|
YARATILIŞÇI SAVLAR VE TAKTİKLER
Soru 77: Yaşam anlık bir yaratmayla mı ortaya çıktı?
Soru 78: Türler sabit midir?
Soru 79: Bilimde çarpıtma taktiğine yer var mıdır?
Soru 80: Mantık oyunu mu?
Soru 81: Olgular yadsınabilir mi?
Soru 82: Mutasyon yenilik getirmez mi?
Soru 83: Yenilik yalnızca yaratmayla mı olasıdır?
Soru 84: Doğal seleksiyon yeniliğe yol açmaz mı?
Soru 85: Fosiller evrimi kanıtlamıyor mu?
Soru 86: Faşizm'den evrim kuramı mı sorumludur?
Soru 87: Evrim bir din midir?
Soru 88: Yanlışlanma olasılığından yaratılışçılar ne anhyor?
Soru 77: Yaşam anlık bir yaratmayla mı ortaya çıktı?
Dinsel bağnazlığı yansıtan yaratılışçı akım «bilimsellik»
görünümü altında bilime karşı bir harekettir. Başlıca savları
incelendiğinde, hedefin belli bir olayı ya da olgular kümesini açıklamaktan
çok, evrim düşüncesini yıpratmak, yıkmak olduğu görülür. Yaratılışçıların
son yirmi yıldır kullandıkları taktik, evrim kuramına ilişkin
eleştirileri yaratılışçı görüşü doğrulayan kanıtlar olarak göstermektir.
Böyle bir manevraya başvurmaları aslında kendi savlarım bilimsel
anlamda kanıtlayamadıkları demektir.
Yaratılışçılığın özünde yer alan şu iki temel savı alalım,
örneğin:
(1) Yaşam uzun bir sürecin değil, anlık bir yaratma eyleminin
ürünüdür;
(2) Tüm hayvan ve bitki çeşitleri, kendi içlerinde kalan kimi kalıtsal
varyasyonlar dışında, yaratılıştaki kimliklerini korumaktadır.
Yaratılışçıların önde gelen adlarından Duane Gish, «Yaratılışın
Bilimsel Kanıtları» adlı çalışmasında bu savların yeterince
kanıtlandığını ileri sürmektedir. Gerçekten öyle midir? Gish'in
ilk sav için verdiği kanıtları kendi kaleminden okuyalım:
Fosiller, yaşamın birdenbire ve bildiğimiz biçimloriyle ortaya çıktığını,
canlı türler arasında evrimsel geçişlere olanak vermeyen kesintiler
olduğunu göstermektedir. Bu olgular canlı türlerin yaratıldığını
kanıtlar.
Termodinamiğin İkinci Yasası evrende düzenin düzensizliğe dönüşme
eğiliminde olduğunu (entropinin arttığını) dile getirmektedir.
Buna göre, basit moleküller ile karmaşık protein, DNA ve RNA moleküllerinin
kendiliğinden ve doğal süreç içinde canlı hücreye dönüşmüş
olması olanaksızdır. Öyleyse, canlı hücre yaratılmıştır.
Kaldı ki, yaşamın kökenine ilişkin laboratuvar deneyleri canlının
cansız maddelerden oluşturulabileceği tezine hiçbir kanıt
sağlamamıştır. Kanıt gibi görünen kimi veriler ise yapay olarak
empoze edilen laboratuvar koşullarına dayanmaktadır. Bu koşulların
doğada gerçekleşme olasılığının son derece zayıf olması, elde
edilen sonuçların önemsizliği göz önüne alındığında yaşamın
«evrim» denilen sürecin ürünü olmadığı ortaya çıkar.
«Kanıt» diye sunulan bu sözlerde gerçekleri çarpıtma dışında
bir şey var mıdır? Bir kez fosillerin gösterdiği, karmaşık
organizmalardan çok önce tek-hücreli canlıların var olduğudur.
Sonra, hem organik hem inorganik dünyada düzensizlikten düzen oluşturan
kristaller gibi pek çok kimyasal düzeneğin işlediği bilinmektedir.
Son olarak, canlı nesneyi oluşturan makro moleküllerin doğal olarak
bir araya gelme olasılığının hiç de zayıf olmadığı laboratuvar
deneyleriyle gösterilmiştir.
Kaldı ki, bu gerçekleri bir yana bıraksak bile, Gish'in yaptığı,
yaratılışçı görüşü pozitif kanıtlar getirerek temellendirmek
yerine, evrime yöneltilen birtakım yadsımalarla savunmaktır.*
* Duane Gish'in, «Creation, Evolution and Public Education» adlı
başka bir çalışması dilimize, «Yaratılış, Evrim ve Halk
Eğitimi» diye çevrilmiştir. Çevirinin yetersiz ve çetrefilliğine
karşın, bu çalışmada da gerçeklerin nasıl çarpıttırıldığı
kolayca görülmektedir.
Soru 78: Türler sabitmidir?
Tüm hayvan ve bitki çeşitlerinin ilk yaratılıştaki formlarını
koruduğu savına gelince, burada da Gish'in sunduğu «kanıtları»
geçerli bulmak kolay değildir:
Fosillere baktığımızda türler arasında geçişlere olanak vermeyen
kesin boşluklar görmekteyiz. Evrimci görüşün gerektirdiği ara
halkaları ne tek-hücrelilerle omurgasızlar, ne de omurgasızlarla
omurgalılar arasında bulmaktayız. Hatta balıklarla amfibiyanlar,
amfibiyanlarla sürüngenler, sürüngenlerle kuşlar ve memeliler
arasında da ara halkalar yoktur. Evrimciler bildiğimiz türler arasında
birtakım ara formlarının geçmişte var olduğu üzerinde ısrar
etseler de bugüne değin bulunan milyonlarca fosil arasında onları
haklı çıkaran gerçek bir kanıta rastlanmamıştır. Fosiller ile
yaşayan organizmalar aynı sınıflama ölçütlerine uygun düşmektedir.
Bu demektir ki, şimdi yaşayan organizmalar bildiğimiz form larına,
fosillerin de sergilediği gibi, evrim sürecinden geçerek değil,
yaratılışta kavuşmuştur.
Bir canlı türü, kendi aralarında üreyen (ama normal koşullar
altında başka gruplarla üreme ilişkisi olmayan), ortak özelliklere
sahip bir grup diye tanımlayabiliriz. Buna göre, (basitten karmaşık
formların gelişmesi için gerekli olan) «türler arası evrimsel geçiş»
diye bir şey olsaydı, ortak özelliklerin yeni eklemelerle sürekli
artması, gen havuzunun zamanla sınır tanımayan bir genişleme içine
girmesi gerekirdi. Oysa böyle bir olay yoktur.
Bu alıntıda hem yanlış bilgi hem dayanaksız savlar yer almaktadır.
Fosillerden pek çoğu şimdi yaşayan organizmalardan kesin farklar göstermekte,
ancak kendi taksonomik kategorileri içinde sınıflanabilmektedir.
Gish'in dediğinin tersine, fosillerden pek çoğunda, bilinen türler
arasındaki evrimsel geçiş halkalarını bulmaktayız. Şimdi
sorabiliriz: «Yaratılışın Bilimsel Kanıtları» başlığını
taşıyan yazıda yaratılış savını doğrulayan bir kanıt var
mıdır? Yoktur, olamaz da; çünkü, yaratılışçı akım ideolojik
nitelikte bir harekettir; araştırmaya, bilimsel veri ve kanıtlara
işine geldiğinde ve de sözde kalan bir saygı duyar.
Soru 79: Bilimde çarpıtma taktiğine yer var mıdır?
Yaratılışçılık literatürünün hemen tümüyle gerçekleri çarpıtma,
«bilim» adı altında dayanaksız, tutarsız söz etme sanatına
dayandığı söylenebilir. Bilimsel kaynaklardan yapılan alıntılar
genellikle eksik, bağlam dışı veya çarpık biçimde sunulmakta, ya
da özerün anlamı dışında yorumlanmaktadır. Taktiklerinden biri,
Orwell'in 1984'deki «savaş barıştır» sloganı gibi «yaratılışçılık
bilimdir» diyerek saplantılarının gerçek yüzünü saygın bir
terim arkasında gizlemektir. İşte bir örnek: «Yaratılışçı, tüm
yargılarında 'neden-sonuç' ilişkisini içeren bilimsel yasaya bağlı
kalır.» Oysa yazılarında buna tek bir örnek bulamazsınız;
sorumsuzluklarını «bilimsel yasa» gibi aslında anlayışlarına
ters düşen saygın bir terimle örtmek taktiklerinden biri. Bir diğer
taktikleri evrimi «hipotez» diye nitelemeleridir. Onlara göre evrim
kuramı bilim dışı bir inanç ya da ideolojidir; ispatlanamaz,
deneysel verilerle yoklanamaz. Böylece, belirli bir olgu değil,
tartışmaya açık, kuşku götüren salt bir tahmin ve varsayım
olduğunu vurgulayarak zihinleri bulandırmaya çalışmaktadırlar.
Yaratılışçılarm sıkça başvurdukları bir oyun da kimi seçkin
evrim kuramcılarını, bağlam dışı ve çarpıtılarak verilen
alıntılarla yaratılışçılığı savunur göstermeleridir. Örneğin,
liderleri Henry Morris, seçtiği alıntılarla günümüzün seçkin
kalıtım bilginlerinden Richard Lewontin'in, «yaşam savaşımı» ve
«doğal seleksiyon» gibi evrim kuramının temel ilkelerini
reddettiğini ileri sürer. Oysa alıntıların kaynağı olarak gösterilen
yazısında Lewontin söz konusu ilkelere ilişkin bir şey söylememekte,
yalnızca uyum sağlayıcı olan ve uyum sağlayıcı olmayan
özellikler arasındaki farkın belirlenmesinde karşılaşılan güçlüklere
değinmekte, doğal seleksiyonla türlerin çevreyle uyumlarında kimi
zaman bir gelişme sağlanmadığı halde özelliklerinde değişiklik
olduğunu belirtmektedir.
Yaratılışçıların evrim konusunda bilim adamları arasındaki
tartışmaları, evrim düşüncesi yüzünden düşülen hataları
kapatma, bir tür temize çıkma çabası olarak yorumlamaları da gözden
kaçmayan bir başka tutumlarıdır. Oysa çoğunluk evrim kuramı ile
kalıtım üzerinde ayrıntılara ve yeni gelişmelere ilişkin bu
tartışmalardan ne evrim düşüncesiyle bir hataya düşüldüğü, ne
de bilim adamlarının bu yüzden saygınlıklarını kurtarma çabasına
girdikleri izlenimi bile çıkarılamaz.
Soru 80: Mantık oyunu mu?
Yaratılışçı literatürde çarpıtıcı yorumlarla bilinen olguları
yadsıma öylesine iç içedir ki, bunları ayırmak her zaman kolay
değildir. Örneğin, sık sık tekrarlanan, «evrim düşüncesinin
döngül kanıtlamaya dayandığı» savını alalım. Buna göre, evrim
için kanıt olarak gösterilen jeolojik katmanların kronolojik
sıralaması, fosillerin basitten karmaşıklığa gittiği tezini içeren
evrim düşüncesine bağımlıdır. Gerçekten öyle midir? Evrim düşüncesi
içerdiği bir düzenlemeyle mi kanıtlanmaktadır? Öyle olmadığını
bu konudaki gelişmelere bakarak gösterebiliriz.
Paleontolog David Raup'ın belirttiği gibi, «Modern jeolojik zaman
skalası 1840 sıralarında, yani Darvvin'in Türlerin Kökeni'nin yayımlanmasından
yaklaşık yirmi yıl önce geliştirilmişti.» Fosillere dayanan zaman
skalası evrimcilerin değil, evrim düşüncesinden habersiz jeologların
ortaya koyduğu bir çalışmadır. Üstelik, ayrıntılarda kalan kimi
düzeltmeler dışında, sistem genelde ilk formunu bugün de korumaktadır.
Öyleyse, evrim düşüncesinden tümüyle bağımsız bir gelişmeyi o
düşüncenin bir sonucu gibi göstermek düpedüz gerçeği çarpıtmak
değil de nedir?
Yaratılışçıların ortaçağ mantık oyunlarına başvurmalarında
bizi şaşırtan bir şey yoktur.
Soru 81: Olgular yadsınabilir mi?
Yaratılışçılara bakılırsa arzın tarihi birkaç bin yılı
aşmaz. Oysa radyoaktif yöntemler arz kabuğunun oluşum sürecinin
bile yüz milyonlarca yıl aldığını göstermektedir. Ama onlar
önyargılarını haklı çıkarmak için gerektiğinde somut olguları
bile göz ardı etmekten kaçınmazlar. Örneğin, onlara sorarsanız
kayaların yaşını belirlemenin nesnel yöntemi yoktur:
Pek çok kimse kayaların yaşının uranyum, thoryum, potasyum,
ribidiyum gibi radyoaktif minerallerin incelenmesiyle belirlendiğine
inanır. Oysa bu doğru değildir. Böyle olmadığının en açık
kanıtı fosil taşıyan katmanların yaşlarının, radyoaktif yöntemlerin
henüz bilinmediği bir dönemde saptanmış olmasıdır. Kaldı ki,
radyometrik yaş belirlemede o kadar çok hata ve hatalı yorumlama
olasılığı var ki, bunların çoğu, özellikle daha önceki
belirlemelere uymaması halinde, kullanılmadan atılır. ... Uranyumla
yaş belirleme bile deneysel olarak denetlenemez; çünkü, milyonlarca
yıl alan uranyum bozulmasının sonucunu kimse gözlemleme olanağına
sahip değildir.*
Kısacası, burada söylenen şu: Modern yöntemlerle yapılan yaş
belirlemesi daha önceki belirlemeleri doğruladığında yanlış,
doğrulamadığında geçersizdir. Ancak bu ikilem yüzeyseldir, hiçbir
mantık kuralına dayanmamaktadır.
Yaratılışçıların, arzın bugün gördüğümüz oluşum ve
özelliklerini Nuh Tufanı gibi bir «olaya» bağlamaları, modern
jeolojinin sağladığı veriler ışığında yalnızca gülünçtür.
Tufanda yere gömüldüğü söylenen canlılara ait fosillerin yer
katmanlarında; ilkel formlardan gelişmiş karmaşık organizmalara
doğru sıralanışı nasıl açıklanabilir? Böyle bir düzenlemeyi
global bir yıkımın sonucu olarak göstermek kimi inandırabilir?
Yaratılışçıların işlerine geldiğinde bilimden
yararlandıklarını da görmekteyiz. Bilindiği gibi Termodinamiğin
Birinci Yasası evrendeki enerjinin toplam olarak sabit kaldığını,
İkinci Yasası ise kapalı bir sistemde enerjinin ısı formunda düzenli
durumdan düzensizliğe doğru gitme eğiliminde olduğunu söyler.
Yaratılışçılar fiziğin bu yasalarını, organize nesneler olan
canlıların dağınık maddelerden, karmaşık organizmaların basit
canlılardan oluşamayacağı tezlerine destek saymaktadırlar:
Daha karmaşık bir organizmanın evrimi için enerjinin bir şekilde
kazanılması, düzenin artması gerekir ki, İkinci Yasa, dış
etkenler olmadıkça herhangi doğal bir süreçte buna olanak tanımamaktadır.**
Oysa düzensizlikten düzene gidişin doğada pek çok örnekleri
gösterilebilir. İnsan gibi karmaşık bir organizma, görecel olarak
daha ilkel düzeyde olan döllenmiş bir yumurtadan oluşmaktadır.
Buzdolabımızda düzensiz şu moleküllerinin düzenli buz
kristallerine dönüşmesi bir başka örnektir. Nedeni açıktır: Ne
organizma, ne de başka bir nesne kapalı bir sistem değildir.
Canlılar güneşten enerji alan açık sistemlerdir. Üstelik, doğal
seleksiyon düzeni bozucu ya da azaltıcı mutasyonları ayıklayarak,
tersine düzeni artırıcı mutasyonları koruyarak, daha karmaşık düzenlemelere
yol açmaktadır.
Bilimi kullanan bu argümanın da basit bir irdelenmeye dayanma gücü
yoktur.
* H. Morris (ed.), Scientific Creationism, San Diego, Creation-Life
Publishers, 1974, s. 133-137.
** Aynı kaynak, s. 40.
Soru 82: Mutasyon yenilik getirmez mi?
Yaratılışçılar yeni, karmaşık formların oluşumunda mutasyon ve
doğal seleksiyonun rolünü yadsımaktadırlar. Onlara göre mutasyon,
ister doğal süreçte ister laboratuvar koşullarında ortaya çıksın,
hemen her zaman organizmanın uyum düzenini bozan, zararlı bir
olaydır; yeni gelişmelere yol açmaz.
Hemen söyleyelim ki, mutasyonlarm tümüyle zararlı olduğu savı en
azından bir abartmadır. Mutasyonların, bakterilerin metabolik
yeteneklerini değiştirmede, bir böceğe tarım ilaçlarına karşı
dayanma gücü sağlamada, ya da, bir bitkinin büyüme biçimini
belirlemede zararlı veya yararlı olması çevre koşullarına
dayanır. Evrim kuramı mutasyonlarm daima yararlı olduğunu
varsaymamaktadır. Etki gücü büyük olan mutasyonlarm çoğunluk
zararlı olduğu bilinmektedir. Ne var ki, bu tür mutasyonların
sayısı fazla değildir. Bir bakteri, sinek ya da fungi kültürünü
yeni bir çevreye koyalım; öyle bir toplulukta mutasyonlarm büyük
çoğunluğu olumsuz ya da zararlı türden de olsa, kimi bireylerin
birkaç kuşak içinde ileri uyum sağladıklarını görürüz. Bunun
nedeni, varyasyonlar gibi mutasyonları da kullanan doğal seleksiyon düzeneğidir.
Yaratılışçılar doğal seleksiyonun bu olumlu rolünü açıkça
yadsımaktadırlar:
Doğal seleksiyon herhangi bir yenilik üretmez. O edilgen bir ayıklama
düzeneğidir; yalnızca, çevreye uyan formların içinden geçtiği
bir elek. Elekten geçmeyen formların yolu kesilmekte, yaşamları sona
ermektedir. Bu var olan formlar üzerinde işleyen bir ayıklamadır;
kendiliğinden yeni bir şey üretmez. Üreme hücresinde üstüörtük
bulunan özellikleri yeni kombinezonlara sokma, evrimci anlamda yeni bir
şey yaratma değildir, olamaz.*
Ama gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Doğal seleksiyon olumlu
mutasyonîarı tek tek koruduğuna göre (yaratılışçılar bunu
yadsımamaktadır.) birlikte avantaj sağlayan mutasyon
kombinezonlarını da korur, elbet. Bunun bir örneğini Afrika'nın
kırlangıç kuyruklu kelebeğinde bulmaktayız. Bu toplulukta,
genlerden biri kanadın belli bir kesiminin beyaz veya kızılkahve
rengi olduğunu, aynı kromozom üzerinde yakın duran diğer genler ise
kanadın kalan kesiminde siyah ve beyaz benek örüntüsünü
belirlemektedir. Birtakım gen kombinezonlarına dayanan belli renkteki
kelebekler, renk ve benek benzerliğinden yararlanarak, tatsızlıkları
nedeniyle düşmanlarına yem olmaktan kurtulan diğer bazı kelebek türlerinin
avantajına sahiptir. Öyle bir renk benzerliği taşımayan,
dolayısıyla kurtulma şansları zayıf kelebeklerin sayıları azdır,
kuşkusuz. Diyelim ki, değişik kelebeklerde bir kızıl renk
mutasyonu, bir de belli biçimde bir benek mutasyonu var. Şimdi,
çiftleşme bu iki mutasyonla yeni, uyum sağlayıcı bir kombinezon
kurabilir. Böyle bir özelliğin (yaşam savaşımında avantaj
sağlıyorsa), çok geçmeden topluluk içinde yaygınlık
kazanacağına kesin gözüyle bakılabilir.
Görüldüğü gibi, başlangıçta mutasyonla ortaya çıkan varyasyon,
üreme sürecinde girdiği yeni kombinezonlarda avantaj sağlaması
halinde, doğal seleksiyonla korunur ve çok geçmeden toplulukta yaygınlaşan
bir özellik oluşturur.
Yaratılışçılar bu açıklamayı benimsemeseler bile düpedüz
reddetme yoluna gitmeyebilirler. Onların asıl kabul etmedikleri şey,
yeniliğin mutasyon ve doğal seleksiyonla sağlanabileceği gerçeğidir.
Yaratılışçıların yaptığı, bir bakıma, mutasyon kavramının
artık geçerliğini yitirmiş eski bir yorumuna dayanarak mutasyonun
evrim için yapıcı bir işleve sahip olmadığı, tam tersine, evrimi
engelleyici bir olay olduğu iddiasında bulunmaktır. Bu iddiayı belli
ölçülerde paylaşan biyologların da olması kavrama açıklık
getirme ihtiyacını ortaya koymuştur. Genetik-evrim ilişkileri
üzerindeki çalışmalarıyla tanınmış bilim adamı Dobzhansky'ye
ait aşağıdaki alıntıyı bu yönde bir açıklama sayabiliriz:
Mutasyon kavramına yöneltilen eleştirilerden biri de meyve sineğinde
ve diğer organizmalarda gözlenen mutasyonların bozulmalara, patalojik
değişikliklere ve beklenmedik oluşumlara yol açtığı; bu yüzden,
evrimin yapı taşları olmaktan uzak kaldığıdır. Bu eleştiri
öylesine sık ve yoğun yürütülmüştür ki, salt bu nedenle bir
tür «geçerlik» kazanmış gibidir. Oysa, gözden kaçmaması gereken
nokta, mutasyonun olumsuz sonuçlarının yanı sıra nötr ve olumlu değişiklikleri
de kapsayan geniş bir spektrum sergilemesidir**.
Kaldı ki, moleküler biyolojideki yeni gelişmeler mutasyonların rolüne
ilişkin kuşkuları tümüyle giderici yöndedir. Genlerin kimyasal yapısının
ortaya çıkmasıyla biyologların mutasyonu DNA ve RNA kimyasının
terimleriyle yeniden tanımlama yoluna gittiğini görüyoruz. Bilim
adamları artık genetik maddede oluşan çeşitli değişiklikleri
inceleyebilmektedirler. Biyokimyasal testler çok küçük
mutasyonların varlığını göstermektedir. Ne var ki, organizmanın
davranış ve dış görünümüne yansımamaktadır bu küçük
mutasyonlar.
Mutasyonların evrim bakımından tümüyle olumsuz olduğu savı yeni
bulgular karşısında artık inandırıcı olmaktan çıkmıştır.
* Aynı kaynak, s. 52.
** Theodosius Dobzhansky, Genetics and the Origin of Species.
Soru 83: Yenilik yalnızca yaratmayla mı olasıdır?
Yaratılışçılar «gerçek yeniliğin» ancak Tanrısal yaratmayla
olası olduğu noktası üzerinde ısrarlıdırlar. O kadar ki, bu
alandaki bilimsel araştırmaların da bu tezi destekler yönde sonuç
verdiğini söyleyebilmektedirler:
Genetik kod üzerinde bize son derece önemli bilgiler kazandıran
modern moleküîer biyoloji, herhangi bir organizma türündeki normal
varyasyonların o türe ait DNA'nın belirlediği sınırlar içinde
ancak işlerlik gösterebileceğini ortaya koymuştur, öyle ki, ileri
düzeyde karmaşık ve düzenli olan hiçbir gerçek yeniliğe olanak
yoktur*.
Oysa modern moleküîer biyoloji böyle bir şey ortaya koymuş
değildir. Modern araştırmaların ortaya koyduğu sonuçları kısaca
belirtmekte yarar vardır:
Mutasyonların bir geni ya da kromozumu az ya da çok etkilediği; daha
önce var olan genlerin duplikasyonuyla ve tümüyle yeni gen dizileri
oluşturmak için nucleotide'lerin değiş tokuşuyla yeni genetik
bilgilerin var edilebileceği; mutasyonların, organizmanın
biyo-kimyasını büyük ölçüde değiştirebileceği ya da hiç değiştirmeyeceği.
... Öte yandan moleküîer genetik de son derece küçük genetik değişikliklerin
bile enzimlere yeni biyo-kimyasal işlevler kazandırabileceğini;
organizmanın her bölümünün büyüklük, biçim ve büyüme hızını
değiştirebileceğini, değişik veya akraba türleri birbirinden ayıran
farklar gibi değişiklikleri üretebileceğini göstermiştir. «Belli
bir tür organizma için DNA'nın belirlediği varyasyon ranjı»na
gelince, bu düpedüz yaratılışçıların bir yakıştırmasıdır;
moleküler biyolojide destekleyici kanıtı gösterilemez.
Yaratılışçıların evrim sürecinin ürünü saymaktan özellikle
kaçındıkları, «ileri düzeyde düzen ve karmaşıklık» ise tanımı
güç bir kavramdır. Örneğin, bir sürüngeni alalım. Diyelim ki,
alt çene kemiklerinden biri giderek büyürken diğeri küçülüyor;
Öyle ki, sonunda birbirinden tümüyle ayrı düşen iki yapı ortaya
çıkıyor. Buna, karmaşıklıkta bir artış diyebilir miyiz? Gene
diyelim ki, gözün konumunda başın yanından öne doğru küçük
varyasyonlar oluşmaktadır. Bu türden biçim ve yönelim varyasyonları,
organizmanın hemen her bölüm veya organında görülebilen değişimlerdir.
Maymunlarda bu varyasyonların çok önemli uyum sağlayıcı
özellikler olduğu saptanmıştır. Ancak sorulabilir: bu
varyasyonların, daha ilkel organizmalarda görülen benzerlerinden daha
karmaşık olduğu söylenebilir mi? Yaratılışçıların çok
önemsedikleri «ileri düzeyde düzen ve karmaşıklık» göreceldir;
hatta belki hayal ürünü bir şeydir. Örneğin bir atın ya da
insanın «karmaşıklığı» dediğimiz şey aslında her biri
bağımsız olarak evrim sürecinde oluşan birtakım özellikler
koleksiyonudur.
Genetik değişikliklerin yeni, daha karmaşık organizma çeşitleri
ortaya koyamayacağı savı, organizmaların, kutsal kitaplarda
belirtildiği gibi, daha yüksek ve daha düşük «cinsler» diye ayrıldığı
inancına dayanmaktadır. Oysa organizmaların böyle kendi içine kapalı
geçişe elvermeyen cinslere ayrıldığı doğru değildir. Zaten
«cins» teriminin modern taksonomide yeri yoktur. Anlamı belirsiz olan
bu terim, bir başka bakımdan da yaratılışçılarm işine
gelmektedir. Örneğin kobralarla igvanalar öylesine farklıdır ki,
bunları aynı cins saymak zordur. Öte yandan yılana benzer
kertenkelelerin, kertenkeleye benzer yılanların varlığı göz
önünde tutulduğunda, yılanlar ile kertenkeleleri iki ayrı cins
saymak kolay mıdır? Yaratılışçıların, iki cins saydıkları
organizma toplulukları arasında ara halkalar gösterildiğinde, iki
cinsin aslında aynı cins olduğunu söyleyerek işin içinden sıyrılmaya
kalktıklarını görüyoruz.
* H. Morris (ed.), Scientific Creationism, s. 51.
Soru 84: Doğal seleksiyon yeniliğe yol açmaz mı?
Doğal seleksiyon olgusunu doğrudan yadsıyamayan yaratılışçıların,
bu düzeneğin etki alanını sınırlama yoluna gittikleri görülmektedir.
Onlara göre, doğal seleksiyon yeni özelliklere yol açan bir düzenek
değil, yalnızca uyum kurmaya elverişsiz varyasyon veya mutasyonları
ayıklayan bir süreçtir. Evrimcilerin sunduğu biçimiyle doğal
seleksiyon totolojik nitelikte bir kavramdır.
Doğal seleksiyona ilişkin gerekli açıklama daha önceki bölümlerde
verildiği için şimdi birkaç noktaya değinmekle yetineceğiz:
(1) Evrimle ortaya çıkan özelliklerin çoğu aslında yeni değil,
daha önce var olan özelliklerin biçim, büyüklük ve düzenleme
yönlerinden değişik görüntüleridir.
(2) Doğal seleksiyon yaratıcı değil, düzenleyici ve bir anlamda
koruyucu ya da tutucu bir düzenektir; mutasyon ve genetik
kombinezonlarla ortaya çıkan varyasyon karmaşasından uyum
sağlayıcı Özellikleri koruyup onlara etkinlik kazandırmaya yarar.
(3) Doğal seleksiyon sürecinde yeni özelliklerin oluştuğu gözlemle
bilinen bir olaydır. Bakterilerde yeni metabolik kapasitelerin
gelişmesi bunun hemen akla gelen örneklerinden biridir.
(4) Gerçi mutasyon ve varyasyonların şansa bağlı olduğu söylenebilirse
de, varyasyon veya mutasyonların bir tür ya da toplulukta etkinlik
kazanması bakımından göstereceği başarı ya da başarısızlık
doğal seleksiyonla belirlenir.
(5) Evrimde tüm değişme veya gelişmelerin nedeni doğal seleksiyon
değildir. Doğal seleksiyonun yanı sıra kimi genetik değişikliğin
de yeniliğe yol açtığı bilinmektedir. Bu, doğal seleksiyon
kavramının, yaratılışçıların iddiasının tersine, her şeyi açıklayan
totolojik bir kavram olmadığı demektir. Kaldı ki, evrimcilerin
doğal seleksiyon düzeneğinden söz ederken, ayıklanmaktan kurtulanı
«en yetkin», en yetkini de «ayıklanmaktan kurtulan» diye tanımlama
gibi döngül bir düşünce içinde oldukları savı doğru değildir.
Soru 85: Fosiller evrimi kanıtlamıyor mu?
Evrim olgusunu yadsıma yolunda yaratılışçıların sık sık ileri sürdükleri
bir sav fosillere ilişkindir. Yaratılışçılar, «türlerin evrimle
oluştuğu doğruysa, türler arasındaki geçişlerin fosil kanıtları
ortaya konmalıdır,» demektedirler. Onlara göre müzelerde sergilenen
zengin fosil koleksiyonları, türler gibi türler arası geçiş
formlarını da göstermelidir. Yaratılışçılar sürüngenlerle
memeliler arasında, örneğin, çok değil beş veya altı geçiş
formunu bile evrim için yeterli kanıt sayacaklarını söylemektedirler.
Oysa paleontologların da itiraf ettiği gibi fosiller bu kanıtları
sağlamaktan uzaktır.
İlk bakışta haklı görünen bu iddia üzerinde durmak zorundayız.Geçiş
formlarına ait fosil bulguları gerçekten yetersizdir. Pek çok
organizma gruplarının kökeni tahmin olarak kalmış, kanıtlanarak
belirlenememiştir, henüz. Ne var ki, evrim sürecinde kimi varyasyon
ve mutasyonların sağladığı hızlı geçişin yanı sıra birçok
organizmanın fosilleşme olanağı bulamaması göz önüne alındığında,
yetersiz de olsa, eldeki kanıtların değerini küçümseyenleyiz.
Yaratılışçıların tüm geçişlere ait «yeterli kanıt»
istemeleri paleontologların da dile getirdiği bir güçlüğü
sömürme çabasından başka bir şey değildir. Örneğin, pek çok
türü kapsayan farelere ait yeterince fosile rastlanmamış olması,
bunların anlık bir yaratma eyleminin ürünü olduğunu mu gösterir?
Elbette değil! Fareler, bilindiği gibi, küçük yapılı, yumuşak,
çabuk bozulmaya elverişli organizma türlerindendir. Fosil olarak
korunma şansları son derece zayıftır.
Yaratılışçıların bu konuda dayandıkları, evrimin yavaş ve adım
adım giden bir süreç olduğu varsayımı, evrim kuramında bir ara
benimsenen, ama artık geçerli sayılmayan bir düşüncedir. Her
organizma topluluğunun geniş ölçüde genetik varyasyon olanağı
taşıdığını biliyoruz. Bu olanak evrimin pek seyrek olan olumlu
mutasyonlara bağlı kalmasını gerektirmemektedir. Çevre koşulları
değiştiğinde topluluğun genetik varyasyon olanakları doğal
seleksiyonla etkinlik kazanmakta, çevreye daha uyumlu yeni bir türe
yol açılmaktadır. Evrimin hızlı sürecinde genetik varyasyonların
bu önemi laboratuvar deneyleriyle de kanıtlanmıştır. Örneğin, G.
Ledyard Stebbins ile Francisci Hyala ortak araştırmalarında, oniki
yıllık bir süre içinde meyve sineklerinin vücut büyüklüğünde
yüzde on kadar bir artış sağlayabilmişlerdir. Aynı hızda bir
artışla insan beyni, Homo erectus'taki oylumundan Homo sapiens'teki
oylumuna yaklaşık 13 bin yılda ulaşabilirdi ki, bu süre jeoloji
tarihinde bir an demektir. Evrimin bu hızlı temposu göz önüne alındığında,
zaman içinde birkaç milyon yıllık ara ile oluşmuş katmanlarda
bulunan fosiller arasındaki boşluklar bizi şaşırtmamalıdır.
Kuşkusuz, evrim düşüncesini çürütmek için kanıt olarak
kullandıkları bu boşlukları doğru yorumlamayı yaratılışçılardan
bekleyemeyiz!
Soru 86: Faşizm'den evrim kuramı mı sorumludur?
Evrim düşüncesini gözden düşürmek için yaratılışçıların
başvurduğu yollardan biri de duygusal tepkileri harekete geçirmektir.
Çağımızda çarpıcı örnekleriyle karşılaştığımız çıkarcı,
bencil ve ırkçı tutum ve politikaları evrim kuramının türevleri
gibi göstermek çabası bunun iyi bilinen bir örneğidir. Darwin'den
sonra bir ara «Sosyal Darwinizm» adı altında etkinlik kazanan öyle
bir görüşün faturasını evrim kuramına çıkarmak gene olguları
çarpıtmaktır. Sosyal Darwinizm, bilimsel değil, eyleme yönelik
ideolojik Nitelikte bir öğreti olup 19. yüzyıl kapitalizminin
«laissez-faire et laissez passer» (bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler) düşüncesini yansıtan bir görüştür. O
dönemde bile saygın biyologlardan hemen hiçbirinin desteğini
kazanmamıştır. Ne önyargılarımız, ne de insanın insanı
horlaması, acımasızca sömürüp ezmesi 1859'dan sonra başlayan
olaylardır. Faşizm gibi totaliter sistemleri «evrim düşüncesinin
ürünü» diye niteleyen yaratılışçı akımın lideri Henry Morris
tarihsel gelişmeleri çarpıtmaktan çekinmemektedir:
Almanya'da üstün ırk ve üstün insan kavramlarını ortaya atan ve
yığınlara benimseten kişi, Darvvin'in çağdaşı ve evrimciliğin
ateşli yandaşı olan filozof Friedrich Nietzsche'dir. Nietzsche
felsefesine ulusal ideoloji kimliği veren Hitler evrimcilikten
kaynaklanan ırkçı öğretinin bir bakıma kaçınılmaz sonucudur*.
Morris ve onu izleyenlere göre, yalnız ırkçılık değil, daha pek
çok kötülüğün kaynağı evrim düşüncesinde aranmalıdır.
Onların gözden kaçırdığı Darvvin'den başlayarak hiçbir evrimci
bilim adamının ırkçı olmadığı, tam tersine o tür ideolojik
saplantıları bilim adamlarının her dönemde kınadıkları gerçeğidir.
Bir kez Nietzsche'nin «ateşli evrimci» olduğu savı doğru
değildir; öyle olsa bile, onun «üstün insan» öğretisinden
evrimci düşünceyi sorumlu tutmak, dahası Faşizmin faturasını
bilime çıkarmak dürüstçe bir tutum mudur? Aslında Faşizm'de
yaratılışçıları tedirgin eden bir şeyin olduğu kuşku götürür.
Onlarınki bir taktiktir; evrim düşüncesini, insanlığın
aşağıladığı bir ideoloji ile özdeşleştirip, karalamak taktiği!
* H. Morris, Creation: Acts, Facts, Impacts, s. 160.
Soru 87: Evrim bir din midir?
Yaratılışçılar evrimin inanca dayanan, değer yargıları içeren
bir tür din olduğu iddiasını da getirmişlerdir. Onlara bakılırsa
evrim düşüncesi bilimsel değildir. Bilim, gözleme, deneysel doğrulamaya
dayanır; evrim iso ne gözlemlenebilen bir olay, ne de, doğruluğu
deneysel olarak ispatlanan bir hipotezdir. Öyle midir, acaba?
Bu iddia, deyim yerinde ise, «yavuz hırsızın ev sahibini
bastırması» havasını taşıyor.
Bir kez bir olgu olarak evrimsel değişme çeşitli yollardan gözlenebilmektedir.
Öyle olmasa bile, fosil ve canlı organizmaların gözlemsel
özelliklerinde çıkarsanabilir bir olaydır, evrim. Sonra evrim düşüncesi
bir hipotezden ileri bir kuram kimliği kazanmıştır; gözlem ve deney
ürünü sayısız verilerle yoklanmış, doğrulanmış bir kuram!
Yaratılışçılar bu sonuç karşısında kalınca ağız
değiştirmekte, kuramın ispat edilmediğini ileri sürmektedirler. Doğrudur,
evrim kuramı ispat edilmemiştir. Ama bilimde hiçbir kuramın ispatı
verilmez, verilemez! İspat, mantık ve matematik çalışmalarına
özgü bir «doğrulama» türüdür; bir savı bilimde olduğu gibi
olgulara giderek yoklamayı değil, doğruluğu varsayılan kimi
ilkelerden mantıksal çıkarsamayla doğrulamayı gerektirir. Evrim
kuramı, fizik, astronomi, kimya gibi bilim dallarındaki herhangi bir
kuram gibi birtakım olgusal veri ve ilişkilere açıklama
sağladığı, çok sayıda güvenilir kanıtlara dayandığı için
ayakta durmaktadır; yoksa belli bir inanca dayandığı için değil!
Bilimde her kuram gibi evrim kuramı için de yetkinlik söz konusu değildir;
daha kapsamlı, açıklama ve öndeyi gücü daha yüksek bir kuram
ortaya çıkıncaya dek (ki bu evrim için pek olası görünmüyor)
bilimsel geçerliğini sürdürecektir. Eleştiri ve tartışmaya açık
olan kuramın, yeni bulgularla daha fazla çekişme olanağı
kazanabileceği gibi, yanlışlanma olasılığı da vardır, elbet.
Evrim düşüncesi dinsel nitelikte bir inanç olmadığı gibi, değer
yargıları içeren, dine karşı bir ideoloji de değildir; amacı
önyargılara uygun bir dünya kurmak değil, var olan dünyayı, olup
bitenleri betimlemek ve açıklamaktır. Evrim kuramında şu ya da bu
ideolojinin dayanak araması, dahası destek bulması, evrim düşüncesini
geçersiz kılmaz, bilimsel olmaktan çıkarmaz.
Soru 88: Yanlışlanma olasılığından yaratılışçılar ne
anlıyor?
Tüm kanıtlara karşı bilimsel bir kuramın yanlışlanma
olasılığından söz ettik. Yaratılışçıların bu olasılığı
değişik bir yorumla evrim kuramına karşı kullandıklarını görüyoruz.
Aşağıdaki alıntı onların yorumunu yansıtmaktadır:
Evrim kuramım bilim adamlarının büyük çoğunluğu neden
benimsemiştir? Gösterilen kanıtlar o denli mi doyurucudur? Görünüşe
bakılırsa, öyle. Öte yandan, bilim adamlarının büyük çoğunluğunun
yanılma olasılığı yok mudur? Yanıt, «elbette VARDIR!» Tarihten
bazı örneklere bakalım: Yüzyıllar boyunca bilim adamları tüm
gezegenlerin arzın çevresinde dolaştığına inanıyordu. Bu,
Ptolemy'nin yer-merkezli evren kuramıydı. Sonra Kopernik'in güneş-merkezlı
sistemi ortaya çıktı. Bu sistemin doğru, Ptolemy sisteminin ise
yanlış olduğunu kabul etmek kolay olmadı; bilim dünyasını,
gezegenlerin güneş çevresinde döndüğüne inandırmak ancak
Kopernik, Galileo ve onları izleyen bazı bilim adamlarının çetin uğraş
ve kavgalarıyla olanak kazanmıştır*.
İnanılacak gibi değil! Bugün evrim düşüncesine karşı çıkanlar
bize Kopernik ile Galileo'nun bağnazlık karşısındaki çetin savaşımından
söz ediyorlar. Yer-merkezli sistem ortaçağ teolojisinin kimliğini
taşıyan bir öğreti idi; ona ters düşmek öyle kolay göze alınabilecek
bir tehlike değildi. Kopernik'in oluşturduğu yeni sistemi
yayımlaması otuz yıllık bir gecikmeyle, o da ölüm döşeğine düştüğünde,
mümkün olur. Galileo güneş-merkezli sistemin doğruluğuna
inandığım söylediğf için iki kez engizisyon önüne çıkarılır.
Dünyanın güneş çevresindeki yörüngesinde döndüğüne değinen
kitaplar kilisenin «yasak yayınlar listesine» alınmıştı.
Avrupa'da Kopernik kuramının doğruluğuna inanan bilim adamları uzun
süre kuramı öğretme cesaretini gösteremezler. Engizisyon yargıçları
önünde dizleri üzerine çökmüş Galileo'nun tövbe ettirilişi
nasıl unutulabilir:
Ben, Galileo, yetmiş yaşında bir hapis ve dizleri üzerine çökmüş
günahkâr kulunuz, yüksek huzurlarınızda elimi kutsal kitaba
basarak, arzın döndüğünü söylemiş olmamı şiddet ve nefretle
kınar, hatamın bağışlanmasını dilerim**.
Galileo'yu tövbeye zorlayan teologlar bilimi gerçek anlamında içine
sindiremeyen bağnaz bir geleneğin egemen temsilcileriydi.
Bilim ile Teolojinin Savaşım Tarihi adlı kitabında Andrew
Dickson'dan şunları öğreniyoruz: Kopernik'e karşı çıkanlar ona,
«Sistemin doğru olsaydı, Venüs gezegeni güneş çevresinde dolaşırken
ay gibi evreler gösterirdi,» dediklerinde Kopernik, «Haklısınız,
şu anda ne söyleyebileceğimi bilmiyorum. Ama Tanrı iyilikseverdir;
bir gün itirazınıza cevap verilecektir, herhalde,» der.
1611'de Galileo'nun teleskopu Venüs'ün evreler sergilediğini gösterince
Kopernik'i sıkıştıranlar beklemedikleri yanıtı alırlar.
Yaratılışçılık iddia edildiği gibi bir bilim ise, bu bilimin
başlıca savlarından birini olgusal olarak yoklamaya elverecek bir
öndeyi (prediction) ortaya koysunlar, görelim!
Ünlü antropolog Richard E. Leakey'in dediği gibi, «Bilimsel yaratılışçılık»
ne bilimdir ne de din; ikisi bakımından da onur kırıcı bir
girişimdir.
* Duane Gish, Evolution: The Fossils Say No! s. 23.
** Söylentiye göre, Galileo tövbesinin sonunda, «Ama dönüyor, ama
dönüyor» diye mırıldanmaktan da kendini alamamıştır.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |