|
YAŞAMIN KÖKENİ
Soru 41: Nesnelerin kökeni nedir?
Soru 42: Yaşamın kökeni nedir?
Soru 43: Canimin kaynağı cansız madde midir?
Soru 44: Canlı - cansız ayırımı kesin değil midir?
Soru 45: Uzay molekülleri ne göstermektedir?
Soru 46: Laboratuvarda canlı üretilebilir mi?
Soru 47: Virüsler neyi kanıtlamaktadır?
Soru 48: Gizemli kavramların sonu mu?
Soru 41: Nesnelerin kökeni nedir?
Çevresindeki canlı ve cansız nesnelerin kökeni insanoğlunun oldum
olası merak konusudur. Yaşadığımız dünyanın akıl almaz çeşitliliklerle
dolu olduğunu görüyoruz. Bitki ya da hayvan dünyası sayısız türlerin
bir karmaşasıdır. Cansız nesneler bile sayılamayacak kadar çok çeşit
sergilemektedir. Gözlerimizi kendimize çevirdiğimizde gördüğümüz
daha az şaşırtıcı değildir. Oysa bu baş döndürücü karmaşanın
yer aldığı dünyamız güneş çevresinde dolaşan gezegenlerden
yalnızca biri; uzaydan bakıldığında, yüzeyi su ve kara parçalarıyla
kaplı, küçük küresel bir cisim görünümünde, başkaca özelliği
olmayan bir yer! Üstelik, tüm güneş sisteminin bile evrenin
«sonsuzluğu» içinde son derece önemsiz bir yer tuttuğu söylenebilir.
Uzayın her yönünde, her biri güneşimiz gibi yanan gaz kitlelerinden
oluşan sayısız yıldızlar, her biri milyarlarca yıldız içeren
galaksiler vardır.
Evren nasıl oluştu; bugünkü duruma nasıl ulaştı? Astrofizikçiler
bu soruyu yanıtlama çabası içindedirler.
Kuşkusuz, bu tür soruların ortaya çıkması insanın belli bir kültür
düzeyine erişmesini beklemiştir; verilen yanıtlar da kültürel gelişmeye
göreceldir. Bilim öncesi dönemlerde egemen görüş mistik ve dinsel
nitelikteydi. Masalımsı olan bu görüşe göre, evrende olup biten
her şey gizemseldir; ya ruhsal bir gücün ya da Tanrı'nın eseridir.
O'nun istek ve kararına göre düzenlenmiştir. Kutsal kitaplarda
bulduğumuz açıklamalar bu yaklaşımın en yetkin örnekleridir.
Bilimsel açıklamaya az çok benzer ilk girişim Antik Yunan döneminde
ortaya çıkar. Platon'un Cumhuriyet adlı yapıtında okuduğumuz şu
satırlar yaşadığı dönemin görüşünü yansıtmaktadır:
Filozoflar ateş, su, toprak ve havayı mutlak, ilkel nesneler saymakta;
arz, güneş, ay ve yıldızların bu ilkel nesnelerden oluştuğunu
ileri sürmektedirler. Değişik elementleri şansla ve de aralarındaki
yapısal benzerlikler gereğince (örneğin, sıcak soğukla, kuru
ıslakla, yumuşak sertle, ve daha pek çok zıtlann gelişigüzel karışımıyla)
devinir. Tüm hayvan, bitki ve mevsimler gibi dünyamız ve göksel varlıklar
bu biçimde yaratılmıştır. Evet bildiğimiz tüm varlıklar bu
elementlerden oluşmuştur. Ne var ki, bu oluşum herhangi bir ruh ya da
Tanrı'nın girişimiyle, sanatın aracılığıyla değil, yalnızca
doğa ve şansla gerçekleşmiştir.
Her şeyin oluşumunu doğa yasalarının gelişigüzel işleyişine ve
şansa bağlayan bu görüş bugün de etkisini yitirmiş değildir. Yüzyıllar
boyunca teologlar bu görüşe karşı kutsal kitaplarda yer alan
«özel yaratılış» öğretisiyle karşı çıkmışlardır. Ancak,
özel yaratılış üzerindeki yorumlar, çoğu kez, birbirini
tutmadığından öğretinin anlamı kesin olmaktan uzak kalmıştır.
Nesnelerin kökenine ilişkin ilk diyebileceğimiz bilimsel girişimi
Fransız matematikçisi Laplace'a borçluyuz. Laplace'ın 1796'da ortaya
attığı «Nebülöz» hipotezinin ana düşünceleri daha önce Alman
filozofu Kant'ta dile gelmişti. Ancak Kant'ın matematikteki
yetersizliği onun sorunu ele alışında birakım güçlüklere yol
açmıştı. Laplace, evreni, başlangıçta dönen kocaman bir sıcak
gaz kitlesi olarak varsaymıştı. Zamanla soğuyan bu kitle büzülerek
daha hızlı dönmeye koyulur. Aynı zamanda, giderek bir tepsi biçimini
alan gaz kitlesinin çevresinden birtakım halkalar kopar. Kopma, dış
çevrede dönen parçaların merkezkaç kuvvetiyle, onları merkeze
çeken gravitasyon kuvveti arasında denge kurulmasıyla başlar.
Laplace ana kitleden kopan dış halkaların her birinin yoğunluk
kazanarak bir gezegen oluşturduğunu ileri sürer. Geriye kalan orta
bölüm ise güneştir. Dönen ve büzülerek yoğunlaşan gezegenlerden
kopan daha küçük halkalar da uyduları oluşturur.
Dünyamızın ve içindeki nesnelerin kökenine ilişkin bu genel açıklamadan
sonra, konumuz «yaşarma dönelim.
Soru 42: Yaşamın kökeni nedir?
Yaşam yer yüzünde ne zaman, nasıl başladı? Kültür tarihinde çok
eskilere uzanan bu soruya günümüzde de doyurucu bir cevap verilmiş
değildir.
Aristoteles'ten kaynaklanan ve 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar
geçerli sayılan görüş, canlıların cansız maddelerden
kendiliğinden (spontane) oluştuğu yönündeydi. (Farelerin kirli
çamaşır, paçavra ve tahıl taneciklerini içeren çevrelerde oluştuğu
inancı buna bir örnektir.) Bilim tarihinde bu görüş «kendiliğinden
üreme hipotezi» diye bilinir.
Kendiliğinden üreme hipotezi Louis Pasteur'ün bakteriler üzerindeki
deneysel çalışmasıyla çürütülmüştür. Pasteur (1822 - 1895)
sterilize edilmiş .ortamlarda mikroorganizmaların çoğalmasının
olanaksızlığını ispatlayarak bir canlının ancak bir canlıdan
oluşabileceğini kanıtlar. Ne var ki, canlıların ancak canlılardan
türeyebileceği gerçeği yaşamın kökenini yeterince aydınlatmamaktadır.
İlk canlının nasıl oluştuğu bugün bile değişik hipotezlere
konudur. İlk canlının ortaya çıkışı sırasındaki koşullan
belirlemek olanaksızdır. Ancak bu olanaksızlığa karşın kimi
deneysel çalışmaların yapılamayacağı söylenemez.
Pasteur'den sonra bazı bilim adamları dünyamıza ilk canlı
nesnelerin bir başka gezegenden ya da göksel cisimden geldiği
savınjı ortaya atmıştır. Bunlara göre, uzaya dağılmış spor,
tohum, vb. türden canlı nesnelerin dünyamıza ulaşması dünyamızda
yaşamı başlatmıştır.
Ancak bu sav ilk canlının nasıl oluştuğu sorusunu yanıtlamamakta,
yalnızca bir adım geri atmaktadır. Yaşamın dünyada başlaması
uzay aracılığıyla olsa bile canlının geldiği yerde nasıl
oluştuğu sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kaldı ki, uzaydan geldiği söylenencanlı
nesnelerin uzun yolculukları sırasında sıcaklık, radyasyon,vb.
elverişsiz koşullara nasıl dayandığı sorulabilir. Ayrıca o
nesnelere bu yolculuğu yaptıran gücün de ne olduğu
bilinmemektedir.Kimisi radyasyon basıncından, kimisi de dünya ötesi
uygarlıklardan dünyamıza uğrayan uzay adamlarının geride
bıraktıkları artıklardan söz etmiştir.
Soru 43: Canlının kaynağı cansız madde midir?
Pasteur'ü izleyen yarım yüzyıl boyunca canlının kökenine ilişkin
bilimsel bir ilerleme olmaz. Bu yönde ilk adım 1920'lerde atılır.
Kimi biyokimyacılar (J.B. Haldane, A.I. Oparin, vb.) yaşamın arzın
ilkel atmosferinde başlayan kimyasal bir oluşumdan kaynaklanmış olma
olasılığını ileri sürerler. Onlara göre güneşten gelen
ultra-viyole gibi bir enerji, .denizlerde çözülerek bir tür «sıcak
eriyik çorba» oluşturan kimyasal bileşiklere yol açmış, bu
bileşikler de sonra canlı nesnelerin temeli olan daha karmaşık molekülleri
oluşturacak şekilde kendi aralarında birleşmiş olabilirdi. Stanley
Miller'in 1953'te ortaya koyduğu araştırma, günümüzde büyük yoğunluk
kazanan araştırmaların hız kaynağı olmuştur. Arzın ilk
atmosferine özgü koşulları elde etmek için hidrojen, metan, amonyak
ve su buharı gibi nesnelerin kızgın karışımıyla işe koyulan
Miller, gazlardan geçirdiği 60.000 voltluk şimşek benzeri
kıvılcımla amino asit glisin ile alanin gibi birkaç tür organik
bileşik oluşturur. (Başlangıçta atmosferimizde oksijen yoktu.)
Son yıllarda yapılan araştırmalar da aynı şekilde yaşamın
kimyasal kökeni hipotezine güç veren önemli kanıtlar
sağlamıştır.
Soru 44: Canlı-cansız ayırımı kesin değil midir?
En basit düzeyde ilkel canlı süreçlere bakıldığında canlı ile
cansızı ayıran keskin bir çizgi bulmak kolay değildir. Daha ileri düzeylerde
kuşkusuz canlıya özgü kimi özelliklerden söz edilebilir. (Bunlar
arasında önemli gördüğümüz birkaçını şöyle sıralayabiliriz:
(1) beslenmek: canlının çevresinden yaşamı için gerekli maddeleri
alması; (2) büyümek: canlının çevreden aldığı maddeleri büyümesine
elverecek besinlere dönüştürmesi; (3) çoğalmak: canlının eşeyli
veya eşeysiz üremesi.) Ancak, yukarda belirttiğimiz gibi, ilkel düzeyde
bu tür ayırıcı özelliklerden söz etmek güçtür. Örneğin bir
canlı hücrenin büyüme ve bölünme davranışlarıyla tuzun sudaki
çözeltisinde kristalleşmesine yol açan moleküler oluşumunu kolayca
ayıramayız. Belki şu denebilir: bir kristalin çözeltide büyümesi
için kullandığı «besin», çözeltideki biçimi değişmeksizin
yapısına geçmektedir. Daha önce su molekülleriyle karışan tuz
molekülleri yalnızca büyüyen kristalin yüzeyinde toplanmakla
kalmaktadır. Burada gördüğümüz biyo-kimyasal bir özümleme değil,
sıradan mekanik bir birikimdir. Ama bir an için karbondioksit (C02)
gazının sudaki çözeltisine atılan bir alkol molekülünün su ve
karbondioksit moleküllerini yeni alkol moleküllerine dönüştürdüğünü
düşünelim. Bu durumda alkolü canlı nesne saymamız gerekecektir,
kuskusuz. Aslında bu öyle göründüğü kadar boş bir düşünce de
değildir. Nitekim «virüs» denen oldukça karmaşık kimyasal
nesnelerin kendilerini çevreleyen ortamdan aldıkları başka molekülleri
kendilerine benzer yapısal birimlere dönüştürdükleri
bilinmektedir. Virüsleri, sergiledikleri özellikler nedeniyle hem
bilinen kimyasal molekül, hem de organizma türünden canlı nesneler
saymaya olanak vardır. Böylece canlı ve cansız dünyaları birbirine
bağlayan halkayı belki de virüslerin sağladığı söylenebilir.
Soru 45: Uzay molekülleri ne göstermektedir?
Canlının kimyasal bileşiklerden kaynaklandığını gösteren bir başka
kanıtı yıldızlar arası uzay moleküllerinde bulmaktayız.
Teleskoplara bağlı spektrograflarla yıllarca önce uzayda birtakım
basit moleküller bulunmuştu. Ancak son zamanlarda radyo astronomisi
aralarında su ve amonyak molekülleriyle kimi organik bileşiklerin de
bulunduğu bir sürü molekülün varlığını ortaya çıkarmıştır.
Uzun süre yıldızlar arası uzayda iri moleküllerin bulunabileceğine
olanak görülmemişti; çünkü, uzaydaki gaz öylesine incedir ki,
molekülleri oluşturacak atomların birbirine tutunmasını sağlayacak
çarpışmaları son derece zayıf bir olasılıktı. Öyle görünüyor
ki, atomları bir araya getirip tutan, onların birleşip molekülleri
oluşturmasına aracılık eden uzaydaki toz parçacıklarıdır.
Bu ilkel moleküllerin canlılıkla ilgisi nedir, diye sorulabilir. «Yaşam
tohumu» denen bu moleküller özellikle «kuyruklu yıldız» dediğimiz
kornetler aracılığıyla gezegenimize taşınmış olabilir.
Canlıların dünyamızda ortaya çıkması çok sonra hava ve çevre koşullarının
elverişli bir ortama dönüşmesini beklemiştir. «Kirli kartopu»
denilen kornetlerin hemen tümüyle toz ve buz parçacıklarından
oluştuğu bilinmektedir. İncelemeler «yaşam tohumları» denilen
moleküllerden bir bölümünün kornetler, amino asitlerin de «göktaşı»
dediğimiz bazı meteorit türleriyle taşındığını göstermiştir.
Uzaydan bir tür yağış biçiminde gezegenimize inen yaşam
tohumlarının elverişli bir ortam bulduğu bir dönemde canlı
nesnelere dönüştüğü söylenebilir, Tanınmış astronom Fred
Hoyle, tüm canlılarla birlikte biz insanların da varlığımızı
«kirli kartopu»lanna borçlu olabileceğimizi söylemiştir.
Astronomların tersine biyologlar çoğunluk yaşamın uzaydan değil,
yer yüzündeki koşullardan kaynaklandığı görüşündedir. Ama gene
de doğruluk olasılığı son derece zayıf da olsa uzay hipotezi tümüyle
göz ardı edilemez.
Arzın bir dönemdeki koşullan simüle edilerek laboratuvarda oluşturulan
organik moleküllere aynı zamanda uzayda rastlanması, benzer kimyasal
süreçlerin evrensel bir olay olduğunu göstermektedir. Öyleyse, yaşamın
dünyamıza özgü olmadığı, başka gezegenlerde de görülebileceği
düşüncesi hiç de yersiz değildir.
Soru 46: Laboratuvarda canlı üretilebilir mi?
Daha yüz yıl öncesine kadar canlıların doğanın değil, doğaüstü
bir gücün ürünü olduğu bilim adamları arasında bile yaygın bir
inançtı. Kimya bilimi birbirinden tümüyle ayrı «organik» ve
«inorganik» diye iki kola ayrılmıştı. Organik maddelerin yapay
olarak oluşturulmasına olanak tanınmıyordu. 1828'de bir Alman
kimyageri olan F. Wöhler, idrarda bulunan «üre»yi, cansız
maddelerden oluşturduğunda yer yerinden oynamıştı adeta! Organik -
inorganik ayırımı günümüz ders kitaplarında da görülmektedir.
Oysa organik kimya karbon bileşimlerinin kimyası olmanın ötesinde
bir anlam taşımamaktadır.
Sentetik kimyada son yüzyılın birbirini izleyen başarıları,
yaşamın kökeni konusuna ilgiyi büyük ölçüde artırmıştır.
Daha önce canlılara özgü sayılan pek çok maddenin cansız
maddelerden oluşturulabileceği ortaya konunca, hücre ya da en azından
canlı moleküllerin laboratuvar tüpünde oluşturulması niçin
olanaksız sayılsın? Bu yoldaki sayısız deneylerin kimi başarılı
sonuçlara karşın kesin bir sonuç verdiği henüz söylenemez. Bir
kez virüslere ilişkin henüz fazla bir şey bilinmiyordu. (Virüs,
bakterilerin bile yakalandığı ince filtrelerden geçen son derece
küçük bir nesne.) Sonra yaşamın başlangıç dönemindeki çevre koşullarını
belirlemeye olanak yoktur. Canlıların büyük bir olasılıkla ilkin
suda oluştuğu söylenebilir. Ancak o sıradaki kimyasal nesnelerin ne
olduğu, suyun sıcaklığı ve diğer etkileyici koşullar tahmin bile
edilemez. Bu nedenle o ilk koşullara giderek canlı oluşturmaya olanak
yoktur. Kaldı ki, canlının ilk oluşumunun ne kadar bir sürede
gerçekleştiği de ayrı bir konudur.
Bu nedenle, canlıların kökeni henüz bilimsel çözümü verilememiş
bir sorundur, diyebiliriz. Ne ki, bu sorunun bir yanıtı varsa, onu
ancak bilimden öğreneceğiz. Bilim adamı işin kolayına kaçıp
doğadışı bir «yaşam gücü» ya da Bergson'nun deyimiyle bir «yaşam
atılımı» (elan vital) ilkesinin gizemli çekiciliğine kendini
bırakamaz.
Soru 47: Virüsler neyi kanıtlamaktadır?
Canlı süreçleri inceleyen bilim dalı biyokimya yeni bir çalışma
alanı olmakla birlikte kısa sürede göz alıcı sonuçlar ortaya
koymuştur. Bu sonuçlardan biri yaşamın kökenine ışık tutucu
niteliktedir. Bakterilerin, özellikle virüslerin keşfi bu sonucun
alınmasında önemli bir gelişmedir. Sıradan mikroskop altında
bakteriyal çubuk ya da yuvar yapısı belirgin değildi. Elektron
mikroskopu (ki incelenen nesneyi 10.000 - 200.000 kat büyültür)
molekülleri gözlemlemeye olanak kazandırmakta, inorganik moleküllerden
daha karmaşık olan canlı moleküllerin aslında tek hücreli canlıdan
(örneğin, amipten) daha basit olduğunu göstermiştir.
Virüsler (ki grip türünden pek çok hastalığın nedenidir) sıradan
mikroskopla saptanamayan nesnelerdir. Bunlar en ince filtrelerden geçecek
kadar küçüktür. Virüsler de bakteri, amip ve diğer tek hücreli
canlılar gibi bölünerek çoğalır. Ancak bakterilerden farklı
olarak virüsler bilinen yiyeceklerle beslenmemekte, büyümemektedir.
Bunlar besinlerini canlı dokulardan sağlayan bir tür asalaklardır;
canlı hücrelerde çoğalırlar.
Virüslerden iyi bilinen biri tütün yapraklarında beslenen ve
«mozaik hastalığı» diye bilinen hastalığa yol açan virüstür.
Bu ve benzeri bazı virüslerin kristalin biçiminde elde edilmesi
önemlidir; çünkü, daha önce kristal oluşturma eğilimi yalnızca
kimi cansız maddelerde saptanmıştı. Böylece, virüslerin doğrudan
ne canlı ne de cansız olduğu söylenebilir. Virüsler canlı ve
cansız dünya arasında yer almaktadır. Kristalleşme özellikleriyle
cansız nesneleri, beslenme ve çoğalma özellikleriyle canlıları
andırmaktadır. Buna bakarak virüslerin canlılarla cansızlar
arasında köprü oluşturduğunu söyleyebiliriz.
Soru 48: Gizemli kavramların sonu mu?
Kimya laboratuvarlarmda artık canlı bir organizmada oluşan bir
bileşiğin kimyasal kompozisyonunu belirlemenin yanı sıra moleküllerin
yapısal düzenlemesi de incelenebilmektedir. Elde edilen deneysel
bilgiler o tür bileşiklerin laboratuvar koşullarında da
oluşturulabileceğini göstermektedir. Nitekim sentetik maddelerin
üretimi bu bilgilere dayanmaktadır. Bilim adamları bir yana, sıradan
insanların bile artık «yaşam gücü» gibi gizemli ya da mistik
kayramlara sığınmalarına gerek kalmamıştır. Biyokimyacı
laboratuvarında, canlı süreçlerin kimyasal ilk koşullarını
belirleme yolunda ilerlemektedir. Canlılığı, bugünkü bilgilerle
bile, kimyasal maddelerin belli bir düzenlemesi, bir davranış biçimi
olarak niteliyebiliriz. «Yaşam gücü», «elan vital» gibi metafizik
kavramlar, maddenin bölünmez atomlardan oluştuğu görüşünün
egemen olduğu döneme ait kavramlardır. Bugün atomun elektron,
proton, nötron, vb. parçacıkları içeren, çözümlenebilen karmaşık
bir sistem olduğu bilinmektedir. Atomun kompleks ve devinimli
yapısıyla oluşabilecek daha karmaşık bileşiklere belli bir sınır
koymaya artık olanak yoktur.
Anasayfa
Genç
Aleviler
Harekatı |