|

islamiyet
Arapça "selem" kökünden alınmış olan islâm, lügatta,
"itaat etmek, boyun eğmek, teslim olmak, kötülüklerden salim bulunmak,
selamete ulaşmak" vb. anlamlara gelen bir mastardır. islâm Hz. Muhammed
(s.a.v)'e Allah tarafından vahiyle bildirilen son ve kâmil dinin adıdır. Bu
dine uyanlara Müslüman denir.
Genel manada Müslümanlık Allah'ın varlığına, birliğine O'ndan başka ilâh
olmadığına Hz. Muhammed (s.a.v)'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna, O'nun
tebliğleriyle temellendirilen sisteme inanmak ve inandıklarını uygulamak
yani amel etmek demektir. Bu durumda olan kimseye Müslüman denir. islâm'a bu
ad bizzat islamın Kutsal Kitabı Kuranı Kerim de şöyle yer alır:
"Allah katında gerçek din islâm'dır." (002)
"Allah kimi doğru yola eriştirmeyi dilerse onun kalbini islâm'a açar."
(003) "... işte bu gün sizin için
dininizi kemâle erdirdim. Üzerinizdeki nimetimi tamamladım, sizin için din
olarak islâm'ı beğendim." (004)
Kur'an-ı Kerim'in birçok âyetinde islâm ve o kökten türeyen kelimeler geçmektedir.
islam anlayışına göre islâm, Hz. Adem'den itibaren gelen bütün
peygamberlerin tebliğ ettikleri dinlerin adıdır. Bir değişikliğe, tahrif
ve sapmalara uğramaksızın orjinal şekliyle kıyamete kadar baki kalacak son
dinin Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından bildirilen şekli islâm'dır. Bir ayet-i
kerimede, "O, peygamberlerini hidâyet ve hak din ile gönderendir. Çünkü
O, bunu diğer bütün dinlerden üstün kılacaktır. Müşriklerin hoşuna
gitmese de" (005) buyurulmuştur.
Herhangi bir kişinin Müslüman olabilmesi için Kelime-i şahadet'i kalben
tasdik ve dil ile ikrar etmesi gerekir. Müslümanlığın esasları dörttür:
1-Kitap (Kur'an-ı Kerim),
2-Sünnet (Hz. Peygamber (s.a.v)'in örnek yaşayışı ve sözleri),
3-icma-i ümmet (Din alimlerinin toplanarak, kitap ve sünnete uygun şekilde,
dinî bir konuda karar vermeleri),
4- Kıyas-ı fukaha (Din alimlerinin, daha önceki verilen hükümlerden
faydalanarak, yeni çıkan durumlar için kaideler koymaları).
islâm açısından Kelime-i şahadet, kesin kabul ve tasdik ifade eden imanın
bir tezahürüdür. Kişi böylece Allah'ı ve peygamberi kabul etmiş demektir.
Kur'an-ı Kerim, iman kelimesini bazı ayetlerinde islâm kelimesiyle aynı
anlamda kullanmıştır. Bu bakımdan imanın şartlarından biri veya bir kaçını
inkâr eden, imandan da islâm'dan da çıkmış olur. islâm, müntesiplerinin
dünya ve ahiret saadetini sağlamak için bir takım temel prensipler koymuştur:
1-itikadî hükümler (inançlarla ilgili),
2-Amelî hükümler (ibadet ve yaşayışlarıyla ilgili),
3-Ahlâkî hükümler (moral değerlerle ilgili).
Müslümanlık, ilâhî dinlerin sonuncusu olarak Hz. Muhammed (s.a.v) tarafından
tebliğ edilmiştir. islâm VII. yüzyılın başlarında Arabistan'da doğmuştur.
Bu sırada gerek Arabistan'da gerek dünyanın diğer yörelerinde birçok din
mevcuttu. islâm önce Mekke ve Medine'de yayılmış, sonraları Arap yarımadasının
diğer bölgelerine girmiştir. Dünyanın birçok ülkelerinde islâm'ın yayılmasında
Türklerin büyük rolü olmuştur.
islâm'ın doğuşu sırasında Mekke'de putperestlik hâkimdi. Kabe 360 putun (006)
merkezileştiği bir panteon idi. Dini hayatta Allah'tan başka birçok
mabutlara Tanrı diye tapıyorlardı. Mabutların başlıcaları, Lat, Menat, Hübel
ve Uzza idi. Kabe mukaddes bir ibadethane olmakla beraber Mekke'de ayrıca bir
rahip zümresi vardı. Dinî hayat ve ibadetler kabile başkanlarınca idare
edilirdi. Kâhinlerin de toplumsal hayatta özel bir yeri vardı. Yine islâm'ın
doğuşu sırasında Mekke ve Medine'de az da olsa Yahudi ve Hıristiyan cemaati
yaşamakta idi. Bununla beraber o bedevi toplumda Hanif denilen puta tapmayı
reddeden Yahudi ve Hıristiyan da olmayan bir zümre yaşamakta idi. O sıralarda
dünya genelinde tam bir kargaşa yaşanıyordu. Mevcut dinler insanlara huzur
vermek, onları manevi yönden tatmin etmekte yetersiz kalıyordu. işte bu
ortamda Arabistan'dan doğan islâm güneşi, karanlıkların giderileceğine
dair insanlara ümit vermiştir.
Mekke, yüzyıllardır hem ticaret, hem de din açısından merkezi bir hüviyete
sahipti. Araplar genellikle göçebe olmalarına rağmen, Mekke, Medine, Yemen
vb, beldeler şehir yaşayışına buyük ölçüde adapte olmuştu. islâm'ın
Hz. Muhammed (s.a.v)'e bildirildiği dönemde, Arap toplumunda putlara tapmanın
ötesinde (008) insanlar, hurafe ve batıl
inançlarla iç içe yaşıyorlar, adeta bütün hayatlarına sihirbazlar ve
falcılar yön veriyordu. Araplar arasında puta tapıcılığın tabii bir
sonucu olarak "Tağut" denilen tapınaklar da gelişmişti. Kâbe'ye gösterdikleri
saygıya benzer tarzda bu tapınaklara da saygı gösteren Araplar, bazı özel
günlerinde bu tapınakların önünde kurban keserler, tavaf ederler ve kur'a
okları çekerlerdi. Ayrıca Araplar evlerinde de put bulundururlardı. Bunların
putları Allah ile kendi aralarında ortak tutmalarına "müşriklik"
denir. Her kişinin bir putu vardır. Kişi ancak kabilesini terk ettiği
taktirde putunu değiştirirdi. Bunların dışında Araplar arasında yıldızlara
ve atalara tapınma inancı da oldukça yaygındı.
Müşriklerin baskı ve zulümlerinden dolayı ilk müslümanlar ibadetlerini
gizli yapmışlardır. Hz. Peygamber (s.a.v)'in islâm tebliğinin ilk üç yılı
sonlarında Hz. Ömer'in de Müslüman olmasıyla sayıları kırka ulaşmıştı.
Hz. Ömer'in islâm'ı kabulü Müslüman topluma moral kazandırmıştır. Artık
bu andan itibaren Müslümanlar hem inançları, hem de ibadetlerini saklamamışlardır.
islâm, nazil olduğundan günümüze kadar bir harfi bile değişmeyen ilâhî
kitap Kur'an'a ve O'nun tebliğcisi Hz. Muhammed (s.a.v)'in hadislerine
dayanmakta, böylece bütün insanlığa hitap etmektedir. islâm evrensel bir
dindir, bir milletin, bir zümrenin veya bir bölgenin dinî değildir.
islâm evrensel olduğu gibi O'nu tebliğ eden peygamber de bütün insanlığa
gönderilmiştir: "Habibim seni müjdeci, haberci ve bütün insanların
Peygamber'i olmaktan başka bir sıfatla göndermedik. Fakat insanların çoğu
bilmezler". (009)
islâm öncelikle fertlerin düzelmesini esas alır. Fertler düzeldiği ölçüde,
o toplum da düzelecektir. ideal toplumun teşekkülü de böylece sağlanmış
olacaktır. islâm, bütün emir ve yasaklarında dünya-ahiret dengesini en iyi
şekilde kurmayı hedef edinmiş bu hedefine de en mükemmel şekilde ulaşmıştır.
inanç ve ibadet Sistemi
Eski dilde iman karşılığında kullanılan inanç "inanmak,
itimat etmek" anlamına gelir. Din terminolojisinde inanç, "mutlak
tasdik" manasındadır." (010) Gerçek
manada tasdik dil ile kalbin birleşmesidir; buna erişen kişi de mü'mindir.
Dil ile tasdiki kalbiyle pekiştirmeyen kişiye münafık denir. Halk deyimiyle
iki yüzlülük halidir. iman, amel ile birleştiği zaman daha da önem kazanır.
iman amelle olgunluğa kavuşur. Ameli olmayan kişinin imanı bulunabilir. Hz.
Peygamber (s.a.v)'in "Sizin iman bakımından en kâmil olanınız, ahlâk
bakımından en güzel olanınızdır. (011) Hadis-i
şerifleri imanın, ancak amel ile yüceleceğine dikkat çekmektedir.
islâm ilahiyatı ile ilgilenen araştırıcılar, Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde
geçen iman ve islâm terimlerini ayrı ayrı inceledikleri gibi, iki terimin
birbiriyle olan münâsebeti üzerinde de durmuşlardır. Hadd-i zatında iman
ile islâm kelimeleri arasında lügat açısından fark bulunmakla beraber, bu
daha çok özellik ve genellik yönündedir. iman daha özel, islâm ise daha
geneldir. Daha açık bir ifade ile iman tasdik, islâm ise teslimiyet
demektir.
Bir bakıma tasdikin gerçekleşmesi, teslimiyeti ister istemez akla
getirmektedir. Ancak her teslimiyetin tasdik manasında algılanması da mümkün
değildir.
Konu genel hatlarıyla ele alındığında islâm ile insanın bir olduğu görülmektedir.
islâm nazarında mümin olsun, müslim olsun aynı dinî hükümler uygulanır.
Hz. Peygamber (s.a.v) insanları, mümin, kâfir ve münafık olmak üzere üç
kısma ayırmıştır. imam-ı Azam'a göre insan ile islâm arasında lügat açısından
fark bulunmakla beraber, din bakımından islâmsız iman, imansız islâm mümkün
değildir. islâm kelâmcıları iman esaslarını öncelikle ikiye ayırır:
1-icmalî iman (toptan inanma, Kelime-i Tevhid, Kelime-i şahadet),
2-Tafsili iman (Amentü'de ifade edilen hususlara ayrıntılı olarak inanmak),
islâm Dini'nin iman esaslarını Kur'an-ı Kerim bildirmiştir. Amentü denilen
imanın altı esasını bir arada Hz. Peygamber (s.a.v) açıklamıştır.
1- inanç Sistemi

1.1. Allah'a iman
islâm Dini'nin temeli Allah'a inanç esasına dayanır. Bütün ilâhî dinler
Allah'a inanmayı temel kabul etmiştir. ilâhî dinler dışındaki diğer bazı
dinlerde de Allah'a inanç meselesi prensip olarak mevcuttur. Tarihin her döneminde
Allah'a inanmayan fertler bulunmuştur; ama bütün bir toplum asla!
Kur'an-ı Kerim, sayısız âyetinde Allah'a imanın önemini belirtmiştir.
Kur'an-ı Kerim insanı, Allah'ın zâtını düşünmekten menederken, O'nun
varlığı, birliği, yüce sıfatlarıyla güzel isimlerini düşünmeyi
tavsiye etmiştir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde,
"...ancak Allah'ın zatını düşünmeyin. Çünkü buna kudretiniz
yetmez" buyurur. Aynı manayı kuvvetlendiren bir diğer hadis-i şerif şöyledir:
"Kalbine ne gelirse, Allah ondan başkadır."
islâm'da Allah kavramını en güzel açıklayan âyetlerden bir kısmı ihlâs
sûresindedir: "De ki, O, Allah'tır, bir tektir. O Allah'tır, sameddir.
Doğurmamıştır, doğurulmamıştır." (012)
Allah inancı konusunda ölçülü ve dengeli bir mantık sergileyen islâm,
O'nun sıfatlarını, başka varlıklara vermediği gibi, yaratılmışların sıfatları
da Allah'a atfedilemez. islâm'a göre Allah her yerde hâzır ve nazırdır. şekilden
zamandan ve mekândan münezzehtir. O, insanlara şah damarından daha yakındır.
Din gününün yegâne sahibi O'dur. Kişinin Allah'a imanı, fıtratının bir
gereğidir. Ergenlik çağına gelmiş akıllı kişi, Allah'ın varlığına
imanla yükümlüdür. imam-ı Maturidi'ye (852-944) göre, peygamberler tarafından
dinî hükümler tebliğ edilmedikçe bu kişiler ahkâm-ı şeriyye ile mükellef
tutulmaz. islâm bilginlerine göre Allah'ın varlığı, birliği vahyin irşadı
ve kalbin tasdiki ile açıklık kazanır, fakat O yüce varlığın mahiyetini
kavrayamayız.
1.2. Meleklere iman
islam inançlarından biri de meleklere imandır. Kur'an-ı Kerim ye hadis-i şerifler
melekleri, onların varlık ve misyonlarını bize açıklamıştır.
Melekler, erkeklik ve dişiliği olmayan, yeme-içme vb.den uzak ruhanî ve
nuranî varlıklardır. Gözle görülmezler. Evlenmek, çoğalmak, doğmak, ölmek
vb. insanlara has davranışlardan uzaktırlar. Daima Allah'ı tesbih ile O'na
ibadet ederler; Allah tarafından verilen görevleri yerine getirirler, günah işlemezler,
bir imtihana tâbi değildirler. Bu bakımdan günah işlemeye de müsait yaratılmış
olan insan, kendini günahlardan koruyabilirse Allah katında meleklerden de üstün
olabilir. insanların masumiyet içinde hayat sürebilmeleri, onların melekleşmesini
sağlar.
Ayrı ayrı görevlerle mükellef dört büyük melekten (Cebrail, israfil,
Mikail, Azrail) başka insanların yaptığı işleri kaydeden Kiramen Kâtibin
ile Münker Nekir melekleri de vardır. Melekler gözle görülmeyen varlıklar
olmak itibariyle bu tür bir inanç diğer dinlerde de mevcuttur. Muharref ilâhî
dinlerden olan Yahudilik ve Hıristiyanlık'ta meleklere inanılmakla beraber
aralarında fark vardır. Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerine nazaran melek,
inancını en güzel ve net şekilde açıklayan din islam olmuştur.
1.3. Kitaplara iman
Müslümanlığın iman esaslarından biri de kitaplara imandır. (013)
islam'da kitaplara imandan kasıt, dört ilâhî kitapla, onlardan önce
yine peygamberlere gönderilen sahifeler (suhuf)dir. (014)
Bütün bu kitapları Allah peygamberlerine Cebrail aracılığı ile göndermiştir.
ilâhî kitaplara Kütüb-i Münzele ve Kütüb-i Semaviyye de denir.
Kur'an-ı Kerim, ilâhî kitapların muhtevası, hangi peygambere verildiği vb.
hususlarda tatminkâr bilgiler vermektedir. Zebur'un ise sadece Hz. Davud'a
verildiğini açıklamıştır.
1.4. Peygamberlere iman
islâm'da inanç şartlarından biri olan peygamberlere iman, sadece Kur'an-ı
Kerim'de isimleri zikredilen peygamberleri değil, gönderildikleri sabit, fakat
isimleri bilinmeyen peygamberleri de kapsar. Peygamberler, Allah'ın emir ve
yasaklarını insanlara ulaştıran elçilerdir. Bu bağlamda onlara nebi ve
rasul de denir. islâm'a göre peygamberlik Allah'ın seçkin kullarına verdiği
bir imtiyaz ve özel görevdir. insan çalışıp çabalamakla peygamber olamaz.
Kur'ân-ı Kerim 25 peygamberi ismen açıklamış, peygamber olup-olmadığı
tartışılan üç kişi dışında her topluma peygamberler gönderildiğini
bildirmiştir. ilk peygamber Hz. Adem, son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) arasında
kaç peygamber bulunduğu kesin olarak bilinmemektedir.
Müslümanlar ayırım yapmaksızın bütün peygamberlere inandığı halde,
Yahudiler Hz. isa ve Hz. Muhammed (s.a.v)'e, Hristiyanlar ise Hz. Muhammed (s.a.v)'e
inanmazlar.
Hristiyanlar da prensip olarak peygamberlere imanı kabul etmişler, ancak bazı
istisnalar koymuşlardır. Bundan ayrı olarak yine Hristiyanlar, Hz. isa'nın
Havarilerini ve Pavlus'u da peygamber hatta peygamberlerden de üstün sayarlar.
Hristiyanlara göre peygamberlik çalışmakla elde edilmez; o ancak
Ruhu'l-Kuds'ün bir görevlendirmesiyle olur. Yine Hristiyanlık'ta Hz. isa,
"Tanrı'nın Oğlu", diye nitelendirilirken, O'nun havarileri de Hz.
isa'nın resulleri sayılmıştır. Hz. isa'ya Mahkeme-i Kübra'nın yöneticisi
olarak da inanırlar.
1.5. Ahiret Gününe iman
Allah ve O'nun peygamberi'nin bildirdiklerine inanan, kişi için Ahiret Günü'ne
iman zorunludur. Ahiret günü, birinci nefhadan ikinci nefhaya, sonra da cennet
ehlinin cennete, cehennem ehlinin cehenneme girmesine kadar geçer zamandır. Diğer
bir ifade ile ikinci nefhadan sonra başlayan ve sonsuza kadar uzanan zamandır.
Müslümanların ahirete imanları Kur'an-ı Kerim ve hadis-i şeriflere
dayanmaktadır. Bir ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
"Onlar san indirilenlere de, senden evvel indirilenlere de inanırlar.
Ahirete ise onlar şüphesiz bir bilgi ve iman beslerler." (016)
Ahiret Günü'ne tam anlamıyla inanan kişi, dünya hayatını da düzene sokmuş,
günahlardan ve sapıklıklardan nefsini büyük ölçüde korumuş olur.
Kur'an-ı Kerim, Allah'a imandan sonra çoğu kere Ahiret Günü'ne imanı
zikreder. Ahiretin zamanını bilemeden her an o büyük güne hazırlanmak, Müslümanın
dünya hayatına bağlanmasını sağladığı gibi, ona sorumluluk da yükler.
islâm, Ahiret Günü'nü, ölümü kıyametin vukuunu, sonra neler olacağını,
ölümden sonra tekrar dirilmeği, hesaba çekilmeği, ceza ve mükafat görüleceğini
vb. ayrıntıları ile açıklamıştır.
Yahudilik ve Hristiyanlık'ta da ölümden sonra dirilme inancı vardır.
Yahudilik'te ahiret konusu islâm ve Hristiyanlığa nisbetle fazla işlenmemiş,
onlar daha çok dünya hayatına önem vermişlerdir.
Hristiyanlar ise Ahiret Günü'nün hemen geleceği korkusu ile ruhbanlığa sarılmışlardır.
Bu konuda da en sağlıklı dengeyi islâm kurmuştur. islâm'a göre "Hiç
ölmeyecek gibi dünya için çalışılacak, yarın ölecekmiş gibi ahirete
hazırlanılacaktır".
Ahiret Günü'ne iman konusunun Yahudiliğe ne zaman girdiği kesin olarak
bilinmemektedir. Zaten Tevrat'da da kıyamet, mahşer, cennet, cehennem hakkında
açık bir bilgiye rastlanmamaktadır. Ayrıca bu konudaki inançları da zaman
zaman değişikliklere uğramıştır.
incillerden elde edilen bilgilere göre Hz. isa'nın ikinci kez dünyaya gelişiyle
kıyamet vuku bulacak, ölüler mezarlarından kalkarak dirilecekler, (017)
O da insanları hesaba çekmek üzere adalet kürsüsüne oturacaktır.
Yine Hıristiyanlar Hz. isa'nın yakın bir gelecekte yeryüzüne ineceğine,
ancak O'ndan önce Deccal'in ortaya çıkacağına inanırlar. Hıristiyanlara göre
Allah hükmetme yetkisini Hz. isa'ya vermiştir. Ölümden sonra ruh bedenden
ayrılarak dünyadaki durumuna göre sevap veya cezaya çarptırılacaktır. (018)
Ölülerin son mükâfatlandırılmasından önce berzah denilen yerde
kalacaklardır. Hıristiyan inancında ölümden sonra cennette mutluluk,
cehennemde azap görecek olan yalnız ruhtur.
1.6. Kaza ve Kadere iman
islâm'da iman esaslarından biri de kaza ve kadere imandır: Gerçekte bu
ifadenin kader ve kazaya iman şeklinde olması daha uygun ise de, Türkçemiz
de böyle yerleşmiştir.
Kader, ileride meydana gelecek her şeyin önceden bilinerek Allah tarafından
takdir ve tesbit edilmesi, kaza da, bilinen ve tesbit edilen her şeyin zamanı
geldiğinde yine Allah tarafından yaratılmasıdır. Kader, Allah'ın ilim sıfatına,
kaza da tekvin sıfatına racidir. Ehl-i sünnetin inancı budur.
islâm'a göre Allah'ın küllî iradesi yanında kulun cüz'î bir iradesi vardır.
Kul bu iradesini hayra da şerre de yönlendirebilir. iyilik-kötülük, hayır-şer
belli olduğuna göre kula düşen görev, aklını kullanarak iyi ve hayır
olana yönelmektir. insan, iradesiyle yaptıklarından sorumludur. iradesi dışında
olan (hangi ana-babadan, nerede, ne zaman doğacağı, boyu ve renginin ne olacağı
vb.) hiçbir şeyden sorumlu değildir. Allah, kişinin hür iradesiyle seçtiği
şeyleri, onun seçtiğine uygun şekilde yaratır. Kısaca seçen insan,
yaratan Allah'tır. insanın nasıl bir tercihte bulunacağını Allah ezelde
bildiği için Levh-i Mahfuz'da bunlar yazılmıştır. "ilim malûma
tabidir" cümlesinin anlamı da budur. Bu bakımdan bazı kişilerin
sorumluluktan kurtulmak için "ne yapayım, alın yazım bu imiş"
tarzındaki itirazlarının geçerliliği yoktur. Kişi, iradesini hayra yönlendirerek
çalışacak, iradesi dışındaki sonuçları da tevekkülle karşılayacaktır.
insanın hayırlı zannederek bir işi yapmaya yönelmesi, ancak sonucun dileği
doğrultusunda olmaması halinde, bu sonucun kendisi için hayırlı olduğuna
inanması da onu kalben huzurlu kılar. Bu durumu açıklayan bir âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Ey müminler, sizin hoşunuza gitmediği halde
uhdenize savaş yazıldı. Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için
hayırlı olur. Bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur.
Allah bilir, siz bilmezsiniz." (019)
islâm dışındaki dinlerde net bir şekilde kader anlayışı bulmak mümkün
değildir. Hinduizmdeki "karma" inanışı kader olarak yorumlayanlar
vardır.
Yahudilik'te alın yazısından çok, olaylar, Tanrı'nın çizdiği belirli bir
gayeye göre şekillenir. insanların bu dünyadaki hayatı dine uygun yaşamak
ve Tanrı'nın emirlerinden sapmamak temeline oturtulmuştur. Hayır ve şerri
yaratan Allah'tır. Hayır mükâfat, şer de ceza içindir. Kulların başına
gelen felâketler Tanrı'nın bir çeşit imtihanıdır.
Hıristiyanlar, insan hürriyetini sınırlandırdığı için kader ve kazaya
fazla sıcak bakmamışlardır. Onlara göre Allah ancak hayrın yaratıcısıdır.
şahit olduğumuz kötülükler Allah'tan değildir. Hayır ve şer Allah'ta
birleşemez; çünkü Allah kötülüklerden nefret eder. (020)
Bunlardan ayrı olarak Hristiyanlık'ta önemli bir yeri olan "Aslî
Suç" (021) 'la kader arasında kurulan
tuhaf ilgiye de bakılmalıdır. Burada tartışılan ana mesele, "asli suç
olduğu için mi insanlar kötülüğe meylederler, yoksa kötülüğe
meylettikleri için mi asli suç vardır?" cümlesinde özetlenebilir.
2- ibadet Sistemi
ibadet sisteminden kastedilen, islâm'ın şartlarıdır. Hz, Peygamber (s.a.v)
bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: "islâm beş temel üzerine
kurulmuştur. Allah'tan başka ibadet olunacak Tanrı bulunmadığına,
Muhammed'in O'nun kulu ve Rasulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât
vermek, oruç tutmak, hacca gitmek." (022)
Hadis-i şeriften de anlaşılmaktadır ki islâm'ın ilk şartı Allah'a ve
O'nun peygamberine şahadettir. islâm'a girmek bu şartlarla olur ve bunlar
yerine getirilmedikçe diğerlerini yapmanın hiçbir kıymeti olmaz. Bu ilk şarttan
sonra namaz, oruç, hac ve zekât gelir.
Hemen bütün dinlerde ibadet vardır ve inançtan sonra gelir. Arapça'da
ibadet "boyun eğmek, itaat etmek, kulluk etmek, tapmak, taat ve
takva" mânalarını ifade eder. Genel olarak "Allah'a tapma"
olan ibadet terimi, "putlara tapma" (023)
için de kullanılır. (024)
Bir başka açıdan ibadet, sonsuz kudret sahibi Allah'a karşı gösterilen
tevazu, hürmet, itaat ve ta'zimin en yüksek derecesidir. ibadet yalnız Allah'ın
hakkıdır ve yalnız O'nun için yapılır. (025) Kur'an-ı
Kerim'de ibadet kavramı genellikle, "Kul olmak, boyun eğerek itaat etmek,
ilâh tanımak" vb. manalarda kullanılmıştır; (026)
ibadet kalb ve vicdanla hissedilen kulluk şuurunun dıştaki
tecellisidir. Bu bakımdan ibadet insanın dinî şuurunu kuvvetlendiren bir
cevherdir. şuurla ve hakkına riâyet edilerek yapılan ibadet imanı
kuvvetlendirir.
Hemen bütün dinlerde cemaatle yapılan ibadet, ferdî ibâdetten üstün
tutulmuştur. ibadet yapılan yere mabed denir. Bazı araştırıcılara göre
ilk mabed, tabiatın kendisidir. Bütün dinlerde îman ile âmel arasında
daima ilişki kurulmuş; imanını ameli ile bütünleştiren kişi övülmüştür.
ibadetin bir parçası olan "dua"yı ibadetten ayırmak her zaman mümkün
değildir.
Çoğu zaman ibadetle dua içice bulunmuştur. islâm dışındaki bazı
dinlerde ibadet, nadir hallerde aletsiz, bazan da aletli olarak müzikle karışık
bir merasim şeklinde uygulanmıştır.
ibadetler bir bütün halinde Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından tek tek
uygulanarak müslümanların bu konudaki tereddütleri giderilmiştir. islâm
Dini'nde ibadetler üç grupta incelenebilir:
1-Bedenle yapılan ibadetler (namaz, oruç),
2-Malla yapılan ibadetler (zekât, fitre, sadaka),
3-Hem beden hem de malla yapılan ibadet (hac).
islâm'da ibadetin en yüksek derecesi, Allah'a hiçbir menfaat beklemeksizin
O'nun Allah olduğu şuuru ile inkıyad ve itaat etmektir. Kâinattaki bütün
varlıklar kendi hallerine göre kendi dilleriyle ibadetlerini Allah'a karşı
yapmaktadırlar. Allah kullarına güçlerinin yeteceğinden fazlasını yüklememiştir.
(027)
Kur'an-ı Kerim'in birçok ayeti, müminleri Allah'a itaate çağırmaktadır
(028) islâm'da ibadet hayatın bir parçası olarak algılanmış ve kişinin
idrakini geliştirmiştir. (029) ibn
Teymiye'ye göre islâm bir bütün olarak Allah'a kulluk etmekten ibarettir.
ibadet esnasında ırk ve renk farkı gözetmeyen islâm, bu özelliği ile
Allah huzurundaki eşitliği düşünce plânından hayata geçirmiştir.
2.1- Namaz
Namaz, belirli vakitlerde yerine getirilen, kendine hâs hareket, okuyuş
ve şartları bulunan bir ibadettir. Farz oluşu Kur'an, sünnet ve icma ile
sabittir. Bir ayet-i kerimede,"Çünkü namaz müminler üzerine vakitleri
belli bir farz olmuştur.'' (030) buyurulur.
Hz. Peygamber (s.a.v)'de bir hadis-i şeriflerinde, "Allah her Müslüman
erkek ve kadına her gün ve gecede beş vakit namazı farz kılmıştır"
buyurur.
Ergenlik çağına gelmiş, aklı başında olan kadın-erkek bütün Müslümanlar
üzerine farz kılınmış beş vakit namazın dışında, cuma namazı da yalnız
erkeklere farzdır. Yılda iki bayram (ramazan, kurban) namazı vacib, cenaze
namazı ise farz-ı kifaye'dir. Beş vakit namaz Miraç Gecesi'nde farz kılınmıştır.
Namaz mümini fenalıklardan ve günah işlemekten korur. Bu sayede mümin, dünyadaki
borcunu ödemiş ahiret için sevap kazanmış olur.
Dinin direği, müminin miracı olan namaz, islâm'ın bütün şartlarını
toplayan ve kulu aracısız Allah'a ulaştıran bir ibadettir.
Namazın altısı daha başlamadan, altısı da namazla birlikte yerine
getirilen on iki farzı diğer hiçbir dinde bulunmayan bu en mükemmel ibadetin
bir diğer özelliğini teşkil etmektedir. Diğer dinlerdeki ibadetlerin hiçbirinde
namazdaki disiplini görmek mümkün değildir. Namazın beş ayrı vakitte farz
kılınışı, müminin bütün gün belli aralıklarla kendini kontrol etmesini
sağlar. Kulun, günahlarından pişmanlık duyarak af dilemesi, Allah'ın
huzurunda olduğunu idrak etmesinin en güzel vasıtası yine namazdır.
2.2- Oruç
islâm'ın beş şartından biri de yılda bir ay ramazanda oruç tutmaktır.
Oruç, Medine'de hicretin ikinci yılında farz kılınmıştır. Bir âyet-i
kerimede şöyle buyurulur: "Ey iman edenler, sizden evvelkilere yazıldığı
gibi sizin üzerinize de oruç yazıldı. Ta ki korunasınız".
(031)
Oruç niyet ederek tan yeri ağarmaya başladığı andan ta akşam güneşi batıncaya
kadar yeme-içme ve cinsel ilişkiden uzak kalmak, suretiyle eda edilen bir
ibadettir. Büyük ölçüde bedenî bir ibadet olan orucun sayılmayacak kadar
çok sıhhî faydaları da vardır. Bugün tıbben de sabit olduğu üzere, birçok
bedenî hastalıkların tedavisi ancak oruçla yani perhizle mümkün olmaktadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in "Oruç tutun ki sıhhat bulasınız" hadis-i
şerifleri de buna işaret etmektedir. Oruç sayesinde, yeme içme açısından
zengin-fakir ayırımı büyük ölçüde giderilmektedir. Dinî bir görevi
yerine getirmek gayesiyle tutulan oruç, aynı zamanda iradeyi kuvvetlendirir. Açlığa,
susuzluğa dayanma, gücü verir. Oruç sayesinde Müslüman haramları daha
fazla terkederek helâlleri arar. Ramazanı takibeden aylarda da daha disiplinli
ibadet etme alışkanlığını kazanır.
islâmın oruç ibadetinde, diğer bazı dinlerin oruca benzer ibadetlerinden
mevcut olan perhiz belirli gıdaların dışında bir şey yememe, iki gün
geceli-gündüzlü aç kalma vb. haller yoktur. Oruç, tamamen müminin yemek ve
ruhî disiplinini sağlamayı hedef almıştır. Yahudilik ve Hristiyanlık'ta
Hz. Musa ile Hz, isa'nın uygulamalarından kalma 40 güne kadar varan ve
perhizi esas alan bir anlayış islâm'ın orucunda görülmez. Müslümanlıktaki
oruçta nefse eziyet yerine onu olgunlaştırmak esastır.
2.3-Hac
Hac, bedenî ve malî gücü yerinde, akıllı, ergenlik çağına gelmiş
hür müslümana ömründe bir kere olmak üzere farzdır. Bu şartlan taşıyan
müslüman, belirli zamanda, ihramlı vaziyette Arafat'ta vakfe ve Kabe'yi tavaf
ederek hac ibadetini yerine getirmiş olur. Bu farzların dışında haccın
vacip ve sünnetleri de vardır. Yukarıda sayılan şartlar kendinde bulunan müslüman
bir takım bahanelerle haccı geciktirmeyerek ilk fırsatta eda etmeye çalışmalıdır.
Hac, dünyanın her tarafındaki müslümanları yılın belli günlerinde
biraraya toplayan büyük bir ibadettir. içtimaî mevkiî ne olursa olsun, bütün
hacı adaylarının kefene benzeyen ihram içinde boyunlarını bükerek
"Lebbeyk" (Buyur Rabbim) yakarışlarıyla Allah'ın huzurunda bulunma
gayretleri Hacca ayrı bir manevî hava verir. Hac sayesinde dünyanın dört
bir yanındaki müslümanlar aynı makamlarda toplanarak âdeta büyük bir şûra
meydana getirmiş olurlar. Birbirleriyle dertleşmek, konuşmak, problemlerine
çareler bulmak imkânını elde ederler. islâm kardeşliğinin güzel bir
dayanışmasını gerçekleştirmiş olurlar.
2.4-Zekât
Malî bir ibadet olan zekât, Kur'an-ı Kerim'de çeşitli isimlerle namazla
birlikte 37 ayetle zikredilmiştir. Zekât dinen zengin sayılan müslümanın,
bir yıl dolduran 80.18 gr. altın, 561 gr. gümüş, bunların karşılığı
para, döviz veya ticarî eşyasının 1/40'ini fakirlere vermesidir. Kur'an-ı
Kerim, zekât verilmesi gerekenleri sekiz sınıfta toplamıştır. Zekât, akıllı,
ergenlik çağına gelmiş, hür, nisab miktarı servete sahip ve bu malın üzerinden
de bir yıl geçmiş olan müslümanlara farzdır.
Zekât, sosyal dayanışmayı sağlayan, müslümanlar arasındaki birlik ve
sevgiyi kuvvetlendiren malî bir ibadettir. Fakirlerin zenginler üzerindeki
haklarıdır. Kitap, sünnet ve icma ile sabit olmuş bir farzdır.
Lügatte "temizlik, büyümek ve çoğalmak" anlamlarına gelen zekât,
bu manalara uygun olarak veren kişinin malını temizlemekte ve artarak çoğalmasını
sağlamaktadır.
Zekâtın en büyük fonksiyonlarından biri de cemiyetlerdeki sınıf farklılaşmalarını
gidermesi, zenginlerle fakirler arasında bir orta sınıfın oluşmasını sağlayarak,
aşırı uçların teşekkülünü önlemesidir.
islâm'ın zekâtla getirdiği zorunlu ödemenin bir benzerinin, diğer dinlerin
hiçbirinde bu derece şümullü görmek mümkün değildir. işte bundan dolayıdır
ki, müslüman toplumlarında farklı gelir gruplarındaki insanlar arasında
daima sevgi ve saygı ortamı yaşatılabilmiştir.
2.5- Kelime-i şahadet
islâm'ın beş temel üzerine bina edildiğini açıklayan hadis-i şeriften
anlaşılacağı üzere, bu beşinci esas "şahadet" cümlesini yani
"Allah'tan başka ilâh olmadığını, Hz. Muhammed'in Allah'ın kulu ve
Rasulü olduğunu" söylemektir. Bu kalb ile tasdik, dil ile ikrar etmek
suretiyle gerçekleşir.
islâm'dan başka bir dinden islâm'a girmek (ihtida) isteyen her kişinin, ilk
söylemesi gereken cümle de budur.
Mukaddes Kitabı
islâm'ın kutsal kitabı Kur'an-ı Kerim'dir. (032)
O bir vahiy eseri olduğunu (033) bizzat
açıklar. Kur'an Hz. Muhammed (s.a.v)'in kalbine
(034 Ruhu'l-Emîn (035) Ruhu'l-Kuds (036)
vasıtasıyla ramazan'da nazil olmaya başlamıştır. (037)
Kur'an-ı Kerim 114 sûre ve 6000 küsur ayetten meydana gelmiştir.
Mekke ve Medine'de nazil olmuştur. (038 Dört
unsuru vardır: 1- Lafız olması, 2- Arapça olması, 3- Hz. Muhammed (s.a.v)'e
inzal edilmiş olması, 4- Hz. Peygamber (s.a.v)'den bize kadar tevatür yoluyla
nakledilmiş olması. Bu dört unsurdan biri eksik olunca Kur'an olamaz. (039)
Dinler Tarihçilerinin de ittifakla belirttikleri üzere mukaddes ve ilâhî
kitap olan Kur'ar, Allah'ın kadîm ve ezelî kelâmıdır. Bunda melek ve
peygamber sadece birer vasıtadır.
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Allah'tan vahiy suretiyle nakletmiş olduğu ayetler,
o zaman da binlerce sahabe tarafından ezberlenerek vahiy kâtipleri tarafından
yazılmış ve böylece tevatür yoluyla nakledilmiştir. Otuz cüzden oluşan
Kur'an-ı Kerim'in her cüzü dörder "hizb"e ayrılmıştır. Kur'an-ı
Kerim azar azar nazil olarak 22 yıl 2 ay 22 günde tamamlanmıştır. (040)
Nazil oluşu Hz. Peygamber (s.a.v) daha hayatta iken tamamlanan Kur'an-ı
Kerim'in tertibi de yine O'nun tarafından vahye dayanılarak yapılmıştır.
Bu tertibe göre Hz. Ebu Bekir Kur'an'ı bir cilt haline getirmiş, Hz. Osman'da
o nüshayı çoğaltarak önemli merkezlere göndermiştir. (041)
Kur'an'ın muhafazası, "Kur'an'ı biz indirdik, O'nun koruyucuları
da şüphesiz ki biziz" (042) ayeti
gereğince Allah'ın garantisindedir.
Kur'an, kendinden Önceki ilâhî kitapların mahiyetinden bahseden, dinler arasındaki
çelişkileri gideren bir ilâhî kitaptır. (043) Hz.
Peygamber, (s.a.v)'in en büyük mucizesi olan Kur'an, Kitab-ı Mukaddes'in bazı
peygamberlere iftira atmasına karşın, onlara isnad edilen iftiraları
kesinlikle reddetmiştir.
Kur'an-ı Kerim'de çeşitli vesilelerle en çok âdı geçen ilâhî kitap yine
Kur'an'dır. (044) Kur'an, Kur'an'dan başka
Furkân, Kitab-ı Mübin, Mushaf kelimeleriyle de anılmaktadır. Kur'ân-ı Kerîm
anlaşılması için Arapça olarak gönderilmiş, (045)
çelişki ve ihtilâflârdan korunmuştur. (046)
ilâhî kitaplar içinde üslûbunun akıcılığı ve dile kolay gelişinden
dolayı ezberlenmesi de en kolay kitap Kur'an-ı Kerim'dir. (47)
O, kesin bilgi için tek kaynaktır. (48) Doğru
ile eğriyi ayıran (049) ve doğruluk
isteyenler için bir öğüttür. (050) Açıklamaları
genellikle özlü olan Kur'an, geçmişte cereyan etmiş hadiselerin, nerede ve
nasıl olduğundan çok, niçin vukua geldiğine dikkat çekerek, doğabilecek kötü
sonuçlar için insanları tedbir almaya yöneltmiştir.
Mezhepleri
Mezhep kelimesi Arapça'da gitmek anlamındaki "zehab" kökünden
gelir. Bu kelime ile "gidilecek yol, gidilecek yer" kastedilmiş olur.
islâm'ın zuhurundan günümüze kadar birçok mezhep doğmuş, gelişmiş,
zamanın geçmesiyle bazıları kaybolup gitmişlerdir. Mecazi olarak mezhep, görüş
kanaat, inanç ve doktrin" demektir. Türkçe'de, itikadî, amelî, siyasî
ve fıkhi ekollerin hepsi "Mezhep" kelimesiyle karşılanmıştır.
Dinler ve Mezhepler Tarihi ile ilgili ilk dönem kaynak eserlerde "Fırka"
ve "Nıhle" kelimeleri, mezhep kavramını da içine alacak tarzda
kullanılmıştır.
Mezhep kavramının doğmasında en büyük etken, dinin yorumu konusundadır.
Bu manada batıl dinlerin bile mezhepleri olmuştur. Mezheplerin çıkış
sebeplerini, 1-iç sebepler, 2- Dış sebepler olarak iki ana noktada toplamak mümkündür.
Mezhep vakıası, dinî yoruma elverişli, aynı konudaki aksi bir yorumla çatıştığı
zaman daha belirgin bir hal almıştır.
islâm Dini'nde mezhepler, 1- itikadî, 2- Fıkhî, 3- Siyasî olmak üzere üçe
ayrılmaktadır. şu noktayı da belirtmeliyiz ki, mezhep sahibi olan imam ve müçtehidler
hiçbir zaman, "Biz bir mezhep kuruyoruz, bize uyun, bizim mezhebimizi
kabul edin" dememişlerdir. Kendilerine bir dinî mesele sorulduğunda
cevap vermişler, o cevabı kabul eden topluluk o mezhebi oluşturmuştur.
ilâhî dinleri tebliğ eden peygamberlerin yaşadıkları devir bir bakıma tam
inanç ve bağlılığın sağlandığı devirdir. Hz. Peygamber (s.a.v)'den
sonraki devirlerde zaman geçtikçe din üzerinde birtakım ihtilâflar ortaya
çıkmış, çeşitli görüşler tartışılarak, anlaşmazlık ve aykırı görüşler
mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. Denebilir ki, islâm'da ilk fikir ayrılığı
Hz. Peygamber (s.a.v)'in vefatından sonra birtakım siyasî meseleler bahane
edilerek çıkmıştır. islâm Dini, büyük ölçüde Hz. Ömer'den itibaren
diğer ülkelerde yayılmağa başlayınca, oralardaki insanların farklı inanç
ve adetleriyle karşılaşan müslümanlar birtakım problemlerle ilgilenmek
zorunda kalmışlardır.
Mezhepler arasındaki farklar bilgi, anlayış, zaman ve mekân değişiklikleriyle
orantılı bir gelişme göstermiştir. islâm mezheplerinin ortaya çıkmasındaki
âmiller şöyle sıralanabilir:
1-Ölçü ve metod farklılıkları,
2-Hilâfet konusundaki tartışmalar,
3-Müslümanların dahili çekişmeleri,
4-Müslümanların farklı ülke kültürleriyle karşılaşmaları,
5-Yunan felsefesi, Yahudilik, iran ve Hind dinlerine ait düşünce ve inançların
müslümanlar arasında yayılması,
6-Cahillerin hüküm ve fetva vermeğe kalkışmaları,
7- ilmin çeşitli branşlarında ihtisas ve derinleşme, elde edilen malzemenin
derlenmesi. 8- Ayet ve hadisler ışığında ortaya çıkan durumlara göre
yeni hükümler çıkarmak zorunluluğu.
9- Kadıların ekseriyette hak ve adaletten sapmaları.
işte ana hatlarıyla özetlenen bu sebebler öncelikle itikadî ve amelî
mezheplerin doğmasına sebep olmuştur. (051)
itikadî mezhepler de 1- Ehl-i Sünnet, 2- Ehl-i Bid'at şeklinde ikiye ayrılmıştır.
Ehl-i Sünnet de kendi içinde, 1- Selefiyye, 2- Maturudiyye, 3-Eş'ariyye diye
üçe ayrılır.Ehli Bid’at (Ehli Beyt) mezhebi üyelerinden bazıları farklı
inanç ve ibadetlere sahip olduğundan ayrıca ele alınacaktır.
islâm mezhepleri arasında zuhur eden fikir ihtilâfları islâm'ın iman ve
ibadet esaslarını inkâr etmemiştir. islâm Tarihi'nde mezhepler arasındaki
farklar anlayış, bilgi, üstad, zaman ve mekân farklarından çıkmış,
temele inmemiştir. Bütün ehl-i sünnet imamları Allah'ın kitabını,
Peygamberin'in sünnetini, sahabenin icmaını ittifakla rehber edinmiş, ayrıca
yekdiğerine karşı da saygı ve sevgi hisleriyle dopdolu bulunmuş, zaman
zaman bunu açıkça ifade etmiş, hiçbiri diğerini sapıklıkla suçlamamıştır.
(052) Bu kısa girişten sonra islâm dünyasının
her köşesinde müntesipleri bulunan dört fıkıh (amel) mezhebini özet
halinde vermeye çalışacağız.
1-Hanefî Mezhebi
Hanefî Mezhebi'nin kurucusu Ebu Hanife'dir. imam-ı Azam Ebu Hanife diye şöhret
bulmuştur. Ebu Hanife Kufe'de (80/699) doğmuş, Bağdat'ta (150/767) vefat
etmiştir. imam-ı Azam aslen Türktür. Sahabe devrine yetişmiş tabiîndendir.
Kufe'deki büyük fakihlerden okumuştur. Önceleri ticaretle meşgul olmuş,
sonra büyük fakihlerden şa'bi'nin teşviki ile ömrünü ilme vermiştir. Önce
"Tevhid" ilmini okumuş ve yüksek bir mertebeye ulaşmıştır. Fıkh-ı
Ekber ile el-Alim ve'l-Müteallim adlı eserlerini yazarak islâm inancını
savunmuştur. Basra'ya kadar giderek orada islâm inancı konusunda tartışmalara
katılmıştır.
Ebu Hanife, hocası Hammad'ın ölümü üzerine O'nun yerine geçmiştir. imam-ı
Azam, geniş ve sağlam karihası, kuvvetli fikir ve mütalâası, kitap, sünnet
ve bunlardaki inceliklere derin vukufu ile temayüz etmiştir. Fıkıh ilminde
pek yüksek seçkin bir mevkii vardır. Çok fazla Hacca gittiği rivayet edilir. imam-ı Malik O'nun hakkında, "Ebu Hanife'nin mantığı o kadar
kuvvetlidir ki, eğer şu direk altındır derse onu isbat edebilir" demiştir.
imam-ı Azam'ın kitap ve sünnetten beşyüzbin mesele ortaya çıkardığı,
altmışdört bin fetva verdiği rivayet edilir. O, seçme kırk büyük âlim
yetiştirmiştir. imam-ı Ebu Yusuf, imam-ı Muhammed ve imam-ı Züfer bunların
en meşhurlarındandır.
Hanefî Mezhebi önce Irak'ta çıkmış, oradan Mısır, Doğu ve Batı'ya yayılmıştır.
Irak, şam, Afganistan, Doğu ve Batı Türkistan, Kafkasya, Anadolu, Rumeli Türkleri
ve Balkanlardaki Müslümanların hemen tamamı Hanefî'dir.
Ebu Hanife, islâm Hukuku'nun kurucusudur. O'nun mezhebi en önce takarrür eden, en
kuvvetli, en sahih, en açık, kitap, sünnet ve sahabe görüşüne en
uygun bir mezheptir.
imam-ı şafiî, "insanlar fıkıhta Ebu Hanife'nin iyalidir" der. O,
fıkhı düşünceye yepyeni bir metod getirmiştir. Metodu içtihadın bütün
türlerini içine alır. imam-ı Azam metodunu, "Ben Allah'ın kitabıyla hüküm
veriyorum. Kitapta bulamazsam Rasûlüllahın sünnetine sarılıyorum. Allah'ın
kitabında ve Rasûlü'nün sünnetinde bir hüküm bulamadığım zamanlarda da
sahabilerin sözlerine bağlanıyorum" (054) sözleriyle
açıklar. Bunlara ilave olarak Ebu Hanife, kıyas, istihsan, icma ve örfe de
fetvalarında önem vermiştir. O'nun fıkhında 1- Ticarî bir ruha sahip oluşu,
2- şahsî hürriyeti himaye edişi, belirgin iki vasfı teşkil eder.
Osmanlı imparatorluğu'nun resmî mezhebi Hanefîlik'tir. Mahkemeler ve
fetvalar bu mezhebe göre yürütülmüştür. Nitekim bazı ülkelerde Hanefi
Mezhebi için Türklerin Mezhebi sözü gelenek haline gelmiştir. Amelde Hanefî
Mezhebi'ne bağlı olanlar, itikad konusunda Ebu Mansur Mâturidi'ye uymuşlardır.
3- Maliki Mezhebi
Malikî Mezhebi'nin kurucusu Malik b. Enes'tir. Medine'de (93/711) doğmuş,
yine orada (179/765) vefat etmiştir. imam-ı Azam ve imam-ı Yusuf'la görüşmeleri
olmuştur. Malikî Mezhebi, Medine'ye gelip gidenler vasıtasıyla Batı'da Endülüs'te
yayılmıştır. Bu bölge halkının bedevi mizaçlı olmaları ve Hicazlılara
mütemayil bulunmaları Malikî Mezhebi'ni tercihlerinde önemli rol oynamıştır.
imam-ı Malik hadis ilminde çok kuvvetli idi. Muvatta adındaki hadis kitabı
meşhurdur.
imam-ı Malik, Medine'de Rebiatü'r-Rey'den ilim tahsil etmiş, mezhebini,
kitap, sünnet, icma ve kıyas üzerine kurmuştur. O'nun fıkhi görüşlerini
Mısır'a intikal ettiren Abdurrahim b. Halit'tir. En çok yayıldığı yer de
Yukarı Mısır'dır. Malikî Mezhebi'nin Endülüs'te yayılmasında halkının
bedevi olması büyük rol oynamıştır. Malikî Mezhebi, Yemen, Katar, Bahreyn
ve Sudan'da yaygındır. (055)
imam-Malik ile ilim tahsili yolunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak evini
bile satmıştır. O'na göre ilim iki kısma ayrılır:
1-Bütün insanlara anlatılan mevzularla ilgili olan bilgiler.
2-Seçkin kişilere özgü olan bilgiler.
imam Malik, hadis-i şeriflerin yanında sadece sahabi ve tabiîlerin fıkhını
öğrenmekle yetinmemiş, aynı zamanda rey'e dayanan fıkha da yönelmiştir.
Hocaları genellikle,
1-Fıkıh ve re'y üstadları,
2-Hadis ve rivayet üstadlarıdır
imam Malik, ancak meydana gelmiş meseleler hakkında fetva verir, muhtemel
problemler hakkında görüş bildirmekten çekinirdi. Bilmediği bir mesele için
"Bilmiyorum" demeyi prensip edinmişti. Fetva konusunda çabuk cevap
vermezdi. O'na göre işlerin en hayırlısı sünnet, en kötüsü de uydurma
ve bidatlardır. O'na göre birinci kaynak Kur'an, ikinci kaynak sünnettir. O,
Kıyas'ı da kabul etmiştir. En meşhur eseri bir hadis ve fıkıh kitabı olan
Muvatta'dır. Öğrencisi Abdullah b. Vehb, O'ndan dinlediği ders ve takrirleri
toplayarak Mücalesat adında bir kitap meydana getirmiştir.
3-şafıî Mezhebi
şafiî Mezhebini imam-ı Muhammed b. idris eş-şafiî kurmuştur. imam-ı şafiî
Gazze (150/767)'de doğmuş, Mısır (204/819)'da ölmüştür. Üstün akıl
sahibi, şiir ve lügatte gayet kuvvetli büyük bir müctehid idi. Mekke'ye götürülmüş,
oradaki büyük âlimlerden okumuş ve yirmi yaşında iken fetva vermeye başlamıştır.
Ayrıca yine burada hadis tahsil etmiştir. imam-ı şafiî, imam-ı Azam'ın öğrencisi
olan imam-ı Muhammed'in meclislerinde bulunmuştur. En meşhur eserleri
er-Risale ve el-Üm'dür.
şafiî Mezhebi ilk olarak Irak'ta yayılamamıştır. Çünkü irak'ta Hanefî
bilginleri çoktur. Sonra Irak'tan Mısır'a gidince mezhebi orada yayılmıştır.
O zamanlar Mısır'da şafiî çapında büyük fakih yoktur. Bu sayılan ülkeler
dışında şafiîlik Horasan, şam ve Yemen'in bazı bölgelerinde yayılmıştır.
Fatımîler devrinde Mısır'da sönmeye yüz tutan şafiî Mezhebi'ni
Selahaddin-i Eyyûbî yeniden ihya etmiştir. Mısır ve Arabistan halkının çoğu
şafiî'dir. imam şafiî, başlangıçta Malikî etbaından sayılırdı. Çünkü
O, mezhebini imam-ı Malik'ten almıştır.
Fakir bir hayat süren şafiî'ye, ömrünün sonuna doğru beytü'l-mâl'dan
tahsisat bağlanmıştır. O, imam-ı Muhammed'ten yalnız rey ve kıyas fıkhını
tahsil etmekle yetinmemiş, Iraklılarca meşhur olan rivayetleri de öğrenmiştir.
şafiî Mezhebi'nde tahriç de büyük bir yer tutmaktadır. Kuvvetli hafızası
yanında şafiî'nin hazır cevaplığı da bilinmektedir. O, hocası imam Malik
gibi keskin bir görüş sahibidir.
şafiî'nin döneminde çeşitli fikirler ve birbirine zıt mezheplerle,
temellerini Mu'tezile'nin attğı ilm-i Kelâm'da doğmuştur. imam-ı şafiî
tesbit ettiği usul-i fıkıh kaidelerini iki maksatla kullanmıştır:
1-Bu kaideler sağlam görüşleri tanımak için bir ölçüdür.
2-Yeni hükümler çıkarılırken bu kaideler küllî bir kanun olarak ele alınacaktır.
Genellikle kabul edildiğine göre şafiî Mezhebi'nin yayılması; 1- Bağdat,
2-Mısır olmak üzere iki devreye ayrılır.
4- Hanbelî Mezhebi
Ahmed b. Hanbel, Bağdat (164/780)'da doğmuş, orada (241/855) vefat etmiş büyük
müctehidlerden biridir. (057) O'nun, hadis
ve fıkıhta hocası imam Ebu Yusuftur. Bağdat'a geldiğinde Ahmed b. Hanbel
ile görüşen imam şafiî O'nun hakkında, "Bağdat'ta bundan efdal,
bundan daha fakih ve âlim bir kimse görmedim" demiştir. En meşhur eseri
Müsned'tir. O, sözlerinin yazılmasını istememesine rağmen, söz ve
fetvalarından otuz ciltlik bir eser meydana getirilmiştir. Kendine has bir
ictihad tekniği vardır. O'nun metodu daha çok imam şafiî'ye benzemektedir.
Diğerlerine nazaran Hanbelî Mezhebi'nin mensubu o kadar çok değildir. Önceleri
Bağdat'ta Hanbeliler çoğunlukta iken Hülâgu'nun istilâsından sonra azalmışlardır.
Günümüzde Suriye, Irak ve Necid, az sayıda da olsa Katar ve Bahreyn'de
Hanbelî vardır.
Ahmed b. Hanbel küçük yaşında ilim tahsili için şam, Hicaz ve Yemen'e
gitmiş, Bağdat'ta bulunduğu sürece imam şafiî'den ayrılmamıştır.
Mezhebini şu temeller üzerine kurmuştur:
1-Fetva, kitap ve sünnet'e istinat etmelidir.
2-Sahabenin fetvalarına bakmalıdır.
3-Bir konu hakkında mürsel ve zayıf hadisi bertaraf eden bir şey olmadığı
zaman mürsel ve zayıf hadis alınmalıdır.
4-Aksi bir söz veya icma bulunmayan sahabi fetvasıyla amel edilmelidir.
Ahmed b. Hanbel, hakkında nass yahut seleften eser bulunmayan bir meselede
fetva vermeği hoş görmeyerek bunu önleme konusunda çok titiz davranmıştır.
Ahmed b. Hanbel, hadisi muhaddislerden tahsil etmek için Bağdat, Basra, Kufe,
Mekke ve Medine ile yetinmeyerek Yemen'e dahi gitmiştir. Rivayet ilmi O'nu fıkha
ulaştırmıştır. Verdiği fetvaların yazılarak nakledilmesini yasaklamış,
"yazılması gereken din ilmi ancak kitap ve sünnettir" demiştir.
Hayatında, daima kıt kanaat geçinen başkasına muhtaç olmamak için daima
çalışan Ahmed b. Hanbel, şu hususlara çok özen göstermiştir:
1-Devlet memuru olmak.
2-Vali veya halifenin ihsanını kabul etmek.
Ahmed b. Hanbel'in fıkhı hakkında münakaşaya girişenler, O'na şu
noktalarda itiraz etmişlerdir:
1-Rivayeti fetvaya tercih etmiştir.
2- Fetvalarının yazılmasını yasaklamıştır.
3-ihtilâfa düşen sahabilerin görüşlerini ayrı ayrı kabul etmiştir.
4- Bilginlerden çoğu, bazı fıkhî meseleleri O'na nisbet etmede şüpheye düşmüşlerdir.
Diğer mezhep imamları gibi Ahmed b. Hanbel de kitap ve sünnetten faydalanarak
Müslümanların dinî meselelerini çözmekle uğraşmıştır. (058)
Açıklama
ve Kaynaklar
(002) Âl-i imrân, 19.
(003) En'âm, 125.
(004) Mâide, 3.
(005) Saf, 9.
(006) Bu sayı o zamanki Arap kabilelerini göstermektedir.
(007) O zamanlar Bizans, Necran ve Habeşistan'da Hristiyanlık, Sasanilerde
Mecusilik, Yemen, Taif ve Medine'de Yahudilik dinleri hakimdi.
(008) Putlar genellikle taş, tahta ve madenden yapılırdı. insan şeklinde
madenden yapılan puta "sanem", taştan ve ağaçtan yapılanına da
"vesen" denirdi.
(009) Sebe', 28
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(010) Tasdik üç aşamada incelenir: 1. Kalb. 2. Dil, 3. Fiil.
(011) Ebu Davud, Sünhe, 14.
(012) Ayrıca bkz. Bakara, 225; Nisa, 87; Mâide, 73; Tâhâ, 8; isrâ, 39.
(013) Bkz. Bakara, 285.
(014) Dört büyük kitap: 1- Tevrat (Hz. Musa), 2- Zebur (Hz. Davud), 3- incil
(Hz. isa), 4- Kur'an (Hz. Muhammed (s.a.v)'e verilmiştir. Suhuf da, 1-10 sahife
(Hz. Adem), 2-50 sahife (Hz. şid), 3- 30 sahife (Hz. idris), 4-10 sahife (Hz.
ibrahim)'e verilmiştir. Bu sahifeler büyük bir ihtimâlle tablet, levha ve çeşitli
malzemelerden yapılmış cisimlere kaydedilmiştir.
(016) Bakara, 4. Ayrıca bkz. Âl-i imran, 22.
(017) Bkz. Matta, XXV, 17-29.
(018) Bkz. Matta, XXV, 46.
(019) Bakara, 216.
(020) ibranilere Mektup, l, 9, Vahiy, IV,11.
(021) Asli Suç, Hz. Adem ile Hz. Havva'nın, Allah'ın yasakladığı meyveden
yemeleri sonucu cennetten çıkarılmaları ve işledikleri bu günahın bütün
insanlığa şamil olması şeklindeki Hristiyan inancı.
(022) Bu hadis-i şerifi Buhari ve Müslim ibn Ömer'den rivayet etmişlerdir. Müslim
Tercümesi, A. Davudoğlu, (1912-1983 ist. 1977,1, 152.
(023) Bkz. Yûnus, 30; Kehf, 110; Meryem, 66.
(024) Bkz. Meryem,85; Ahkâf,5.
(025) Bkz. Nahl,36.
(026) Bkz. Mü'minûn, 45-47; şuarâ, 22; Bakara, 172; Mâide, 60; Nahl, 36.
(027) Bkz. Bakara, 286.
(028) Bkz. Bakara, 21,172; Mâide, 76; Hûd, 2,109; Hicr, 99; Tâhâ, 14; Yûsuf,
40; Zâriyât, 36.
(029) Muhammed el-Mübarek, Nizamü'l-islâm, Cidde, 1977, s,130.
(030) Nisa, 103.
(031) Bakara, 183. Ayrıca bkz. Bakara, 184, 185, 187, 196; Nisa, 92; Mâide,
89, 95; Tevbe, 112; Meryem, 26; Ahzâb, 35.
(032) O'na bu ismi bizzat Kur'an vermiştir. Bkz. Bakara, 185.
(033) Bkz. şuarâ, 192; Zümer, 4.
(034) Bkz. Muhammed, 2.
(035) Bkz. şuarâ, 192,193.
(036) Bkz.Nahl, 102.
(037) Bkz. Bakara, 185.
(038) Mekke'de 93, Medine'de 21 sure nazil olmuştur.
(039) A.Hamdi Akseki, islâm Dini, s. 79.
(040) i.Hakkı izmirli, Tarih-i Kur'an, ist. 1956, s.9
. (041) Bu şehirler Mekke, Medine, Kufe, Basra, şam, Mısır, Yemen ve
Hadramut'tur.
(042) Hicr, 9.
(043) Bkz. Nahl, 63, 64.
(044) Kur'an-ı Kerim'de açıkça Kur'an kelimesi 44 ayrı sûrede ve 70 ayette
geçmektedir.
(045) Bkz. Tâhâ, 113; Zuhruf, 3; Yûsuf, 2; Fussilet, 1-4.
(046) Bkz. Zümer, 28.
(047) Bkz. Kıyâme, 17, 18.
(048) Bkz. Hakka, 51.
(049) Bkz. Tarık, 13,14; Enfâl, 29; Neml, 1.
(050) Bkz. Tekvîr, 27,28; Kehf, 54.
(051) Hayrettin Karaman, islâm Hukukunda Mezhepler, ist. 1971, s. 14.
(052) H. Karaman, a.g.e., s. 16.
(053) Bu mezheplere bağlı kişiler inanç hususunda Maturidi ve Eş'arî diye
iki büyük kola ayrılırlar.
(054) Muhammed Ebu Zehra, islâmda Fıkhî Mezhepler Tarihi, (çev. Abdulkadir
şener), Ank. 1968, II, 170.
(055) Abdurrahman el-Ceziri, Kitabu'l-Fıkh ala'l-Mezahibi'l-Erbaa, (çev. Hasan
Ege), Ank., 1971, 1,41.
(056) imam-ı şafiî Mısır'da şu eserleri yazmıştır: 1- el-Ümm, 2-
Kitabu's-Sünen, 3- el-Emaliu'l-Kübra, 4- el-imlau's-Sağir.
(057) Hanbel, babasının değil, dedesinin adıdır.
(058) Muhammed Ebu Zehra, a.g.e., III, 179.
|
. |