorumlara açık bir kavramdır. Bunlardan
biri, doğal seleksiyonun her zaman organizmaları çevreleriyle uyumlu
kıldığıdır. Oysa doğal seleksiyonun «uyum sağlama» diye bir işlevi
yoktur. Uyum sağlamak şöyle dursun, doğal seleksiyon çoğu kez türlerin
yok olmasına bile yol açmaktadır. Bunun çarpıcı bir örneğini
farelerdeki t geni'nde bulmaktayız, «t» diye bilinen gen bakımından
homozigot olan erkek fareler kısırdır. Bir t, bir T geni taşıyan
heterezigot erkek fareler ise döl verme yeteneğine sahiptir. Genetik
yasalarına göre, heterezigot farenin üreme hücrelerinin yarısının
t, yarısının da T geni taşıması beklenir. Oysa t geninin, üreme
hücrelerinin % 95'inde taşınması gibi bir avantajı vardır. Böyle
olunca, t geninin çok geçmeden fare topluluğunda (bu topluluk çok
büyük değilse) egemenlik kurarak doğan tüm erkek farelerin tt genli
kısır homozigotlar olacağı, dolayısıyla fare topluluğunun yok
olmaya yüz tutacağı söylenebilir. Nitekim çoğu kez olan da budur.
Bu örnekte sergilenen, doğal seleksiyonun uyum sağlamaya değil, tam
tersine, yok etmeğe yönelik çalıştığı olayıdır. Doğal
seleksiyonun her zaman uyum sağlayıcı olmadığına bir başka örnek
Darwin'in «cinsel seleksiyon» dediği olaydır. Balık, kuş ve birçok
memeli türlerde erkek bireylerin renk, ibik, yele, boynuz ve çalım
gibi birtakım etkileyici Özelliklerle donatıldığını biliyoruz. Göz
alıcı bu özellikler aslında erkekler için hem avantaj hem de
dezavantaj nedenidir. Dişilerin en çarpıcı ve etkileyici
özellikleri taşıyan erkekleri yeğlemeleri, o özelliklerin
toplulukta yaygınlık kazanmasına yol açarken, öte yandan, aynı
erkeklerin düşmanlarınca daha kolay farkedilmesi nedeniyle yok olma
tehlikesi daha fazladır. Bu gibi durumlarda doğal seleksiyonun
birbirine ters düşen iki yönde işlediği birçok araştırmalarda
ortaya konmuştur. Çelişkiyi en belirgin biçimiyle tavuskuşu
sergilemektedir. Renk, biçim ve çalımda olağanüstü etkileyiciliğiyle
dişisini kazanma sürecine giren tavuskuşunun, aynı zamanda, düşmanına
adeta çağrı çıkardığı söylenebilir. Yaratılışçılar bu
çelişkiyi nasıl açıklayacaklardır? Tanrı, dişisine daha çekici
gelsin diye mi, yoksa leopara daha kolay yem olsun diye mi bu yaratığını
olağanüstü özelliklerle donatmıştır?
Sora 75: Uyum bir planı mı yansıtmaktadır?
Doğal seleksiyonun sonucu genellikle organizmanın çevresiyle uyum sağlamasıdır.
Ne var ki, sağlanan uyum çoğu kez türün tüm bireylerini
kapsamaktan uzak kalır. Çevre koşullarında beklenmedik ciddi bir
değişiklikten yararlanan bireylerin daha hızlı çoğalarak
üstünlük kurmaları, diğerlerinin giderek yok olmaları kaçınılmazdır.
Sonuç sanki bir planın bilinçli uygulanmasıyla ulaşılan bir düzen
görünümündedir. Endüstri devrimi sonrasında İngiltere'de gözlenen
bir olay bu bakımdan ilginçtir. Bir zamanlar açık gri renkte olduğu
bilinen güve kelebekleri şimdi üzerinde yaşadıkları ağaç
gövdelerinden gün ışığında bile ayırt edilemeyecek kadar
kararmıştır. Çevreyle kurulmuş olan bu uyumu, endüstri öncesi
durum bilinmeseydi, Tanrısal bir dizaynın somut bir örneği saymak
kolaydı. Oysa bu ağaçların gövdeleri son 150 yıl içinde yoğun
endüstrinin yol açtığı hava kirliliği nedeniyle kararmıştır.
Giderek koyulaşan ağaç gövdesi üzerinde daha belirgin kalan açık
gri kelebekler kuşlara kolay yem olup tükenmeye yüz tutarken,
içlerinde renkleri koyu olan az sayıdaki kelebekler çoğalma
olanağı bulur. Görüldüğü gibi bu gelişmede bir plan ya da amaçlı
bir düzenleme söz konusu değildir. Kurulmuş olan uyum değişen
çevre koşullarına göre bireysel varyasyonları kullanan doğal
seleksiyonun bir ürünüdür.
Verdiğimiz örnekten de görüleceği gibi çevreyle uyumun bozulması,
kimi özelliklerinde farklılık gösteren bireylerin bir bölümü
için avantaj, bir bölümü için ise dezavantaj oluşturabilir. Ancak,
avantaj sağlayıcı da olsa, evrim ürünü özelliklerin pek azının
organizmanın çevresiyle olan sorunlarına optimal çözüm sağladığı
söylenebilir. Kaldı ki, bir topluluğun uğradığı evrimsel
modifikasyonda kazandığı özelliklerin tümü uyum sağlayıcı
olmayabilir. Başka bir deyişle, özelliklerin bir bölümü uyum
kurmada işlevsiz kalabilir. Bunlar çoğunluk organizmaya yarışma
avantajı sağlayan özelliklere bağlı olarak ortaya çıkan
özelliklerdir. Genlerin bir çok fenotip özelliklerini oluşturmada
işbirliğine girdiği göz önüne alındığında, kendi başına
işlevsiz kalan özelliklerin varlığını anlamak kolaylaşır. Bir
özellik önemli avantaj sağlıyorsa, ortaya birlikte çıktığı
yararsız, hatta bir ölçüde zararlı bir başka özelliğe karşın
ayıklanmaktan kurtulabilir.
Görülüyor ki, canlı dünyada. Tanrısal düzenleme şöyle dursun,
tam bir uyumdan bile söz etmek olanaksızdır. Doğada uyumdan çok yaşam
savaşımı egemendir.
Soru 76: Voltaire'in isyanı neye?
Evrenin Tanrısal bir dizayna dayandığı savına yöneltilen en keskin
eleştiri, evrimci bilim adarlarından değil. onlardan çok önce yaşamış
bir düşünürden, Voltaire'den gelmiştir. 1755'te bir deprem Lizbon
kenti nüfusunun dörtte birini (30.000 kişiyi) yok eder. «Lizbon
Depremi» diye bilinen bu doğal yıkımda ölenlerin çoğu Azizler Günü
nedeniyle kilisede toplanmış dua ediyordu. Felâketi, Tanrı'nın günahkâr
kullarını cezalandırması diye yorumlayan papazlar Voltaire'in
sabrını taşırır. 18. yüzyılın ünlü düşünürü onlara şu
dizelerle seslenir:
... tüm duyarlı nesneler, aynı günde doğmuş benim gibi acı
çeker, benim gibi ölürler. Kartal ödlek kurbanı üstüne çullanmış
Titreyen organları kanlı gagasıyla parçalar... Savaşın toz
dumanında yuvarlanan adam, Can çekişen arkadaşının kanıyla kanı
karışmakta, Beklerken leş kargalarına yem olma sırasını. Evet,
her kişide tüm dünya sızlanmakta Hepsi ıstırap için doğmuş,
birbirini yok etmekte Peki, bu korkunç kaos ne için Her birimizin acısı
hepimize mutluluk mu dersin! Ne kutsanacak dünya, öyleyse!
Voltaire'in çağdaşı Rousseau ise yıkımdan doğrudan insanı
sorumlu tutuyordu. Ona göre insan «uygarlık merkezleri» diye bilinen
kent yaşamı için değil, pastoral yaşam için yaratılmıştır.
Voltaire'in bu tür romantik açıklamalar karşısında da sessiz
kalması olanaksızdı. Ünlü yapıtı Candide'de alaycı bir dille
yazılmış şu satırları okuyoruz:
... burun gözlük taşımak, bacak çorap giymek, taş görkemli
şatolar yapmak için dizayn edilmiştir. İster insandan, ister
doğadan kaynaklansın, başıma gelen her belânın gerisinde demek ki,
Tanrı'nın usta eli vardır. Doğanın karmaşık düzeni Tanrısal
dizaynın kanıtı ise, o zaman, Tanrı'nın ya çok beceriksiz, ya da
habis olduğunu kabul etmek zorundayız. Tanrı ya önleyebileceği kötülüğü
isteyerek önlememektedir; ya da istemediği kötülüğü
önleyememektedir.
Yaklaşık yüz yıl sonra Darwin de aynı noktaya parmağını basar:
Doğanın beceriksiz, savurgan, aşağılık, aptalca ve acımasız
işine bakınca, Şeytan'ın çömezi acaba nasıl bir kitap kaleme
alırdı? Her şeye yetkin, iyilik, güzellik ve doğruluk kaynağı Yüce
Tanrı'nın birbirine kıyan canlılar, musibet ve yıkımlarla dolu bir
dünyayı yaratmış olması nasıl açıklanabilir?
Kimi ilkel inançlarda, dünyanın iyilik ruhuyla kötülük ruhunun,
Tanrı ile Şeytan'ın çekişme alanı sayılması, pek de yabana
atılacak bir bakış değil, anlaşılan!
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |